DAİRESEL ZAMAN GERÇEKLİĞİMİZ

25 Ağustos 2019

An, şimşek gibi hızlı ve ateş gibi yakıcı, su gibi serinletici, hava gibi de uçucudur. Onu yakalayabilene “aşk olsun”

Kültür ve sanatın bütün katmanlarıyla ilişki kurabilmiş her insan gökyüzü ve yeryüzünde gördüklerini kişileştirir. Canlı ve cansız tüm varlıklarla kurduğu duygusal ilişkiler yumağı içerisinde mutluluk, sevinç, hayret ve çoğu zamanda şaşkınlıkla her şeyi karakterize ederek onlara yaklaşır. Merak, ilgi, kişiye bilgi kazandırır ve her şeye karşı elde edilecek bilgi de insanın bilinmeyene karşı var olan arkaik korkusunu azaltır.

Zaman ve mekan gökyüzüyle yeryüzündeki değişimleri netleştirir. Dakika, saat, gün, ay, yıl ve mevsimler bizi düzene sokar, zamanı ve mekanları toplumsal gereklilikler içerisinde sınırlandırır. Tüm zaman dilimlerinden münezzeh olan ise “an” dır. Başlangıcı ve sonu hiçbir zaman belli değildir, her zaman ve her yerde adeta yakalanmak için bekler durur. An, şimşek gibi hızlı ve ateş gibi yakıcı, su gibi serinletici, hava gibi de uçucudur. Onu yakalayabilene “aşk olsun”.

Tabiat bilgisi ile yaşam adlı muhteşem yolda yol alan insan yerine göre derin, serin, ateşli ve hava ile haşır neşirdir. İlkbahar mevsimi rengarenk duygularla karşılanır ve tabiatın içerisinde çocuk gibi yaşanılır, ardından gelen yaz mevsimi kendimizde beğenmediğimiz birçok kusurla yüzleşmek için ne kadar çok boş vakit yaratır! İlkin yolcu kendisini kendisine dava eder, akabinde de seni sana sensiz işaret eder. Bu eylemler anlık zaman aralıklarında gerçekleştirilir. İlkbaharda dere kenarlarındaki çayır çimenler, kuşların sesleri, çiçeklerin renkleriyle yolcuyu an adlı dairesel zaman dilimine alır, yaz mevsiminde ise deniz kenarındaki kayalıklar yolcuya ilkbaharda dinlediklerinin yükünü hazmetmek için dinlenme yerleridir. An adlı dairel zaman gerçekliğimiz ilkbahardaki neşeli halinden yaz mevsimi nedenleriyle bu defa serin hallerle her an her yerdedir.

‘An’ın çocuğu Selene’yi bekler

Sonbahara kadar yaşamsal yönelişlerimize yeryüzünün tüm çeşitliliği yön verir; sonbaharla birlikte bakışlar artık gökyüzüne tüm bilgeliği ile çevrilir. Yaz mevsiminin güneşi büyük bir sevinçle yerini Selene’ye (Ay Tanrıçası) bırakır. Artık yakıcı olmayan gündüzün güneşinin altındaki ‘an’ın çocuğu her gün gecelerinin karanlıklarını aydınlığa çeviren Selene’yi bekler. Aşkın tüm halleri Selene’nin aydınlattığı geceler süresince söze gelir, bunları duyan bülbül dâhi sözlerin güzelliği ve nağmeleri karşısında kendisinden utanır. Bülbülün güzel güzel ötmesine sebep gül iken ‘an’ın çocuğunun sözlerinin kaynağı sevgilinin güzelliği, derinliğidir. Bülbül ‘an’ın çocuğunu kıskanırken gül de sevgiliye imrenir. Bülbülün aşk nağmeleri ile yapraklarını açan gül, ne zaman ‘an’ın çocuğunun Selene’ye olan sözlerini duysa kıskançlığından yapraklarını döker, keşke çeker bülbül ile çocuk arasında...

Çocuk yeryüzünde ilkbahar ve yaz mevsimlerinde dere kenarlarında kır çiçekleriyle dolaşıp ardından güneş ile birlikte denizin derinliklerinde serinlerken onu Selene gökyüzünden izler ve sonbaharda göz göze gelmek için bekler; hiç neden demeden.. Bekleyen, seven, gözlenen sevilen; sevilen ‘an’ın çocuğu, seven ‘an’ın annesi. Aşağıdaki yağız; ona karanlık gecelerden bakışlarıyla seslenen kırmızı.

İşte bugün günlerden sonbahar. Ve ‘an’ın çocuğu an’ın annesinin göğüslerinde o bilinen sonsuzluğa giden huzurlu uykusuna kavuştukları en özel yer olan göl kenarında daldı..

Yazının devamı...

KÖTÜLÜĞE DİRENİP İÇİNE DÖNMEK

18 Ağustos 2019

Her iyiye yönelik bir düşünce, söz düşünsem aklıma Zerdüşt gelir. O der ki: “İyi düşün, iyi söz söyle, iyi iş yap”. Kadim ülke İran coğrafyasından dünyayı aydınlatan bir başka aydınlık feneridir

Ahura Mazda olarak isimlendirdiği tanrıyla samimi bütünselliğinden kaynaklanan düşünceleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Zerdüşt der ki: ”Ahura Mazda sana gönül gözümle baktığımda anladım ki ilk ve son olan yalnızca sensin. İnsan bir sevgi varlığıdır ve bu sevginin sınırı yoktur. İnsan kendi soydaşları gibi hayvanları, bitkileri ve bütün doğayı sevmelidir. Kötü her yerdedir; senin düşüncende, dilinde ve dolasıyla da eylemlerinde... Kötüyü ara ve ona diren; içine dön ve içini dinle. Her zaman kalp atışının hemen yanıbaşında seni baştan çıkarmaya çalışan kötünün fısıltısını duyacaksın. Ve sen ateşli doğru ile korkutucu kötünün mücadelesini kendi nefsinde yakalayacaksın. Bu sırra erdiğinde Tanrı’nın tecellisi olduğunu anlayacaksın. Bunun için yeterli olan sadece içindeki ‘ben’in parlaması kötüye direnmesidir. Bir sevgi bütünlüğü olan insanın tüm doğa ve elbette hayvanlara acı çektirmesi ne yazık ki çok acıdır. Sevginin özü kişinin kendi varlığını bir başka varlıkta bulmasıdır.”

Cahil insan Ahura Mazda’ya varamaz, ulaşamaz. Bilgi insanın gönlünü aydınlatan tanrısal bir ışıktır ve sevgiyle biçimlenen bir mutluluk unsurudur. Mutluluk ise kişinin aydınlanması ve cehaletin verdiği karanlığın etkisinden kurtulmanın adıdır. Öte yandan mutluluğu sağlayan sevgi insanda yaratıcı gücün de kaynağıdır. Çünki sevgi ile yaratıcılık birbirine gereksinim duyar.

Benim sizlere ısrarla bedenimi temsil eden ekmeği dağıtmak istememin sebebi: bir gün bilgelerin (sözde bilegeler) aptallıklarından fakirlerin de zenginliklerinden haberdar olabilmesi içindir. Ruhlar ölümsüzdür ve bu ölümsüzlük onların tanrısal öz ile ortak oluşlarından kaynaklanır.

Güneş metaforu

Zerdüşt Ahura Mazda’yı cahil kişilere güneş metaforu ile anlatmıştır. Anlatmaktan öte anlaşılabilir olma derdinde olan Zerdüşt sık sık metaforlara başvurmuştur. İnsanların sevgiden yoksun oluşlarının neticesi olarak mutsuzluklarının en temel göstergesi doğaya ve hayvanlara zarar vermeleri şeklinde ortaya çıkar. Bu yüzden Zerdüşt der ki: ”Tanrı bir güneş gibidir. Ve güneş her gün doğup ve her gün batana kadar ışınlarını insan, hayvan, bitki, ırk, inanç ayırt etmeksizin herkese ortak olarak yaymakta, dağıtmaktadır.” Tanrı herkese bu denli merhametli, adaletli ve cömertken biz insanlar neden Tanrı’yı öznelleştiriyoruz? Ve neden hayvanlara, ağaçlara, bizim gibi düşünmeyenlere zulüm ediyoruz. Unutulmamalıdır ki doğada kalan doğallığını muhafaza eder. Doğada kalan hayvanlarla konuşur, onları dinler, onları seyreder. Tüm zamanların bilgeleri zaman zaman doğanın içerisinde geçirdikleri zamanlarda kendilerini bir ağaç, kuş, nehir, kedi, bülbül, köpek ve birçok nebat ve hayvanatın yerine koyarak onların istek, korku endişe ve mutluluklarını tatma tecrübesini deneylemişlerdir.

İnsanlar çoğunlukla nefsani isteklerinin peşinde koştukları için mutsuzlar; bu nedenle alemleri de çok sıkıcı halde. Doğaya yönelelim ve oradaki bitkiler ve hayvanlar aleminde bir müddet zaman geçirelim. Bize bizim demeyi öğrenmiş olanlar gelsin. Dağların dağlara kavuşması derler buna...

 

Yazının devamı...

Efes’teki aydınlık fener

11 Ağustos 2019

 Heraklitos M.Ö. 540-608 yılları arasında yaşadı. Onu anlayamayanlar için karanlık adam lakin onu anlayabilenler için ise aydınlık feneri olarak bilindi.

Anadolu’da yaşayan herkes mutlaka Anadolu’yu tanımak için çaba sarf etmelidir. İster tatilde ister başka bir isim altında yarattığımız zamanlarda yapacağımız seyahatlerin içeriğini kültür ve sanat doldurmalıdır. Özellikle de antik dönem Anadolu’sunun klasik kültür bilgisi ve 13. yüzyıl Anadolusu’nun manevi ilham kaynakları ve ürünleri bilinmekten öte öğrenilmelidir. İnsan zarafet, nezaket, bilgi ve görgüsü ölçüsünde insan gibi yaşar, anlar, davranışlar gösterir.

Şayet bu yaz yolunuz Efesus yakınlarından geçerse hemen antik şehre girin ve Odeon’un sıralarına oturarak “can dost” Heraklitos’un fragmanlarından okuyarak Efes’i dinleyin. Ansiklopedik bilgilerle yetinmeyin; soğuk ve kuru levha tanıtımlarıyla değil Anadolu’nun aydınlık fenerlerinden bir tanesi olan Heraklitos’un düşüncelerine dalarak Efes’te dinlenin. Şehrin derinliğine inemeden gezenler sıcaktan şikayet ederler; oysa yaz güneşi ne kadar sıcak olursa olsun Heraklitos sizi düşünceleriyle serinletir, demlendirir.

Heraklitos M.Ö. 540-608 yılları arasında yaşadı. Onu anlayamayanlar için karanlık adam lakin onu anlayabilenler için ise aydınlık feneri olarak bilindi. Ona göre “Değerli olan şeyler azdır; ancak uzun ve zahmetli çabalardan sonra elde edilebilirler. Altın arayan toprağı çok kazar, lakin çok az şey elde eder. Çünkü tabiat saklamayı sever”.

Bilgiyi dönüştürebilmek

O çok bilmenin aklı eğitmediğini eğer eğitmiş olsaydı Hesiodos’un gece ile gündüzün farkını bilebileceğini alayla söyler. Dönüştürelemeyen hiçbir bilgi bilgi değerinde değildir. Bilgelik birbirine zıt ve çatışır vaziyette görünen şeylerin altında yatan birliği, tekliği ve gerçeği görmektir.

Bir çemberdeki başlangıç aynı zamanda bitiş noktasıdır. İyi ile kötü birdir; uyanık ile uyuyan, genç ile yaşlı. Bunlar değişince ötekiler olmaktadırlar. Külli hayat, yaratma ve yok olmanın sonsuz olarak birbirini takip etmesinden ibarettir. Bu külli oyunda sabit bir şey yoktur; her şey tıpkı ateş gibi sürekli bir değişme halindedir. Her şey akmakta ve değişmektedir. Bu anlamda alemdeki oluş bir nehre benzemektedir. Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.

Bu sonsuz başdönmesinde yokluk durmadan varlık olur, varlık da yoklukta kaybolur. Her şey benzemez olduğu için benzerdir. Her şey farklı olduğu için aynıdır. Eğer bunlar aynı olmasalardı değişerek birbirine dönüşemezlerdi. O halde nerede bir şey değişmez diyorsak orada yanılıyoruz demektir. Nitekim insan bedeni de ruhu da sürekli değişmektedir. Bugünkü beden dünkü beden değildir. Değişim her an zihinde ve hücrelerimizde yaşandığı için aynı nehirde iki defa yıkanamayız. Yoksa zannedildiği gibi suyun sürekli akma durumundan dolayı değildir.

Yazının devamı...

Beyaz şehir için öneriler

4 Ağustos 2019

Bu hafta, Kars’a gelen misafirlerin beklentilerinin karşılanması konusundaki çözüm ve önerileri paylaşacağım

Beyaz şehir” olarak bildiğimiz, sevdiğimiz ve tüm değerlerini koruyarak tanıtmaya çalıştığımız Kars’ın kültürel ve coğrafi dinamikleriyle başardığı turizm potansiyelinin beraberinde getirdiği sorunları son iki haftada dile getirmeye gayret ettik. Bu hafta ise şehre gelen misafirlerin beklentilerinin karşılanması ve memnuniyetlerinin gerçekleştirilmesi konusundaki çözüm ve önerileri paylaşacağım.

Öncelikle İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın imkan ve olanaklarını Kars’a aktarmak durumundadır. Birçok şehir tanıtılmak için ödenek almışken Kars kendi kendisini tanıtma başarısını gerçekleştirerek adeta tez konusu olabilecek bir başarı ortaya koymuştur. Kültür ve Turizm Müdürlüğü bu başarının devamlılığı için bakanlığın desteğini alarak ivedilikle müze sayısını artırmak durumundadır. Kültür şehri olan Kars’ın henüz bir şehir müzesinin olmaması ironik bir durumdur. Öte yandan belediye ve üniversiteyle birlikte düzenlenmesi gereken ulusal ve uluslararası “felsefe, müzik, edebiyat” sempozyumları planlanmalıdır. Turizm kimliğinin gereği olarak da TÜRSAB ile bağlantıya geçerek özellikle ocak-nisan ayları içerisinde kaçak rehber ve turizm acentelerine yönelik denetlemeler yapmalıdır. Ayrıca şehri münferit olarak tanımaya çalışan misafirler için broşür, tanıtım kitapçıkları bastırılarak dağıtılmalıdır.

Görsel bir şölen

Belediye başkanlığının tren yoluyla şehre gelenleri akordiyon dinletisi ve sahlep ikramıyla karşılayarak misafirleri araç, taksi kaosundan uzaklaştırması gerekmektedir. Bununla birlikte Baltık mimari dokusu üzerine gökyüzünden dökülen kar tanelerinin seyrini şehri ışıklandırarak görsel bir şölene çevirmek gerekmektedir. Bunun yanında Anıtlar Yüksek Kurulu’nu aktif denetlemeye davet etmelidir. Tarihi ve tescilli tüm yapılarımızın üzerine asılmış reklam tabelalarının izah edilecek hiçbir tarafı yoktur. Bu görüntü kirliliğine son verilmelidir. Şehir irili ufaklı kültür ve sanat konulu, imgeli, mesajlı heykellerle süslenmelidir. Tüm bunlar için belediyenin finans probleminin olduğunu biliyorum. Benim önerim sayın belediye başkanına... Avrupa’da birçok örneği olduğu gibi siz de Kars’ta konaklama yapan her misafirden şehir vergisi alın. Yaklaşık 200 bin misafirden bu yolla elde edilecek gelirle belediyemiz misafirlere çok daha fazla servis verme imkanı bulacaktır.

Değerli dostlarım biz Kars olarak çok kıymetliyiz ve hiç kimsenin bizim ürünlerimiz üzerinden kayıt dışı kazanç sağlamasına müsaade etmemeliyiz. Gravyer, kaz, kaşar, bal başta olmak üzere ürünlerimizin marka değerini muhafaza ederek sunarken bütünsel olarak “Biz” diyerek birbirimizin ürünlerini tavsiye edebilen ahi locaları ticari olgunluğunu göstermeliyiz.

Kars misafirlerine dünya standartlarına uygun olarak butik oteller ile servis vermelidir. Özellikle de beton yığını kimi apartmandan bozma yapıların konuk veya Kars evleri adı altında açılması şehrin kimliğine uygun değildir. Boğatepe köyü, kırsalın doğa ve kültürünü aktivite ederek bir başarı elde etmekle birlikte en kısa süre içerisinde özeleştiri yaparak asıl amaçlarına yönelmek durumundadır. Öncelikleri ise peynir müzesinin asgari bir müze algısına cevap verecek şekilde yapılması olmalıdır. Bunun yanında Boğatepe köyü ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde ziyaret edilmeli, bu mevsimlere göre organizasyonlar yapılmalıdır. Bir işi doğru yapmak ne kadar önemliyse doğru zamanda yapmak da en az o kadar önemlidir. Kış mevsiminde Çıldır Gölü, Ani ortaçağ şehri ve Kars merkezdeki tarihi yapılar gezi rotalarının içeriğini doldurmalıdır. Ne yazık ki Kars’ın karakterini algılayamayanlar Sarıkamış kayak merkezi, Boğatepe köyü, hatta Erzurum’u dahi üç günlük programa dahil ederek katılımcı misafirleri yormaktan öteye geçemiyorlar. Şehrin kültürünün en doğru sanatsal ifadesini Kafkas dans grupları gerçekleştirmektedir. Başta Sefer Hoca ve grubu olmak üzere tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Yazının devamı...

KARS İÇİN ÇAĞRI

28 Temmuz 2019

Gönülden gönüle yol alırken bu şehri uykusundan uyandırdık; şimdi gönülden bihaber kimi insanların yüzünden Kars’ı yeniden derin bir sessizlik uykusuna terk edemeyiz

Anadolu; coğrafi güzelliği ve kültürel miras zenginliğiyle yeryüzünün hiç tartışmasız gözbebeğidir. Akdeniz uygarlığının merkezini teşkil eden Anadolu’da dağlar dağ gibi, nehirler nehir gibi denizler de deniz gibidir.  Ve bu etkileyici coğrafya on binlerce yıl boyunca Anadolu medeniyetleri tarafından inşa edilen eserlerle donatılmıştır. Görkemli anıtsal yapılarla coğrafi güzelliklerin iç içe geçmiş olması Anadolu’yu dünyanın her yerinden daha ayrıcalıklı duruma getirmiştir, getirmelidir. Bu bağlamda bizim Anadolumuzun sermayesi kültür- sanat olarak düşünülmeli ve bu yapının üzerine de coğrafyamızın güzellikleri entegre edilmelidir. Tüm bu gerçekliklerimize rağmen ne yazık ki coğrafyamızın güzelliklerinin kıymetini bilemediğimiz için kirletiyoruz, kültürel miraslarımızın önemini anlayamadığımız için de tahrip ediyoruz. Bütünsel anlamda “biz” demeyi öğrenmediğimiz zaman “bizim” diyemeyiz ve nihayetinde de ana zenginlik kaynağımızdan hızla uzaklaşırız, uzaklaşıyoruz.

Turizm geliri çok geride

Dünya turizminin lokomotif ülkeleri olan İtalya ve Fransa sahip oldukları kültürel ve sanatsal değerlerini son derece nitelikli bir şekilde sunarak ziyaretçileri ülkelerine çekmektedirler. Kültürel ilgi ve bilgisi olmakla birlikte ekonomik birikimi olan seyyahlar bu ülkeleri ziyaret ederken hem maddi harcamalarıyla önemli bir gelir bırakırlar hem de kendi kültürel birikimlerini taşıyarak, aktararak katkı sağlarlar.  Türkiye ise ne yazık ki kültür ve sanatsal tüm eşsiz zenginlikleri göz ardı ederek deniz, kum ve güneş algısı ile tanıtım içerisinde kalmıştır. İspanya ve Yunanistan ile pazar payı yarışına girerek aslında olmaması gereken alt ligde kalmıştır. Türkiye, İtalya ve Fransa’dan daha fazla ve daha nitelikli eserlere sahipken ve İspanya ile Yunanistan’dan da deniz ve güneş turizm imkanları ölçüsünde daha güzelken bu ülkelere oranla hem ziyaretçi sayısı hem de sağlanan gelir olarak çok geride kalmıştır.

Planlı tanıtım

13 yıl önce doğduğum ve büyüdüğüm Kars şehrine kültürel seyahatler organize etmeye başladığımda Anadolu’nun turizm olarak içerisine düşmüş olduğu bu görünümüne karşı şehri koruyarak tanıtmamız gerektiğini Karadeniz ve Kapadokya deneyimlerimden gayet iyi biliyordum.

Gerek kültür tarihçisi gerekse de turizm sektörü içerisinde olmamın verdiği tecrübe ve memleketime olan vefam gereği Kars sessiz ancak son derece planlı bir şekilde tanınmaya başladı. Bu sabırlı tanıtım sürecinin reklamını misafirlerin son derece güçlü memnuniyetleri gerçekleştirmiştir. Ve nihayetinde süreç içerisinde birçok değerli insanla birlikte Kars bakışları üzerine çekmeyi başardı. Ancak şehrimiz uzun yıllar sonra tanınma fırsatı bulmuşken ne yazık ki kitle turizm aktörlerinin etkisiyle hızlı bir şekilde yıpranmaya başlamıştır. Dans, müzik, kızak ve edebiyat ile yarattığımız hikayenin yerini (kaçak rehber, şehri yeterince tanıyamadan yaptıkları programlar ile misafirlere hayal kırıklığı yaratan bazı turizm acenteleri, otel, restaurant ve esnaf arkadaşlarımızın doğal olarak bu sürecin gidişatını takip edememeleri yüzünden) şikayetler almaya başlamıştır.

Şahsım ile birlikte 2018 yılının ilk üç ayı içerisinde Kars’a gelen 1000 civarındaki misafirimin yüzde 20’si ikinci veya üçüncü defa gelenlerden müteşekkildi. Bunun sebebi şehrin hikayesinin doğru zaman ve mekanlarda aktarılmış, yaşatılmış olmasıdır. Ancak farklı yollar ile Kars’a gelen misafirlerin büyük çoğunluğunun bir daha Kars’a gelmek istememeleri bizim için son derece önemli bir sorundur. Şehrimizi bu seviyeye taşıyan kültür odaklı düşünce ve tanıtımlarla sürekliliği devam ettirmeliyiz, aksi halde kontrol edilemeyen kalabalıkların taleplerine cevap vermeye kalkışırsak kısa zaman sonra Kars yakalamış olduğu ivmeyi kaybedecektir. Buradan Kars valiliği, belediye başkanlığı, kültür ve turizm müdürlüğü ile tüm turizm sektörü içerisinde olan Karslılara çağrım: “En kısa sürede kültür- turizm çalıştayı” planlanmalı ve hayata geçirilmelidir.

Yazının devamı...

Bir şehrin hikayesi

21 Temmuz 2019

Kars, Kafkasya’yı Anadolu’ya açan kapıdır, coğrafi konumu şehre ticari ve dini kimlikten öte ve önce stratejik askeri karakter sağlamıştır

Urartu döneminden cumhuriyete kadar tarihi boyunca başta kale ardından da tabya tipi askeri mimari yapılarının yoğunlukta olması Kars’ın asker kimliğinin göstergeleridir.

Her şeyin varlık nedeni olan kültürün yansımaları olarak gösterebileceğimiz dans, müzik ve edebiyat ürünlerinin de asker motifli olması şehrin askeri kimliğini doğrular durumdadır.

Kimi zaman bir geçiş yeri, çoğu zaman ise yarı göçebe halkların yerleşim yeri olan Kars’ta Azeri, Terekeme, yerli isimleri altında Türk boyları, Malakan olarak bilinen ve her zaman sevgiyle hatırladığımız Rus kökenli insanlar ve Kürt dostlar şehrin etnik yapısını meydana getiren renklerdir. Tüm bu alt kimlikler Kars’ta modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu mavi gözlü dev adam olan Mustafa Kemal Atatürk’ün misyon ve vizyonunu üst kimlik olarak özümsemiş durumdadırlar. Bu durumun önem arz eden tarafı şehre mutluluk, huzur ve kültürel zenginlik sağlamış olmasıdır. Alt kimlikler birbirlerini ne yok saymıştır ne de yıpratmıştır (küçük ölçekli istisnalar dışında) aksine birbirlerini renklendirmek için özellikle mizah yönlerini aktivite etmişlerdir.

40 yıl süren imar faaliyeti

1828-1829 Osmanlı - Rus Savaşı’nda kısa bir süreliğine dahi olsa Rus edebiyatının dev şairi Puşkin’i misafir eden şehir aynı yüzyıl içerisinde yeniden tekrar eden Osmanlı- Rus savaşında (1855 Kırım Savaşı) gazi unvanı alarak ünlü savunmasını tarihin her döneminde hafızalara yazabilmiştir. 1855 Kırım Savaşı’nın portresi bu defa bir şair değil General Williams’tır.

1877-1878 yıllarında meydana gelen Osmanlı - Rus Savaşı’nda yenilen Osmanlı, savaş tazminatı karşılığında Batum ve Ardahan ile birlikte Kars’ı da Çarlık Rusya’sına vermek durumunda kalmıştır. Rus askeri dış polikasında önemli bir stratejik şehir olan Kars nihayetinde ele geçirilince hemen Baltık mimarisi tarzında imar edilir. Kare ve diktörtgen şeklinde parsellenen araziler üzerine kısa zaman içerisinde dini, sivil ve özellikle de askeri mimari eserler yapılır. Ve bu kalıcı yerleşim imar faliyetleri kırk yıl devam eder; 1917 Bolşevik devrimi sonrasında ise dönemin konjonktürü neticesinde Kars ve Ardahan Kazım Karabekir Paşa vasıtasıyla Anadolu topraklarına yeniden dahil edilir. Bu yılların öne çıkan portresi ise mistik düşünür Gürciyev’dir.

Ne uykusuz ne de uzakta

Yazının devamı...

Duygu ve düşüncelerin renkleri

14 Temmuz 2019

Bilge insanların sözleri dünden taşıdıkları görgüleri ve onların yarınlara yönelik öngörüleriyle doludur. Duygular tıpkı tabiattaki her şey gibi renklidirler.

Saygıdeğer Mualla Güven hanımefendinin düşünce dünyası; Anadolu’nun kadim kültürünü ve “aşk” adını verdiğimiz ahlakını mavi gözlü dev adamımız olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile harmanlayarak fani bedeni içerisinde geçirdiği zaman boyunca Anadolu’dan tüm insanlığa ışık olmuştu.
Özgürlük, mutluluk, bilgelik, arınma, barış, değişim, eğitim başta olmak üzere özde düşleri, düşünceleri, değerleri, insan varlığının derin ve güçlü kaynaklarının sözler aracılığıyla paylaşılabileceğini bilmek her çağda önem arz eder. Bilge insan her kesimden gelen taleplere cevap vermekten öte o cenahtan nitelikli taleplerin gelebilmesi için çaba gösterir. Keza arz makamında olan nitelikten uzak taleplere göre cevap veriyorsa burada ciddi bir sorun meydana gelir.

Önce anlamaya çalışmak

İnsanoğlu bir an önce aydınlanma eşiğinden geçerek tüm dünyayı yeniden mavi ve yeşil renge dönüştürmek durumundadır. Bilge insanların sözleri dünden taşıdıkları görgüleri ve onların yarınlara yönelik öngörüleriyle doludur. Duygular tıpkı tabiattaki her şey gibi renklidirler. Renkli olmalarının yanında bizi bize bütünsel anlamda birlikte gösteren kavramlardan seçtiğimiz örneklerle iyi pazarlar.
Rengi beyaz adı özgürlük: “Özgür olan insan, söylediklerini ve verdiği kararları azimle uygulayabilendir.”
Rengi turuncu adı mutluluk: ”Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalışmak, insanların ihtiyacı olan bilgiyi görmemizi sağlar. Bu yolla herkes mutlu olur.”

Yazının devamı...

Etik sorumluluk

7 Temmuz 2019

Herkesin birbirine ve toplumun tüm kurumlarına karşı etik bir sorumluluğu olmalıdır. Etik sorumluluğun içerisini saygı, sevgi, tevazu, hoşgörü doldurur

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna, doğru ile yanlış arasındaki farkın nasıl anlaşılacağına dair herkesin bir fikri vardır; ancak unutulmamalıdır ki fikrin toplumun geneli için doğru olabilmesi için yeterli bilgi süzgecinden geçmiş olması gerekir. Bilgi “biz” zamirini içselleştirebilmek için kullanılmalıdır. Bizi bize bizimle birlikte gösteren, söyleten her türden bilginin kültürel ve sanatsal yaklaşımları herkes için en doğruyu gerçekleştirir. Keza ne benim ne de senin doğrun doğrudur; herkes için doğru olan elbette etik olarak en doğrudur.

Sosyal olan her yerde olduğu gibi doğanın tüm yaşam alanında olması gereken ortak yaşam, gerek yaklaşım gerekse de tüketim ve paylaşımlarda bir ölçü belirlemek durumundadır ki buna etik diyebiliriz. İnsanlar kimliklerini ve kişisel görüşlerini içerisinde yaşadıkları toplumdan elde ederler. Bilgi ve bunun nihai neticesi olan fikir üretmekte kişi özgür olmak zorundadır; şayet bir takım sınıfsal, inançsal, ırksal kalıplardan bağımsız değilsek ortaya konacak fikir büyük oranda bilgiden yoksundur. Bilgi seni sana sensiz gösterdiği oranda biz dedirtir. Aksi halde bütünsel anlamda birlikteliği sağlayamadığından dolayı etik dışı kalınır.

Bir toplumu oluşturan bireylerin felsefi tartışmalar içerisinde rahatça olabilmeleri devletin etik kimliğinin de göstergesi sayılır. Elbette her istediğini söylemek etiğin ihtiyacı olan özgürlükle doğru orantılı değildir. Özgürlük her istediğini söylemek, yapmak değil istediğin şeyleri etik kurallar içerisinde yapabilme imkanının olduğunu bilmektir. Bu meyanda herkesin birbirine ve toplumun tüm kurumlarına karşı etik bir sorumluluğu olmalıdır. Etik sorumluluğun içerisini saygı, sevgi, tevazu, hoşgörü doldurur. Tüm bu nezaket ve zarafet dolu ahlaki değer- davranışların olgunlaşabilmesi de elbette içselleştirilmiş bilgiye bağlıdır.

Kendini bulmak yolunda

Dünyada birçok ahlaki inanç var. Hangisi doğru? Bir inancın doğru diğerinin yanlış olmadığını bilginin aslından haberdar olamayan milyonlarca insana nasıl anlatabiliriz? Bu sorunun cevabı hiçbir şekilde ve hiç kimseye anlatılamadı ve anlatılamaz. Ancak izah edilebilir. Ahlaki etik, bilginin aslının aslının aslına muhtaçtır. Salt bilgi bize açıkça yaratılmış olan herkes ve her şeyin Yaradan tarafından yaratıldığını gösterir, söyler ve basit bir şekilde de izah eder. Yaradan kimseyi bir diğerinden üstün değerlendirmemişken biz kim oluyoruz ki bir diğerini Yaradansal ahlak “etik” dışı olarak alçak veya üstün görmekte, göstermekteyiz? İnanç; Yaradan’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. Her kim uçları reddedip ortada olana yaklaşırsa etik bir davranış içerisine girerek teferruatlardan, tartışmalardan uzaklaşır.

İnsan kendisini gerçekleştirmek durumunda, yolunda olmalıdır. Buna kendini bilmek ardından kendini bulmak nihayetinde de kendin olmak da diyebiliriz. Fikri, ahlaki, becerilerin ölçüsünde ulaşabilecekleri istemek etik bir düşüncedir. Öte yandan insan kendisi için etik yaşamalıdır; bir başkasının ona etik demesini beklemeksizin. Etik ahlakın ve yaşamın zehiri kibir ve marjinal yaklaşımlardır.Yaradan insanlara vicdan, merhamet ve şefkat bahşetmiştir; bir diğer insanı aklına göre ayrıştırmasına imkan veren akıldan öte!

Her şey de Yaradan’dan ötürü bir şey bulan aşk ile etik ahlak içerisindedir; her şeyi aklına göre iyi-kötü, değerli- değersiz, zengin- fakir diye kategorize edenler ise etik dışında kalan ve dünyayı zindana çeviren ahmaklardır.

Yazının devamı...