Şakir Akça, ‘köhne’ rektörler, YÖK, ÜAK ve üniversitelerimiz

Gazeteciliğe başladığımda 19 üniversite vardı. YÖK’le birlikte 27’ye çıktı, sonra da 10’ar, 20’şer arttı. Şu an 210 civarında üniversitemiz var...

YÖK’ün kuruluş tartışmalarını hatırlıyorum.

Doğramacı, YÖK kurucusu olarak yeniden yapılanmayı savunuyor, İTÜ Rektörü Kemal Kafalı da reform adı altında üniversitelere darbe vurulacağını iddia ediyordu. O dönem, rektörlerin birçoğu da farklı yönlerden tartışmaya katılıyorlardı. Yani herkesin söyleyecek bir sözü vardı ve rahatlıkla söyleyebiliyorlardı.

Her ay olmasa da iki ayda bir Üniversitelerarası Kurul olur ve her defasında farklı bir üniversiteye gidilirdi. Bu en az 10 yıl sürdü. Şu anda öylesine göstermelik hale geldi ki kime ne yarar sağlıyor belli değil!

O yıllarda, gitmediğimiz üniversite, yakından tanımadığımız rektör kalmamıştı. Üniversitelerarası Kurul, bu geleneğini ve işlevini kaybetse de üniversite turlarına ve yeni açılan her üniversiteyi yakından tanımaya devam ediyoruz.

Her dönem, YÖK Başkanlarımıza, “Üniversitelerimizi ben sizden daha çok geziyorum” diye hep takıldım. Pek çoğu, üniversitelerin üçte birini bile gezmedi. Tıpkı Milli Eğitim bakanları gibi eğitime Ankara’dan yön verdiler. Ve bu da çok büyük hataları beraberinde getirdi!..

Gazi Üniversitesi

Şakir Hoca’nın bin tane özelliği var ama ben onu Gazi Üniversitesi’nin kurucusu ve rektörü olarak tanıdım. İstanbul’da Orhan Oğuz, Marmara Üniversitesi’ni kurmak için nasıl yoğun ve çetrefil bir işe soyunduysa Ankara’da Şakir Hoca aynı mücadeleyi verdi. Her ikisi de kökleri çok eskilere dayanan çok sayıda yüksek öğretim kurumunu aynı misyon etrafında toplayarak, iki güzide üniversite yarattı.

Şakir Hoca, Demirel ve Doğramacı’ya çok yakın bir isimdi. Politikayı hep sevdi ama hiç içinde olmadı. DYP’nin kuruculuğu, YÖK Başkanlığı gibi çok önemli teklifler alsa da ya vitrine çıkmak istemedi ya da kafasına yatmadığı durumlarda, babasının “Sakın ola siyasete girme” nasihatinin arkasına saklandı.

Hoca, “Ata’ya ve Sılaya Borcum” adı altında, hatıralarını kitaplaştırdı. İçinde yakın tarihimize yönelik müthiş anekdotlar var!

Peki, herkes hatıralarını paylaşmaktan kaçınırken ya da yazmak zor gelirken o niye böyle işe soyundu? İşte cevabı:

“Ülkeme ve insanıma sarsılmaz sevgi ve inanışla 86 yaşıma geldim.

Bu memleket bana, -Elmalılı mütevazı bir esnafın oğluna-, dönemin yokluklarına rağmen büyük imkânlar ve hizmet kapıları açtı.

En iyi mekteplerde okudum.

En iyi hocalardan feyz aldım.

İstanbul ve Ankara başta olmak üzere ülkenin ve dünyanın çeşitli şehirlerinde yaşadım.

Her yerden, herkesten ve hatta her şeyden beslendiğim ortamlarda bulundum.

Gördüklerimden alabileceklerimi almakta tereddüt etmedim.

Çok çalıştım.

Her zaman en iyi olmak hedefimdi.

Meslek edindiğim diş hekimliğinde bunu başarabildiğimi söylemek tevazua aykırı gibi görünse de memleketim namına bir kazanç saydığım için kaydetmekten zevk duyarım.

Dünya ölçeğinde başarılı işler yaptığımızı herkes kabul ediyor.

Bugün diş hekimliğinde ve tıbbın diğer alanlarında Türkiye’nin vardığı seviye yüz ağartıcıdır.

Bu seviyeyi hazırlayanlardan bir kısmının ismi bu kitapta iftiharla ve saygıyla anılmıştır.

Onlarla yol aldık. Onların yüksek şahsiyetleri, bilgiler ve görgüler bizi bugüne getirdi.

Hocalık, öncülük ve önderlikleri unutulmaz değerdedir. Onlarla yetiştim, onlarla hocalık ettim...”

Azeriler, eski rektörlere “Köhne Rektör” diyor. İçlerinde öylesine donanımlı olanları vardı ki o birikimleri, devlet adına çok daha iyi değerlendirilebilirdi. Dünle bugünküler kıyaslandığında, eskiler sanki çok daha farklıydı!..

Özetin özeti: O, hiçbir zaman şov insanı olmadı. Kendi doğruları ve kendi dünya görüşü vardı. Her ne kadar esnetse de onun dışına çıkamadı. Uzun ömürler Hocam...