Beni tek üzen şey

İnsan bir üzüntü samimiyet ve nezaketle ifade edildiği zaman utanıyor. Utanmalı yani. Diyelim ki sen birini kıracak, kızdıracak bir şey, bir kabalık, bir kötülük yaptın, yanlışlıkla değil bile bile yaptın üstelik ve o da küplere binip sana aynı; pekâlâ da hak ettiğin şekilde karşılık vermek yerine insan gibi duygularını ifade etmeyi seçti. Utanırsın sen de insansan. Fransa İstanbul Başkonsolosu Bertrand Butchwalter’ın şahsi Twitter hesabından temiz bir Türkçeyle yaptığı açıklamadan sonra olması gerektiği gibi mesela.

Görülüyor ki Butchwalter son derece dostane duygularla Türkiye - Fransa maçı öncesi Konya’ya gitmiş. “Maçtan önce Mevlana Müzesi’ni ziyaret etmek şart” yazmış, yetmemiş, ortama methiyeler düzmüş. İşte misafirperverlik gani, Türk taraftarlar Fransız taraftarlarla selfie çektirmekte. İnsanın bir spor müsabakasına yakışır anlar yaşanacağına inanası geliyor. Değil mi, neticede bu bir maçtır, meydan muharebesi değildir ve zaten biz de düşman değiliz, medeni ve yetişkin insanlarız.

Ama işte öyle olmuyor, bizim kendi dilini, dinini, ırkını, marşını, havasını, suyunu kutsal kabul edip başkalarınınkine dil uzatmakta zerre kadar sakınca görmeyen taraftarımız Fransız milli marşı okunurken yuhalıyor.

Rica ederim bir an tersini düşünelim ve yuhalanan bizim marşımız olsaydı bugün memleketimizin hangi köşesinde hangi Fransız malının yakılıyor, hangi Fransız mağazasının taşlanıyor, hangi dünyadan habersiz Fransız vatandaşının kapısına çarpı atılıyor olacağını hayal etmeye çalışalım. Sonra da Bertrand Butchwalter’ın açıklamasına göz atalım. Önce bir kere Türk takımını kutluyor, çok iyi oynadığı ve kazandığı için ve sonra ekliyor: “Beni tek üzen şey milli marşımızın yuhalanması”.

Gerçekten beni üzen şey de, bu nezaket timsali cümlenin üzerine hala birilerinin “Ama siz de 100 yıl önce şunu ettiniz, geçen sene de bunu yaptınız, dost değildiniz, olmayacaksınız” edebiyatına girebilmesi. Keşke bir durup aynaya baksak, acaba biz kabul edecek miyiz gördüğümüzü. Ya da futbol terimiyle ifade etmeye çalışırsak: “Look at the ayna”.

Kaç kurtar canını Binnaz

Yunan adalarından Samos’un bir koyu vardı; orayı mesken tutmuş Akdeniz fokuyla meşhurdu; Argiro. Denize girip çıkıyor, şezlonglarda kestiriyordu. Aman ne sevimli, adanın maskotu, turistik Samos görüntülerinin mankeni.

Gelgelelim Argiro bir deniz canlısıydı, evcil hayvan ya da oyuncak değildi. İnsanla beraber fotoğraf çektirmeye, tepesine çıkılmasına, orasının burasının kurcalamasına ne tepki vereceğini kestirmek mümkün değildi. En sonunda Argiro ölü bulundu. Öldürülmüş bulundu daha doğrusu. Kim bilir hangi vahşi insan tarafından.

Bizim de bir Fok Badem’imiz vardı hatırlarsanız Datça’da. Onun da çekmediği kalmamıştı kendisine kedi yavrusu muamelesi yapmak isteyen insanlardan. Sonra “Aman efendim bu saldırıyor”. Saldıracak tabii, hayvanın evini işgal ediyoruz, yaşam alanını kısıtlıyoruz bir de bizimle evcilik oynamasını bekliyoruz.

O yüzden Bodrum’da bir sitenin iskelesinin altına sığınan fokun görüntüleri içimi parçaladı. İşletmeciler Binnaz adını vermişler kendisine. Kim bilir neye nazlandıysa artık. Site sakinleri de “Korkuyoruz, denize giremiyoruz” diye şikâyetçi olmuşlar foktan. Çünkü deniz onların yaşam alanı tabii, ne işi var fokun?

Çok yakında ya zehirlerler ya kurşunlarlar. Kim kimden korksun acaba?