Afili Aşk’taki Nahoşluk

19 Temmuz 2019

Bu sene yaz dönemini sayılı yapımla idare etme yoluna giden kanalların boş vermişlik tablosu, ekran başındakilerin malumu. Bir başka yazımda değindiğim bu konunun ötesinde yaz romantiklerinin de sergiledikleri hiç açıcı değil. Başlangıçta verilen umutlar hüsrana dönüştü. Zira farklı tatlarda romantik komedi izlemeye heveslenenler yine gerçeklerden zerre kadar nasiplenmemiş, abartılı içeriklerle baş başa bırakıldı. Nasıl ki, Kanal D’nin ‘Afili Aşk’ı da bu olumsuzluğu yaşatanlardan! Nasıl mı? Gelin artı ve eksileriyle irdeleyelim.

Burcu Özberk ile Çağlar Ertuğrul’u bir araya getirerek Ayşe ile Kerem karakterlerinin romantik komedisinden hoş bir tablo yaratan ‘Afili Aşk’ yaz ekranına renk kattı ilk etapta. Yayınlandığı günün ölçümlerinde zirveye yerleşerek de Kanal D’nin yüzünü güldürdü.

ARC Yapım imzası taşıyan ‘Afili Aşk’ın bu olumlu genel profilinde muhakkak ki pek çok faktörün payı bulunuyordu. Bunlardan en önemlisi de başrol oyuncularının çabasıydı!

‘Fazilet Hanım ve Kızları’ dizisindeki Yağız rolünde oldukça başarılı bulduğum Çağlar Ertuğrul, oyunculuğunun komediye de müsait olduğunu gösterdi bu dizide. Kerem karakterindeki katılımcı performansıyla kendini tam ispatlayan oyuncu, bu açıdan diziye ilave avantaj sağladı. Aynı şey Burcu Özberk için de geçerliydi. Sevgilisini, en yakın arkadaşıyla basmanın hayal kırıklığına ve ağabeylerinin evlilik dayatmasına karşı çare olarak Kerem’le sevgililik yalanını bir çırpıda kıvıran Ayşe karakteri de iyiliğin, hızlandırılmış kurnazlığa dönüşümünü sergilerken biçare-mıymıy fakir kız tablosunun ötesine geçerek dikkat çekici kıldı diziyi. İkisine de çabalarından dolayı tebriklerimizi sunuyoruz.

Dizideki ana-baba cephesi derseniz... Romantik komediye bakış açımızı değiştiren ve ‘Afili Aşk’a farklı yaklaşmamızı sağlayan türdendi. Zira Benian Dönmez’in canlandırdığı Melahat, dizileri çok izlemekten gerçek hayatla kurgu dünyasını birbirine karıştıran ev kadınlarını örneklemenin ötesinde, geleneksel aile yapısını pekiştirici türden, değerlerine bağlı bir anne tipi olarak çıktı karşımıza. Altan Erkekli’nin Muhsin Baba karakteriyle de zengin erkek babalarının külliyen kötü olmadığını, onların da değerlerine bağlı davranışlar sergileyebileceklerini gördük. Ne güzel.

Dahası Taner Rumeli’nin hayat verdiği Rıza vardı, diziyi renklendiren. Kendisi despot, kavgacı ve tutucu abi olayını modellerken bir yandan da böylesi erkeklere ruhsal tedavi alabilecekleri, kadına nazik davranmanın küçültücü bir tavır olmadığı yönünde mesajlar verdi. Yanı sıra Kerem’in üvey abisi Samet de alışılmışın dışında bir karakter oldu. Ozan Dağgez’in canlandırdığı Samet, saf ve iyi niyetli tavırlarıyla renk kattı diziye. Karısının kışkırtmacılığına rağmen babasına saygısı ise cabası!

Velhasıl ‘Afili Aşk’ın karakter yapısı, diziye çekicilik sağlamak adına başarılı bir yol haritası izlemişti. Oyunculuk da başarılıydı. Peki ya içerik? Yenilikçi bir yönü bulunmamasına ve hikâye gelişiminin yetersizliğine rağmen durumu idare ederdi.

Lakin

Yazının devamı...

Örümcek Adam’da TV’nin Gücü

7 Temmuz 2019

Popüler kültürün her geçen gün daha etkili olmaya başladığı günümüzde, gençler başta olmak üzere, insanları televizyon ve sosyal medya üzerinden yönlendirmek daha kolaylaştı. Bu ortamda, iletişim mecralarının reklamcılığı ve dayatmaları sayesinde bir anda hak etmedikleri üne kavuşan kişilerin gerçek kültür ve sanatı öteleyecek performanslar sergilemeleri büyük coşkuyla karşılanırken, sanatı popüler kültür için değil de sanat için icra etmek adına eserler üretenler ve onların yıllarını verdikleri eğitim birikimi görünmez oldu haliyle. Çok üzücü!

Nitekim hep aynı öykü tabanına dayalı, hatta dişe dokunur bir öyküsü dahi olmadan yaratılan… İçleri, klişelerle doldurulup birbirinin kopyası denebilecek türden uyarlamacılıkla ortaya çıkartılan… Ve hikâyeden-mantıktan ziyade oyuncuların cezp etme gücü üzerinden prim yapmaya soyunan kurgu sektörü, kültür ve sanattaki bu yozlaşmanın baş mimarı durumunda.

Öyle ki, popüler kültürü beslemek adına kullandığımız dil bile yoldan çıkartılmakta. Türkçeyi, havalı olmak uğruna, yabancı kelimelerle dolduran zihniyet cümle kalıplarını da laçka etmeyi marifet saymakta… ‘Nasılsın, inşallah’, ‘Hayırdır, sen?’ veya ‘Naber Bro’ gibisinden özentilerle basitçe örnekleyebileceğimiz bu yozlaşma olayında popüler kültür meraklısı izleyiciye, yerleşik dil kurallarını-sanat ve kültürel değerleri ayaklar altına almanın iyi bir şey olduğu fikri aşılanmakta adeta. Günlük yaşama baktığımızda, bu aşılanmanın başarıya ulaştığını da görebiliyoruz zaten.

Öte yandan, yazılı basında da sözcüklerin hatalı kullanıldığı gerçeğinde, Anadolu Ajansı’nı dahi başta basın mensupları olmak üzere herkesin faydalanabileceği ‘Türkçeyi Doğru Kullan’ kitapçığı hazırlamak durumunda bırakan, dilimizi yolundan saptırma olumsuzluğu televizyon dizileriyle sınırlı kalmıyor. Kestirme yazmanın beceri sayıldığı sosyal medyadaki dil de popüler kültür anlayışıyla paralel yol almakta. Oysa eskiden böyle miydi? Dizilerde-filmlerde ne kadar temiz bir dil kullanılırdı… Cümleler kestirme değildi... Haber spikerleri, sunucular ne derece düzgün telaffuz ederlerdi kelimeleri… Ve gençlik, özentilerden uzak özünü yaşama fırsatı bulurdu ekranlarda. Geçmiş olsun.

Hal böyleyken sofra kültürünü yerle bir eden Smoothie’li beslenme tarzının dayatıldığı, elde hazır kahve bardaklarıyla oradan oraya koşturulan iş ortamlarının matah bir şey gibi sunulduğu, özgürlük adına abuk sabuk konuşmaların yapıldığı, gençleri tek tipleştirerek zenginlik uğruna her şeyi yapmanın mubah olduğu mantığına yönlendiren diziler için ‘Algı yaratıcı yozluklar’ demeyelim de ne diyelim?

Keza ‘sorgulamadan kabullenme’ anlayışını beyinlere yerleştirmede hayli mahir olan sosyal medya ortamları, art niyetlilerin gerçekleri saptırma becerilerini algı operasyonuna dönüştürmekte. Böylece insanlar ekranlardan ve internetten gördüklerine-duyduklarına kolayca inanır hale getirilmekte… Ki, gençlerin okuma alışkanlığını giderek yitirdiklerini düşündüğümüzde ‘gerçeği irdelemeden görünene inanma’ olayının ne denli yaygın ve tehlikeli bir boyuta ulaşabileceğini daha rahat söyleyebiliriz.

Nasıl ki, televizyonun ve teknolojinin etkileşim gücünden kaynaklanan bu olumsuzluğa ‘Örümcek Adam’ın son macerasında da gayet net biçimde değinilmiş.

Yazının devamı...

Eskiye Özlemle Yarışmak…

22 Haziran 2019

Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş… İhtiyacı karşılamak için istenen nitelikte bir şey bulunamadığında mevcutlarla durumu idare etme çaresizliğini ifade etmek için ne güzel söylemiş atalarımız.

İşte günümüzdeki yaz ekranının tablosu tam da bu minvalde! Zira dizilerin, gerek drama gerekse romantik komedi açısından, klişeler ve basitliklerle varlık gösterdiği yaz sürecinin, eskiye kıyasla beklentileri yeterince karşılayamadığı aşikâr.

Hal böyleyken hayli tatminsiz bir menüyü izleyiciye sunan yaz ekranının oluşturduğu boşluğu doldurma görevi de yarışmalara düşmekte. Biz de kayda değer dizi yokluğunda, yeni çıkan yarışmaları, 'Abdurrahman Çelebi' niyetine, ele almayı sürdürüyoruz haliyle. Bu doğrultuda tanıtımları paylaşılan iki yapım daha dikkat çekmekte… Bunlardan biri, “3’te 3 Bir Zamanlar”, diğeri de Güven Bana’.

TELEVİZYONDAKİ EN EĞLENCELİ BİLGİ YARIŞMASI MI?

Dizi bakımından yaz ekranını, kendisine yakışmayan biçimde boşladığı hususunda, bir başka yazımda, eleştiri getirdiğim TRT 1, bu dönemdeki açığını kapatmak için olsa gerek, yarışma kararlılığına bir yenisini eklemekte… Emre Altuğ’un sunuculuğunda izleyiciyle buluşacak olan “3’te 3 Bir Zamanlar” isimli bilgi yarışması!

TRT 1 ekranlarında Çarşamba günleri yayınlanacak olan yarışmanın en önemli özelliği, ekran başındakileri geçmişe götürecek olması.

“Ahh, nerede o eski zamanlar…” sözüyle özlemi çekilen televizyon izleme misafirliğine gitmelerin, soba üstünde pişirilen kestanelerin ya da gönül rahatlığıyla saklambaç oynanabilen sokakların yer aldığı eskilerin renkliliğini ekrana taşıma özelliğindeki “3’te 3 Bir Zamanlar”, bu yönüyle son yılların en sıcak, en samimi yarışması olma hedefinde. Hadi bakalım.

Müzik ve oyunculuktaki başarılı varlığını sunuculuğa taşıma niyetindeki Emre Altuğ’un yanı sıra sanat, siyaset ve spor dünyasından ünlü konukların

Yazının devamı...

Aile Boyu Eğlencelikler

14 Haziran 2019

‘Eğlence, aklın gözlerini kör eder’ dese de Romalı filozof-devlet adamı Çiçero… Yaşamın yüklerinden bunalan insanlık için eğlence her daim vazgeçilmez bir deşarj aracı olmuştur. Bu maksatla türlü eğlencelikler yaratıldığı ve herkesin olanakları-beğenileri doğrultusunda boş vakitlerini değerlendirecek tercihler yaptığı muhakkak.

Nitekim günümüz insanının özellikle de maddi kısıtlılık içindeki kesimlerin en büyük eğlence kaynağı televizyon dünyası. Diziler, filmler, haber programları derken yarışmalar da bu eğlence dünyasının önemli bir parçası konumunda. Hal böyleyken kanallar da aile boyu eğlencelikler geliştirmek için birbirleriyle yarışır hale gelmekte.

Yaz sezonunu yeni dizi bombardımanıyla başlatan ekranlarda yarışmalar da tempolarını düşürmeden ve yeni işlerin boy göstermesiyle yollarına devam etmekteler. Nasıl ki, TRT 1 ve FOX kanallarının yeni eğlencelikleri dikkat çekiyor bu noktada. Bunlar neymiş bakalım…

TRT 1’DE YAZ EĞLENCESİ ‘RASTGELE’

Yeni sezon ilk bölümüyle ve son model otomobillerin büyük ödül olduğu yarışma heyecanıyla ekrandaki yerini alan ‘Aileler Yarışıyor’ isimli programı yaz döneminde her Salı ve Cuma akşamı saat 20.00’de izleyicisiyle buluşturacak olan TRT 1, yeni bir eğlenceliğe daha imza atıyor… Tamamen yerli ve özgün bir formata sahip olan ‘Rastgele’!

Yapımı, ARC Film tarafından üstlenilen ve 15 Haziran Cumartesi günü saat 20.00’den itibaren TRT 1 ekranında olan ‘Rastgele’nin baş özelliği sadece şansa dayanıyor olması.

Şöyle ki; Şoray Uzun’un sunumuyla izleyici karşısına çıkan yarışmada en güçlü veya en bilgili olmanın bir önemi bulunmamakta. Başarıya giden süreçte ilk adım yalnızca şansa dayalı fiziki etaplardan geçebilmek.

Kendine güvenen, atlayıp zıplamaktan çekinmeyen, riske girmekten korkmayan dört yarışmacı seyirci önünde performanslarını sergileyip

Yazının devamı...

Kurguların Kod Adı

3 Haziran 2019

‘Nerede o eski günler’ diye hayıflanır dururuz ya, hoşa gitmeyen durumlar karşısında… İşte ekranlarımızdaki dizilerin tablosu da ‘Nerede o eski ekranlar’ dedirtmeyi sıklaştırır oldu son yıllarda. İnsan aklıyla oynayan karakter saflıklarını, mantıksızlıklar eşliğinde sergilenen kötülüklerle buluşturan kurgular alabildiğine şiddet yozlaşmasının içine düştüler. İşin fenası, şiddet arttıkça gösterilen rağbet de artmakta.

Biliyorum. Pek çok kez değindim bu konuya. Ama görüyorum ki, kurguların neredeyse temel taşı haline getirilen ‘şiddet’ konusunda ne kadar yazsak az. Zira ekranlarımızda boy gösteren şiddetin dozu ve boyutu tehlike sınırına doğru yol almakta. Üstelik bu yapılırken sahneler öyle bir maskelenerek yorumlanmakta ki, şiddet doğal hale getirilmekte. Böyle böyle içimizdeki güzellikler aşama kaydederek yok edilmekte. Haberlere yansıyan şiddet-taciz olaylarının çokluğu bu yok oluşun görünen ispatları nitekim. Bunların ötesinde gizli kapaklı kalanlarsa apayrı bir sorun. Yani cezasız kalan hatta alkışlanan şiddeti izledikçe, içindeki şeytanı serbestleştirme cesaretini artırıyor toplum. Boşa dememiş İskoç psikiyatrist-yazar Ronald David Laing… ‘Biz kendimizi sevgi ile maskelenmiş şiddetle yok ediyoruz’ diye!

Diziler kanadına baktığımızda, ne tür bir maskeleniş görüyoruz peki? Kamufle etmenin yolları gani gani… Kimisi müzikle, mizahi eylemlerle taçlandırıyor şiddeti… Kimisi, süslü püslü ve dahi eğitimli-zengin kadınları şeytanlaştırıp erkeklerini onların ağzının içine bakan şapşallara çevirerek yapıyor bu işi. Bazıları törelerden dem vurup otantik takılarak dikte ediyor beyinlere; bazıları da mafyatikliği legalleştirme hedefiyle ağır abi edasında sarılıyor şiddete. Tarihe övgü dizerken kelle uçuranlarla, ülke korumacılığında şiddete sahne olanlarsa her dem alkışlanıyor sevgiyle. Dahası kadınlara da silah kullandırmayı marifet sayan içerikler türetilip ‘eşitlikçi’ zihniyetle rağbet görmekte. Kuşkusuz intikamın başrolde oynadığı şiddet sarmalında, aşkı kılıf olarak kullananlar en büyük ikiyüzlülüğü yapıyor bu şiddet selinde.

Velhasıl; Romantik komedileri ve kimi aile işlerini saymazsak, şiddetin başköşede oturmadığı yapım yok gibi neredeyse. Dolayısıyla aklı başında, şiddeti arka planda tutarak yol alan yapımların reyting kaygısıyla göz ardı edildiği günümüzde yükselen değer şiddet olduğuna göre, ‘Kurguların kod adı: ŞİDDET’ desek yeridir!

Şimdi bu gerçek doğrultusunda mevcut diziler içinden en belirgin olan ve ilgi görenlerin ‘şiddet’ performansını kısaca değerlendirecek olursak… Birkaç yapım öne çıkmakta. Buyurunuz bakalım birlikte.

ÇUKUR’UN ÇATAPAT MERAKI KADINA SIÇRADI

Silahların bolca konuştuğu ‘Çukur’, karakterlerinin şirinliğiyle geliştirdiği çatapat sahnelerinde, öldürmeyi eğlenceli bir aktivite haline getirmekte adeta… Kâh, yanından müzik aletlerini eksik etmeyerek icraata koşturan Yamaç’ın ‘Dance fighting’ şovuyla sergiler özendirici şiddetini. Olmadı Vartolu girer devreye… Gevrek gevrek gülerek sağa sola ateş edip espriler patlatarak hoşluk katar çatapat işlerine. Hapisten kolayca firar etmesi marifet sayılan Cumali’nin gözleri parlar silah görünce. Çeto’dan sonra ortaya çıkan Timsah Celil, psikopatlık güzellemesi gibi dar ortama. Azer Efendi de, Yücel’le birlikte sözde intikam ayağına şiddet türevleri döktürür. En beteriyse Akın’ın güçlü olma hevesi. Koltuğu kapmak için düşmanla işbirliğine girişip amcalarını tıktırır hapse, Yamaç’ı da karşı karşıya getirir dedesiyle. Aferin.

Gel gör ki tüm bunlar yetmedi

Yazının devamı...

‘Her Yerde Sen’ Der miyiz?

26 Mayıs 2019

Yaz demek, romantizm yoğunluğu demek… Özellikle de ekranlar için! Suya sabuna dokunmayan bir rahatlık havasında, aşka odaklanıp işi tesadüflere bırakan… Zengin ve havalı erkeklerle, kendi haline yaşam mücadelesi vermekle mükellef saf mı saf kızları buluşturan… İçerikleri, incir çekirdeğini doldurmadığı halde lastik gibi uzama yeteneğine sahip olan… Yaz sürecinde başarıyı yakaladı mı kapağı yeni sezona atıp bölümler boyu yayında kalmayı başaran romantik komediler yazın yüzünü göstermesiyle birlikte teker teker karşımıza gelme rutinindeler her daim. Kanallar, romantik komedi için kıyasıya yarışa tutuşmaktalar.

Bu doğrultuda sezon sonunda karşılaşacağımız tabloyu değerlendirdiğimizde, rutinden şaşılmadığını; hemen her kanalın romantik komedisinin Haziran’da izleyiciyle buluşmak için gün sayar halde olduğunu görüyoruz.

İstihbaratçı Ali’nin öyküsüne dayanan ‘Kimse Bilmez’ dizisini Haziran’a saklamış görünen ATV’nin romantik aşktan ziyade taciz mağduriyetine dayalı hikâye anlatan ‘Canevim’ ile yaz atağını başlattığı süreçte ilk etapta üç kanalın romantik komedisi dikkat çekmekte...

Kanal D, ‘Kalbi kırık olanlara aşktan öte koy yok’ sloganıyla yarışa katılacak olan ‘Afili Aşk’ için 12 Haziran’ı uygun görmüş. ‘Erkenci Kuş’u Salı’ya alıp yeni gününde yaz sonuna kadar yayınlamayı planlayan Star da, 13 Haziran’da ‘Benim Tatlı Yalanım’ demeye hazırlanıyor. FOX ise ‘Her Yerde Sen’ için 14 Haziran Cuma gününü tercih etmiş.

Anlayacağınız peş peşe romantik komedi pompalanacak ekran başındakilere. Tabii hâlihazırda duyurulan işlerin dışında, zaman içinde yaz dizilerini kısa sürede sonlandırması akıllarda yer eden Show’dan ve Pazartesi gecesini ‘Canevim’e ayıran ATV’den de yeni ataklar gelebilir.

Şimdi yaz romantizminde durum böyleyken, FOX’un yeni projesine yönelik ön değerlendirmede bulunup ‘‘Her Yerde Sen’ der miyiz’’ diye sorgulayacak olursak…

‘HER YERDE SEN’ İDDİALI GELİYOR

Senaryosu, Deniz Yeşilgün ve Esra Çetek Yılmazer tarafından yazılan Karga7 Pictures imzalı

Yazının devamı...

Dizilerin Kof Gururu…

19 Mayıs 2019

Abartıları ilke edinen yerli dizilerimizin içeriklerinde şiddet, haykırışlar, iç bunaltan aile dramları, hastalıklardan konu geliştirme tutkusu tam gaz malumunuz. Ekran başına oturup kafa dağıtmak, bir parça eğlenip günün stresini atmak isteyenlerin TRT’nin tek tabanca olduğu yıllardaki eli yüzü düzgün yabancı dizilere duyduğu özlem de ortada. Keza, o yılların yerli yapımları için de aynı özlem mevcut. Lakin bu hakikate aldırmayan dizicilerimizin reyting uğruna abartıda sınır tanımamayı sürdürdüğü ve bunun neticesinde talimatla yaratılan senaryoların el mahkûm cümle öyküyü-karakteri yozlaştırmak mecburiyetinde kaldığı da bir gerçek.

Nitekim çocuklar vasıtasıyla geliştirilen dramatikliklerin baş kadın kahramanlarını, ‘Hem kel hem fodul’ deyimini haklı çıkartmak istercesine, elinden bir şey gelmediği halde gururda zirve yapan tarzda şekillendirmeleri bu yozlaşmanın bir yansıması olarak sürekli karşımızda.

Dizi içeriklerini kof gurura teslim edenler akılları sıra, Yeşilçam filmlerinin yolundan giderek ‘Fakir ama gururlu’ kızlar yaratıp topluma örnek teşkil etme gayretinde midirler? Yoksa bu büyük ama içi bomboş gururların yarattığı mağduriyetlerle izleyiciyi bölümler boyu oyalayıp kolaycılığa yatma uyanıklığında mı? Gerekçe her ne olursa olsun yerli senaryoların küçük insanları büyük gururlarla donatma sevdası öylesine kof ki, buradan çıkartılan gelişimler ne gerçekçi duruyor, ne de çekici geliyor. ‘İnsanı ateş değil gurur yakar’ demiş ya, Hz. Mevlana! Tabii anlayana.

Nasıl ki, Kanal D ekranındaki yolculuğuna 10’uncu sıradan başlayan, devamında yedinciliğe yükselip sonra tekrar düşüşe geçen ‘Leke’ dizisi de gururun yakıcılığını anlamadan yol alma ısrarcılığında bulunup kof gurura teslim olarak kendi kuyusunu kazan dizilerden!

LEKE’Yİ ‘GURUR’ YAKTI!

Yeni başladığı halde reytingleri 4’ün altında gelen dizilerden olan ‘Leke’ için gelen duyumlar kanalın yedinci bölümde finale yollama isteği yönünde. Emek noktasında üzücü bir durum. Öte yandan sezon ortasında üstelik de Salı’nın güçlü rekabet ortamında yarışa başladığında dizinin hayli zorlanacağı da belliydi. Ancak yine de diğer işlerin hikâyelerinin eskimiş olması ve izleyicide merak uyandırıcı gelişmeler yaratmaktan ziyade durağan tempoya girmeleri, ‘Leke’ adına avantaj yaratabilirdi. Zira henüz yolun başındaki bir senaryonun söylenecek sözü çok olurdu. Daha doğrusu olması gerekirdi. Fakat ekrana yansıyan tablo senaryonun daha en baştan nasıl bir kofluğa kısılı kaldığını koydu ortaya. Dahası dizideki problem bununla sınırlı değildi.

Hikâyedeki sığlığa bir de karakterlerdeki abartıdan dolayı oluşan samimiyetsizlik eklendi. Mesela, Hukuk Fakültesi’nde okuduğu söylenen ama izleyiciyi bu noktada yeterince tatmin edemeyen Yasemin’in durumu… Melis Sezen’e sözümüz yok. Lakin Sezen’e başrolü getiren karakterin yapılandırılması ve yönetimi her açıdan falsolu.

Öncelikle karakterin alt yapısı doldurulmamış. Bu kız kaya kovuğundan mı çıkmış da daha genç yaşında bir başına mücadeleye atılmış? Hadi bunu geçtim, Hukuk’ta okuyan birinin bu denli sorgusuz sualsiz her şeye inanacak kadar saf olması normal mi? Ki, bu önemli bir detaydı… Çünkü

Yazının devamı...

Benim Tatlı Yalanım Tutar mı?

12 Mayıs 2019

İnsanların vazgeçemedikleri tutkularından biri, ‘Yalan’! Çocuklukta ‘O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. O da mı yalan’ tekerlemesiyle masalların dünyasının yalanlarına kapılıp mutluluklara yelken açılırken, dünyanın acıtan gerçeklerine karşı yetişkinlerin can simidine dönüşür olmuş yalanlar. Kimi beyaz yalan deyip sarılmış bunlara, kimisi pembe hayallere ulaşmak için tatlı yalan türetmiş her fırsatta. Ne var ki yalanların kötü yüzü, ne denli aklanmaya çalışılırsa çalışılsın, her daim karşımıza dikilmiş olanca karalığıyla. Velhasıl insan ve yalan, yaşamın her evresinde kol kola yürümekte.

Nitekim hayvanları konuşturarak insanlara ders vermeyi hedefleyen masallarıyla ünlü La Fontaine de ‘Her insan, yalan söyler’ diyerek edebi dünyaya sabitlemiş bu gerçeği. Keza Balzac’ın ‘Yalancılık meslek dalı ilan edilmeli atık. Çünkü çok fazla ustası var’ sözü de, insanların yalan konuşmadaki maharetini ortaya koymakta.

Öte yandan yalanların tatlılı, pembeli çekiciliğinin aşk olayındaki varlığı da dikkate değer etkileşimlerle karşımıza çıkmakta. Aşkların başlangıç evresinde zararsız gibi görünseler dahi zaman içinde acı gerçekleri örtme güçleri zayıflayarak mutsuzluklara sebep olmaktalar. İşte bu noktada gerçek yaşamla paralel yol almakla birlikte masalsı abartılara da ağırlık vermeyi ihmal etmeyen kurgulardaki ‘yalan’ olayı öne çıkmakta.

Malumunuz içeriğinde yalanın enginliğinden faydalanmadan yol alan yerli yapım bulmak zor ekranlarımızda. Ya geçmişteki bir yalanın değiştirdiği hayat öyküleriyle ya da aşk-iş kıskançlıklarından doğan yalanların yol açtığı olumsuzluklarla yürütülüyor dizi kurgularının hemen hepsi. Dramaların yanı sıra olayları ve gidişatı daha sabun köpüğü gibi olan romantik komedilerde de ‘masum yalan’ sahnede. Yakında Star’da başlayacak olan ‘Benim Tatlı Yalanım’ da bu doğrultuda bir örnek.

Peki, mevcut durumda işlenmemiş konu kalmamışken, her yeni iş kendinden öncekilerden izler taşırken, sık sık tekrarlanan türden öyküler özgünlüklerini fazlasıyla yitirmişken ‘Benim Tatlı Yalanım’ tutar mı? Gelin, tanıtımından gördüklerimize dayanarak ön değerlendirme yapıp bu soruya cevap arayalım.

‘TATLI YALAN’LA GELİŞEN AŞK ÖYKÜSÜ

O3 Medya imzalı başrollerini Furkan Palalı, Aslı Bekiroğlu ve Lavinya Ünlüer’in paylaştığı Star’ın yeni dizisi ‘Benim Tatlı Yalanım’ın izleyici tarafından beğenilmesinde ilk etken hemen her işte olduğu gibi, bize anlatacağı öykünün niteliği olacaktır! Bu doğrultuda öncelikle işin hikâyesine baktığımızda karşımıza çıkan tablo, masum görünen bir yalanın sıcacık bir aşka dönüşme yolculuğu...

Şöyle ki; Herkesin kalbini sarma iddiasında olan

Yazının devamı...