“Ben bu mahallenin ne delisi ne muhtarıyım; emekçisiyim”

İstanbul keyif hayatının kâhyası haline gelen İzzet Çapa’nın Mahalle’si açıldı. Kendisine işletmeci mi, gazeteci mi desin bilemezken bir de dönerciliğe soyunmuş. Ve dediğine göre artık daha sakin ve istikrarlı

Nişantaşı City’s’de bir süredir “Mahalle açıldı, açılıyor” anonsları görüyorduk ya, açıldı nihayet. “Ben bu mahallenin ne delisi ne muhtarıyım; emekçisiyim”Şimdi orası kıpır kıpır. İster dolaş, sebzeni meyveni al, etini, balığını, peynirini, sucuğunu al; yoruldun mu, otur kahveni- şarabını iç; acıktın mı, sosisten dönere bütün seçenekler senin... Eve döneceğin zaman kargo emrinde, sen yorulma, paketlerini o eve getirsin. Bir de her an karşına çıkacak her tür sürprize hazır ol çünkü eninde sonunda orası bir İzzet Çapa ‘Mahalle’si.
Öğlen Mahalle’nin kurdelesini kesip akşam Cahide’nin yılbaşı çekimine koşan, araya da gazetesi için altı saat süren Dilber Ay röportajını sığdıran bir İzzet Çapa’yı yakalamak kolay olmadı tabii. City’s’deki ilk adresi Limonata’da bizi çikolatalı saleple oyalarken bir yandan oradan oraya koşturan, kafası kendisinden de kırk kat hızlı hareket eden Çapa’nın baş döndüren temposuna ayak uydurmaya çalıştım. Söylediklerini iki cümlede özetleyecek olsam, biri “Değişmeyen tek şey değişimdir” olurdu, diğeri de “İnsanların ne dediği umrumda değil.” Serde röportajcılık olduğundan arada kendi sorularını da kendisi sordu ve ortaya okuyacaklarınız çıktı...

Sen gerçekten bir mahalle çocuğu musun, nostaljik duygularla mı çıktı Mahalle?

Her filmin bir senaryosu vardır ve anlatan herkes de hikayeyi biraz daha süsler. Evet, ben bir mahalle çocuğuyum ama geri kalan hepsi süslenmiş hikayeler. Gerçek hayattan esinlenilmeden çok az film yapılır. Bir sürü yeri de palavradır. Şimdi sana palavra kısmından mı anlatayım, yoksa net kısmından mı? Palavra kısmından istiyorsan, başlayayım: Hepimizin en güzel anılarımızı yaşadığımız, en vahşi ya da en duygusal yanlarımızı keşfettiğimiz, ilk öpücüğümüzü, ilk aşkımızı, ilk kavgamızı deneyimlediğimiz bir zaman diliminin adıdır Mahalle.

Net tarafı?

Aslında Mahalle, dünya çapında, dünya eğlence sektöründeki değişimleri yakalayan ve ona damga vuran bir projedir. Ötekiler de işin edebi kısmıdır. Ben artık Mahalle’nin duygusunu anlatmayayım. İnsanlar kendi yaşasın.

“Şimdi daha sorumluluk sahibiyim, şartlar beni iş adamı yaptı”

Mahalle’nin markalarını nasıl seçtin?

Burayı yaparken bir şey istedim, burası sıradan bir AVM’nin food court’u olmamalıydı. Her şeyden önce AVM’lerin içine çok fazla girmemiş markaları bir araya getirmeye çalıştım. Mesela Kaşıbeyaz, ilk defa böyle bir yere giriyor. Namlı, Karaköy’de benim her pazar kahvaltıya gittiğim yer, ilk defa kendi sahibi olduğu bir şube açtı. Ünlü sosisçi Nathan’s, Türkiye’de ilk şubesini açtı. Bodrum’daki Hoca’nın Yeri çiğ börekçisini İstanbul’a taşıdı, İzzet Çapa ilk defa ortaklarıyla beraber dönerci oldu. Geçen hafta doktora gittim, doktor “Mesleğiniz?” dedi, televizyoncu mu diyeyim, gazeteci mi, işletmeci mi? “Dönerci” dedim. Yanar Döner, İstanbul’da bir ay içinde beş noktada açılıyor. Hemen ardından da inşallah Anadolu sahnelerinde olacağız.

Ne gibi özellikleri var Yanar Döner’in?

Bir kere şeffaf. Herkes neyin nasıl imal edildiğini görüyor. İkincisi, soslu. Cacıklı, humuslu, babagannuşlu... Bunu da ben keşfetmedim, atmasyon yapamayacağım sana. Dünyanın çeşitli yerlerinde var olan bir sistemi Türkiye’de oturtmaya çalışıyorum.

Bundan önceki projelerin için “Hepsi bir yerden esinlendi” diyordun.

Hiçbir sanatçı, her şeyiyle özgün bir eser ortaya çıkaramaz. Ama önemli olan o eseri ortaya çıkarmaya karar verdikten sonrası. Ben evet, apartıyordum, Arsen Lüpen’dim ama hiçbir zaman
o Arsen Lüpen Amerika’dan gidip de bir markayı bire bir çalmadı. Kendi baharatlarını o yemeğin içine bir şekilde koydu.

Mahalle’de ne oldu?

Birisi geliyor, Eataly burası diyor, birisi Harrods’ın food court’undan mı diyor, birisi Galeries Lafayette’ten mi... Bilinçaltımda ne var bilemem, her yerden bir parça esinti vardır ama burayı Eataly’yle kıyaslayan varsa gözünde bozukluk vardır. İstinye Pazarı’na benzeten var, en son sevgili köşe arkadaşlarımdan biri yazdı. Bir yerde Malatya Pazarı var diye burayı başka bir AVM’ye benzetiyorsan,
ben senin algından şüphelenirim. Mahalle, dünya standartlarının üstünde, farklı bir yer.

Duvarlardaki özlü sözler kimin?

Murat Özalp’le Plan B diye bir şirket kurduk. Amaç insanlara beynimizden bir şeyler satmak. Çünkü benim cebimle beynim arasındaki akort iyice bozuldu. Yani beynim daha çok düşünebiliyor ama o paralar yok. O zaman bunu ortaklıklarla yapmalıyız. Fakat o sırada burayı bulduk, ilk projeyi kendimizin de dahil olduğu bir proje olarak ortaya çıkardık. Birleşmiş Milletler gibi bir proje, o sözleri tek tek kimin yazdığını anlatmam zor olur.

Duvardaki resimlerdekiler kim? Muhtar sensin...

Kim nasıl görmek istiyorsa... Burası gerçekten çok akıl kârı bir proje değil. Ben de bu deli projenin ne muhtarıyım, ne delisi, emekçilerinden birisiyim.

Mekan açıp kapatmanla da ünlüsün bir yandan...

Ben yanan Beirut isimli dükkanımı hariç tutarsam, son beş yıldır hangi dükkanı kapatmışım, bunu konuşalım. Bir insan geçmişinde yaşadığıyla yargılanmamalı ki. Bütün yaptıklarım, benim bugüne geleceğim yolda yapı taşlarıydı aslında, altyapı çalışmalarıydı. Yaptığım her şeyden zevk duyuyorum, çok da mutluyum. Gene açıp kapamam gerekirse de açıp kaparım. Kimseye hesap vermek zorunda değilim. Hangisi daha iyi, 80’lerin modalarını 2013’te devam ettirmeye çalışmak mı, yoksa yeni bir şey yapmak mı? Kaplumbağa gibi
100 yaşına kadar aynı yolda yavaş yavaş yürümek mi, yoksa kelebek gibi bir günlük ömürde uçup gidip mutlu yaşamak mı? O zaman öyle yaşıyorduk.

Şimdi öyle değil mi?

Şimdi daha sorumluluk sahibiyim çünkü değişen dönem ve ekonomik şartlar beni yalnızca işletmeci değil, aynı zamanda iş adamı yapmak zorunda kaldı. Eskisi gibi ağzıma geleni söyleyemiyorum, istediğim kararları veremiyorum. Çünkü sorumluluğunu taşıdığım insanların dengeye özlemi arttı.

“Egosunu vestiyerde bırakamayan benim mekanlarıma gelmesin”

Mahalle çok büyük bir iş. Nasıl hakim olacaksın?

Burası çok sesli bir orkestra. Ben belki bir orkestra şefliği yapıyorum. Orkestranın her elemanının bir virtüoz olması lazım. Benim de Mahalle’deki iş ortaklarımın hepsi kendi sektöründe bir numara. Dolayısıyla orkestra şefinin işi en kolayı.

Ekibinizle yurt dışında yeni mekanlar görme, yeme-içme eğitim gezileri sürüyor mu?

Diye diye onu da kuruttular. Artık ekipler küçüldü. Eskiden 10 kişi gidiyorduk, şimdi 3 kişi...

Bu kadar çok işe nasıl yetişiyorsun? Uyumuyor musun mesela?

Uyku problemim var. Kaçta yatarsam yatayım sabah yedi buçuk-sekizde kalkıyorum. Yıllarca kendimi çok fazla dövmüşüm. Şimdi kendime zaman ayırmaya çalışıp mekanları emanet edebiliyorum. Artık bir sürü İzzet Çapa var, eskiden bir taneydi.

Sinirli misindir?

Mükemmeliyetçiliği de bir tarafa bıraktım.
Artık öfkemi kontrol edebiliyorum. İyi yeterli. Yarattığınız marka kaybolduğunda markayı
alanın da canı acıyorsa, zaten başarılısın. Bak notlarımdan okuyayım: Her cebinden ayrı bir şeker çıkarabilen yaşlı bir dedenin ceketi gibidir benim mekanlarım. O ceket müşterileri konusunda çok seçicidir ve bir çocuğu mutlu etme sihrine sahip insanların omuzlarında bulunur. Gün gelir yaşlı adam gidince anlarsınız ki maharet boş cekette değil, sihirbazdadır.

Tercih etmediğin bir müşteri tipi var mı?

Egolu tiplerden hoşlanmıyorum.

Sizin mekanların müşterileri de egoludur diye düşünüyorum...

Ben değiştim, mekanlar değişti, dolayısıyla müşteriler de değişti. Eğer egosunu vestiyerde bırakmıyorsa hiç gelmesin. Benim egolarım onların egosunu döver. Eğer egosuzsa ben onların yemek servisini bile yaparım. Ama egoluysa, inanamazsın.

“Üniversitede hoca olmak isterdim”

Anneme inat olsun diye evlendim demişsin konferansta. Neden inat ettin?

21 yaşındaydım. Annem bana “Çok gençsin, eğer evlenirsen seni mirasımızdan mahrum ederim” dedi. Ben de ertesi gün gittim evlendim. Oğlak burcuyum. Bir keçi kadar inatçıyım.
Hâlâ da var o inadım.

Nasıl gitti evlilik?

Dört yıl sonra boşandık. Assolistti.

Hareketli bir gece hayatın vardı herhalde...

Çok. Gece hayatına çok para harcadım.

Şimdi eğlenmek için ne yapıyorsun?

Sevgilime sarılıp DVD seyrediyorum.

“Beni kimse çekmez” demiştin...

O zaman. Artık sevgilim var. Yarın olmayabilir, bu röportaj çıktığında. Hayat bu.

Yaşadıklarını anlatan bir kitap yazmayı düşünüyor musun?

Sevgili Sedef İybar’la bir yemek kitabı yazdık. Kitapta hem Adana yöresine ait yemekler var, hem de annemin, dayımın, anneannemin hikayeleri...

Gece hayatında yaşadıklarını yazmayı düşünür müsün peki?

Unuttum onları ben, yazamam. Ama hayatın pazarlığı olmaz. Planladığım hiçbir şeyi yapamadım, planlamadıklarımı evren önüme getirdi.

Ne planlamıştın ki?

Üniversitede hoca olmak isterdim.

“8 yaşıma kadar zenginiz sanıyordum”

Röportajlara nasıl hazırlanıyorsun?

Altı kişilik bir kadroyla çalışıyorum.
Benim için kolay, altta çalışanlar için zor.

Röportajları karşı tarafa onaylatıyormuşsun...

Evet istemediği bir bölüm olursa orayı çıkartıyorum. Benim ahlak kurallarım bunu gerektiriyor, çünkü bir dakikada gaza gelip yanlış bir cümle kurabilir. Ama karşı taraf gereğinden fazla müdahale ettiği için de en az beş röportajı çöpe atmışımdır. Habertürk’teyken Hülya Avşar röportajını Hülya Hanım beğenmediği için yayınlamadık. Nihat Odabaşı röportajını Nihat “Gereksiz yere konuştum” dediği için yayınlamadık. Filiz Akın’la röportaj yaptım, Filiz Hanım çok fazla düzeltme yapmak istediği için onu çöpe attık.

Gazeteciliğin nesini seviyorsun?

İşletmecilikle hayatımı kazanıyorum, gazetecilikle renklendiriyorum. Hah, bak ilk hocam geldi: Celal Çapa. Marka Konferansı’nda “Hayatıma iki adam yön verdi. Biri babam, biri abim Celal Çapa” dedim ama herif açıp bir teşekkür etmedi bile.
Celal Çapa: Çünkü yurtdışındaydım, yeni öğrendim, “Herhalde k.çı açık kalmış” dedim. Çünkü bir gün iyi, bir gün kötü.

Ailenin en küçüğü olarak şımartıldın mı?

Ben annemle babamın tek çocuğuyum. Abilerim başka anneden. Zengin miydin diye sorarsan, 8 yaşıma kadar kendimi zengin bir ailenin çocuğu sanıyordum. Ama bir gün kapı çaldı, eve haciz geldi.
O gün zengin olmadığımızı anladım. Her şey bir deneyim meselesi.

Neden gelmiş haciz?

Babamın ilk eşinden olan ve benim şimdi çok sevdiğim abim Celal Çapa’nın nafakasını ödemediği için. Bunları asla üzülerek değil keyifle anlatıyorum bugün.

Benim çakmamı yapamazlar

Geçtiğimiz hafta düzenlenen Uluslararası Marka Konferansı’nda en çok senin konuşman ve şovun öne çıktı.

Teklifi getiren şirkete bir şey söyledim: Serbest konuşurum, istediğimi yaparım. Eğer içimde küfür etme duygusu varsa, o dakika sakın beni kısmayın. Neler demişim, dökümünden okuyayım biraz: “Sürekli anne babanızı, öğretmeninizi, arkadaşınızı, televizyondaki adamı, sokaktaki teyzeyi, patronunuzu dinlediğiniz için sıkıcı bir hayatınız olduysa, şikayet etmeyin. Devamlı onları dinleyerek sıkıcı hayatı hak etmişsinizdir” demişim mesela.

Ferit Şahenk’e bir sitem etmişsin, “herkese teklif götürüyor, bana getirmedi” diye...

Aslında o sitem değildi. Soru, “Kurumsal marka mısın, kişisel marka mısın?” idi. Vallahi ben de karar veremedim. Kurumsal olsaydım Ferit Şahenk bana da teklifte bulunurdu. Köşedeki manava, bakkala, kasaba hepsine teklif gittiğini duyuyorum, ama bana gelmedi. Ya ben teklif gelmeyecek kadar sıradan biriyim ya da kişisel markam kurumsal markamın üstüne çıkmış. Üzülür müsün dersen mutlu olurum çünkü benim çakmamı yapamazlar. Bir kafenin, projenin taklidi yapılabilir. Kişisel marka olduğun zaman, Cem Yılmaz, Ajda Pekkan gibi, taklidin yapılamaz.