Gezi’de tanıştılar, birlikte direndiler, âşık oldular ve...

Nuray, hemşirelik okumuş bir oyuncuydu, Özgür kendini insanlara yardım etmeye adamış bir gezgin. Gezi Parkı’nın revirinde karşılaştılar, âşık oldular ve bir ay içinde aynı yerde evlenmeye karar verdiler. Artık çekirdek aileleri kabul ettikleri ‘direnişçi’ arkadaşlarının huzurunda... Paraları yok, evleri yok ama durum Nuray’ın annesine söylediği cümledeki gibi: “Anne, mutluluktan öleceğim galiba”

Gezi’de tanıştılar, birlikte direndiler, âşık oldular ve...

Fotoğraflar: HÜSEYİN ÖZDEMİR

Bir e-posta aldım geçen hafta, “Gezi’de tanıştılar, Gezi’de evleniyorlar” yazıyordu. Ve şahane bir hikaye vardı arkasında, "yeşil tişörtlü çocuk" Özgür Kaya ve hemşirelik okumuş oyuncu Nuray Çokol’un Gezi Parkı’nın revirinde başlayan aşkını anlatan... Birbirlerine aşklarını itiraf ettikten tam bir ay sonra, 20 Temmuz’da Gezi Parkı’nda evleneceklerdi. Yani siz bu yazıyı okurken onlar bir günlük karı koca olacaklar. Gezi’nin mutlu çiftiyle tanıştıkları yerde buluştuk. Gelinimiz 32, damadımız 34 yaşında hayatlarının aşkını bulmuşlar. Günde iki saat uykuyla geçirdikleri o direniş günlerini, atlattıkları ölüm tehlikelerini, birbirlerini kaybedip kaybedip buluşlarını bir peri masalından söz eder gibi anlatıyorlardı.
Onların mum ışığında yemekleri, sinemada el ele tutuşmaları, ilk dansları yoktu. Ağlayarak babasını ararken suratına gaz yiyen küçük kız, Nuray’ın kulağına slogan fısıldayarak uyandırdığı nefes alamayan adam, Amerika’dan pembe panteriyle uyku tulumunu onlara gönderen 13 yaşındaki küçük çocuk, her sabah revire altı yumurta bir ekmek getiren teyze... Bunlardı aşklarının tanıkları... O nedenle mutluluklarını paylaşmaya da ‘çekirdek ailemiz’ dedikleri bütün ‘yoldaşlarını’ bekliyorlardı. Gezi‘nin kayıplarını yüreklerinde capcanlı yaşatırken, buradan düğün de çıkabileceğini ele güne göstermek istiyorlardı.
Gezi’de omuz omuza mücadele ettikleri bütün direnişçiler de çorbada tuzları olsun diye canla başla çalışıyorlardı. Nikah şekerlerini LGBT’den arkadaşları hazırlamış, davetiyedeki karikatürü Bahadır Boysal çizmiş, gelinlik ve damatlığı ise Barbaros Şansal hazırlamıştı. ‘İki çapulcu âşık var, evleniyorlar ama kızın gelinliği yok ortada’ lafı üzerine ‘Ayıp ediyorsunuz, hemen gelsinler’ diye Nuray ile Özgür’ü davet etmişti Şansal. Düğünden bir gün önce gelinlik provasına Nuray ve Özgür’le beraber gittim. Yıldırım Mayruk’un yerinde buluştuk, Nuray’ın Adana’dan gelen annesi ve teyzeleriyle birlikte bu heyecanlı ana tanık oldum…

Özgür, sen Gezi olayları başlayınca Bulgaristan’dan kalkıp gelmişsin. Ne yapıyordun orada?

Özgür Kaya: Üç senedir oradayım, küçük bir yapım şirketim var, belgesel çekiyorum. Senenin yedi-sekiz ayında orada kalıyorum, geri kalanında Bursa’da, İstanbul’da hayatımı devam ettiriyorum.

Niyetin neydi gelirken?

Özgür K.: Çadırların yakılıp çocukların tekmelendiği gün direkt algım şuydu: Bana atıldı o tekme. “Ben de durayım, bana da tekme atsınlar, o acıyı ben de yaşamak istiyorum” dedim. Geldikten sonra her şey şekillenmeye başladı. Aşağıdaki küçük bir revirdi, geçmişten gelen operasyon tecrübelerimi değerlendirebilir miyim diye düşündüm ve bu işe soyundum.

Bu operasyon tecrübesi nereden geliyor?

Özgür K.: Birkaç devrimde bulundum yurt dışında, bir sürü ülke gezdim, sivil toplum kuruluşlarında, arama kurtarma birimlerinde çalıştım. Ben elektronik okudum, teknik destekler veriyorum, hayatımı bu tip yardımlara adadım. Arada çok kısa bir tıp eğitimi aldım Makedonya’da. Sonra doktorluk yapmayacağıma karar verdim ama en azından ilkyardım bilgisi gelişmiş bir adam olayım istedim.

“Gezi’de ilk bulduğum revire girip dikiş atmaya başladım”

Sende de hemşirelik var değil mi Nuray?

Nuray Çokol: Evet, hemşirelik okulunu kazandığım sene babamı kaybettik ve ailenin yükünü sırtlanmak için istemediğim o okulu bitirdim ben. Hippi kılıklı bir kız, eylemlerden başını alamayan, tiyatro yapan... Trabzon gibi bir yerde bir de. Ama okulu bitirdikten sonra barınamadım hastanelerde. Bir gün birisi sordu bana, “En büyük hayalin neydi?” dedi, “Tiyatro yapmak” dedim, “Denesene” dedi. Denedim, oldu, Eskişehir konservatuvarı mezunu bir oyuncu oldum. Adana Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım üç sezon, iki sezon İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda. Şimdi oradan da ayrıldım.

Senin Gezi’ye gelişin nasıl oldu?

Nuray Ç.: Daha ilk gün iki çadır varken buradaydım. Sonra annem geldi, o gün olaylar patlak verdi, sabah beş buçukta insanların çığlıklarıyla uyandık, millet pijamalarıyla sokaktaydı, annem gitmemi engelledi. Ancak 12 saat sonra o beni göndermeyen anne kapıları açtı, çocukları içeri aldı. Evde tanımadığımız onlarca insan, annem çay servisi yapıyor... O gittikten sonra bir dakika bile durmadım ve Gezi’ye gelip ilk bulduğum revire girdim, “Ben hemşireyim” dedim, “ama hemşirelik hakkında çok fazla şey bilmiyorum, malzeme falan taşırım”.
Ama öyle olmadı tabii ki, yukarıdan bir ışık geldi sanki ve kan görünce “Ben bakamam” diye çığlık atan bir insanım, kafaya dikiş atmaya başladım.

“10 saniyelik bakışmada ‘bu kadın o kadın’ dedim”

Birbirinizi ilk nasıl gördüğünüz anı hatırlıyor musunuz?

Özgür K.: Ben biraz hatırlıyorum, Nuray geldiğinde Sinem yazan bir önlük vardı üstünde. Adını Sinem sanıyorum, sürekli hareket eden bir sırt hatırlıyorum, koşturuyor, birkaç kez yüz yüze gelmişizdir. Sonra bana bir gün “Aykut” diye seslendi. Ve ben dönüp “Ne var?” dedim. O tonu tanıyorum çünkü.
Nuray Ç.: Günün yarısında ben ona Özgür diye hitap etmişim, geri kalanında Aykut diye. Altı saatin sonunda “Sen Özgür değil miydin?” dedim, “Olsun, aynı tonda çağırınca ben anlıyorum” dedi.

Peki bütün o günlerde birbirinize karşı bir şey hissetmiyor musunuz?

Özgür K.: Ben Nuray bana ilk Aykut deyip de döndüğümde bir an bir kilitlendim ama o kadar yoğunuz ki, 10 saniyelik boşluk benim için büyük bir ödüldü. Sabah 4’te uyuyorum, 6’da uyanıyorum, hiç değişmiyor. Benim hislerim çok kuvvetlidir, göz göze o 10 saniyelik bakışta
“Evet ya, bu kadın o kadın” dedim, “ama daha zamanı değil, bekle”...
Nuray Ç.: Yağmurlu günler bizim için çok zordu çünkü ilaçlarımız ıslanıyor, sedyelerimiz çamur içinde kalıyor. 24 saat hiç uyumadan bir de üstüne yağmur yemişsen kabus gibi bir günün başlangıcı demektir. Yine öyle burnumdan soluduğum bir gün, Özgür geldi yanıma, “Bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi. O kadar gerginim, yorgunum ve öfkeliyim ki döndüm, “Sevgiye ihtiyacım var” dedim. Açtı bu kollarını, biz birbirimize sarıldık ve yaklaşık bir 10 saniye her şeyden soyutlandık. Bu, eminim benim önümde yaşayacağım çok güzel bir hayatın en güzel 10 saniyesiydi. Ben bu adama sarıldım ya 10 saniye, biz böyle bir çıktık yukarıya, bir feraha erdik, yağmur, ilaçlar, polisler, gaz bombaları, hepsinden sıyrıldık, sadece o saf sevgi vardı. Ve benim yorgunluğum orada bitti. Ayrıldık ve şöyle dedim: “Tamam, eyvallah”.
Özgür K.: Sonra bu yayıldı revirde, herkes birbirine sarılmaya başladı. Dinlendirdiğini fark ettik. Ama bizim ilişkimizin şöyle bir şeyi oldu, bir gün bir arkadaş geldi bana “Yenge nerede abi?” dedi. “Ne yengesi lan?” dedim. “Var ya, Sinem abla” dedi. Nasıl bir enerji yayıyorsak, herkes bizi zaten sevgili sanıyormuş. Halbuki oturup baş başa konuşmamıştık bile.

Peki şu meşhur yeşil tişörte gelelim mi?

Özgür K.: Bu tişört benim değil. Gezi Parkı’na geldiğimde birinin bana verdiği, “Al giy” dediği tişört. Bu tişörtü giydim
ve hiç çıkartmadım son üç güne kadar. İnsanlar beni bununla tanıyorlardı, kalabalık içerisinde “Yeşilliyi bul” diyorlardı. Uğurlu olduğuna da
inanmaya başladım bir süre sonra, ölümlerden döndüm çünkü. Yağmurun ilk yağdığı gün, ben oradan oraya koşmaktan 30 parçayım, nasıl olduysa aklıma elektrik direkleri geldi, “Eyvah” dedim, “herkes ölecek burada” çünkü kablolar çıplak, herkes kömür olacak. O direğe nasıl çıktım, elektriği bilen bir adamım,
nasıl çarpılmadım o gün hâlâ bilmiyorum, ilahi güç diyorum. Direkt açık kablolardan birini tutup çektim, attım, enerjiyi kestim içerideki.
Nuray Ç.: O telleri kestikten sonra karşıma çıkıyor bu adam benim, sırılsıklam ıslanmış. “Sen intihar mı etmeye çalışıyorsun?” dedim, “Sırılsıklamsın, farkında değil misin? Çıkar onu çabuk”. Bu refleks, çıkardı, “Ver bana ben kuruturum” dedim. “Ama bu tişört benim için çok kıymetli” dedi...
Özgür K.: O tarihi bir andı işte.
“Bana güvenmeyi öğreneceksin” dedi gayet sert bir şekilde.
Nuray Ç.: Aradan günler geçti. O son baskın oldu, park boşaltıldı, biz ayrı yerlere düştük. Evde sığınmacılarımız var, ev basılacak, çıkmamız lazım, ben zıplıyorum yerimde, “Özgür gelmeden gitmem” diye. Neyse Özgür geldi...
Özgür K.: Orada bana bir telefon geldi, salon kalabalık, ben içeriye yürüdüm, karşıdaki odaya girdim, baktım karşımda bir sandalye, üzerinde yeşil tişört.

Hâlâ mı yok aklınızda birbirinize karşı bir şey?

Özgür K.: Bende bir tık vardı ya, “Hayatımın kadınını buldum” dedim içimden. Ona bir şey söylemedim ama. Yeşil tişörtü gördükten iki gün sonra beraber uyuduk.
Nuray Ç.: Beraber uyuduk derken, parktaki “Sevgiye ihtiyacım var” sarılması gibiydi, bir kadının bir erkeğe sarılması değildi. Ama uyandıktan sonra birbirimizin gözlerine baktık, “30 yıldır neredeydin ya? Çok bekledim ben seni, vazgeçmiştim beklemekten” dedik. Aynı cümleleri ettik ikimiz de. Çünkü bir insan bir insana bu kadar güvenli sarılabilirdi ve bir insan ancak bu kadar huzurlu hissedebilirdi.
20 Haziran’dı, 20 Temmuz’da da evleniyoruz. Siz bunu yazdığınızda evlenmiş olacağız.

“Şarkımız yok, sloganımız var”

Özel bir şarkınız var mı?

Özgür K.: Şarkımız değil ama bir sloganımız var. Çarşı’dan arkadaşlar yazıp verdiler, söyleyelim mi aşkım? “Al bakalım, al bakalım, kızımızı al bakalım. Yüzüğünü tak, nikahını kıy, mutlu mesut ol bakalım”.
Nuray Ç.: Çarşı o gün yanımızda olmalı bizim, bizi koruyan Çarşı, tedavi ettiğimiz, kafalarını diktiğimiz, sırtımızda taşıdığımız o insanlar bizim yanımızda olmalı. Nasıl paylaştıysak her şeyi, bunu da paylaşmak istiyoruz. Bizim çekirdek ailemiz onlar artık. Ben çok önemli bir an yaşadım; barikattayım, bir polis bana doğru ateş ediyor, hiç tanımadığım birisi beni tutuyor, kendini öne atıyor ve bombayı yiyor. Ondan sonra ben onu tedavi ediyorum ve dönüp diyorum ki “Ne yaptın sen?”. Ayağı kırıldı çünkü o çocuğun. Çocuk şu cevabı veriyor: “Abla bizden bir sürü var, sen bu cesaretle barikatın en önünde duruyorsun, sen bize lazımsın, daha çok kişiyi tedavi edeceksin”. Hiçbir roman, hiçbir film bu gerçekliği anlatamaz. Kim kimin önüne atlar, tanımadığı birinin?

Gezi’de tanıştılar, birlikte direndiler, âşık oldular ve...

“Çocuklarımızın adı Diren ve Gezi olacak”

Evlenme teklifi nasıl oldu?

Nuray Ç.: Üç gün sonra bana “Tamam ya, bulduk birbirimizi, niye evlenmiyoruz?” demeye başladı. İnanılmaz geliyor çünkü her şey o kadar güzel gidiyor ki, diyorsun ki “hayat aksiliklerle dolu”. Her zaman kıyılardan dönmüşsün, ikimiz de acılar çekmişiz, hep bir göç var, bir yer edinememişiz, yüzde yüz güven sağladığımız hiçbir insan girmemiş hayatımıza. “Sen ciddi misin?” dedim, arkadaşlarla Cihangir’de oturuyoruz, “Evet” dedi, “İyi, tamam o zaman evlenelim” dedim. Önce ailelere haber verdik, onların bunu kabullenmesini biraz bekledik, ortak özelliklerimizden biri de bu, evet, birbirimiz için aranıp da bulunamayan kıymetli birer elmasız biz ama her şey bir yana, ailelerimiz bir yana. Ailenin tek kızısın, “Parkta bir adamla tanıştım, evleneceğim” diyorsun, yetmiyormuş gibi bir ay içinde ve parkta evleniyorsun, düğün yapmıyorsun, isteme yapmıyorsun, kına gecesi yapmıyorsun. Bütün aile bu günü beklemiş ağlamak için.

“Biz de inanamıyoruz bazen yaşadıklarımıza”

Sizce acele bir karar değil mi bir ay içinde evlenmek?

Nuray Ç.: Biz ilk beraberliğimiz başladığında birbirini tanımayan ama bütün özellikleri birbiriyle örtüşen, birbirinin cümlelerini tamamlayan iki insandık. Anneme Özgür’le yaşadıklarımızı anlatıyorum, “Tesadüf” diyorum, “Yok artık, bu kadarı tesadüf olamaz“ diyor. Hakikaten tesadüf, benim bu adamla tanışmam, bizim birbirimize sarılmamız, bu yeşil tişört olayı, dünyaya bu kadar aynı pencereden bakmamız... Bizim yaptığımız şey bir çılgınlık değil, birbirimizi bulmakta o kadar geç kalmışız ki.
Özgür K.: Bir gün sete gittik, “Benim çok büyük bir hayalim var” dedim, beş yıl hedef koymuştum bunun için ve son 1 yılını yaşıyorum bunun. Ben hedefimi söylemeden Nuray hedefimin ne olduğunu bildi. Bir karavan olayım vardır benim ama hiç konuşmamıştık bunu.
Nuray Ç.: “Bir hayalim var” dedi, ben hemen “Karavanla dünyayı gezeceğiz değil mi?” dedim. Bu adam benim gibi bakıyor hayata, bunu görebiliyorsun, sözcüklerinden anlıyorsun.
Şöyle bir şey oldu, çok güzel araba kullanıyor
ve rallideki hareketleri çekiyor arabayla. Bir gün çekimden dönerken boş bir alan buldu ve dönecek yer olmadığı için o hareketi yaptı. Dönüp bana bakarken ruh hali şuydu:
“Acaba ne kadar korktu?” Ben şöyleydim
“Hadi bir daha yapalım”.
Özgür K.: Hep hayal ettiğim şeydi böyle bir kadın.
Nuray Ç.: Ruh ikizini bulma gibi bir şey, ben o lafları pek sevmiyorum ama biz birbirimizin dişisi ya da erkeğiymişiz. Biz de inanamıyoruz çoğu zaman yaşadıklarımıza. Birisi bir ay önce çıksa gelse bana dese ki “Türkiye’de böyle bir direniş olacak, bu direnişte bu kadar genç bir araya gelecek, sen gideceksin, hemşirelik yapacaksın, kafa dikeceksin” dese, “Sonra orada bir tane adam bulacaksın, senin hayallerinin adamı çıkacak bu, onun hayallerinin kadını çıkacaksın sen, sonra gideceksin Gezi’de evleneceksin”. “Ya, bi git” derdim, “nereye uçuyorsun sen?” Hayallerimizin gerçekleştiği noktadayız. Bir sürü şeye öfkeliyiz, düğünden sonra Mısır’a gitmek istiyoruz, ruhumuz orayı istiyor. Hayatın tabii gerçekleri de var, evet biz çalışmak zorundayız ama biz elele tutuştuktan sonra biz dünyaya nasıl aydınlık bakıyorsak, o kadar aydınlık bakışı olan insanlar bizim dünyamıza girer diye düşünüyoruz. Plansız bir hayat istiyoruz ikimiz de, bu çok güzel bir şey, yarını planlamadan yola çıkıyoruz. Mutlu olacağız gibi görünüyor ya çünkü birbirimize bakışlarımız hiç değişmedi, onu fark ettik, ne kadar sinirli olsak da... Tartıştığımız anda çok kızan kişi az kızana bağırıyor. “Sus”, el ele tutuşuyoruz, birbirimize sarılıyoruz, derin bir nefes alıyoruz, 10 dakika susuyoruz, geçiyor.

Nikahı kim kıyacak?

Nuray Ç.: Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal kıyacak. Sonra Mustafa Sarıgül de “Ben kıymak istiyorum” dedi.

Kaç çocuk istiyorsunuz?

Özgür K.: Üç.
Nuray Ç.: İlk çocuklarımız ikiz olacak diye hayal ediyoruz, adları Diren ve Gezi olsun istiyoruz. Sonra evet bir sürü çocuk istiyoruz aslında ve hepsini militan yetiştireceğiz, söz veriyoruz. Hepsi cesur, korkusuz, hakkını arayan bireyler olacak, anneleri ve babalarının aşkı nerede doğduysa oradan hayata devam edecekler. Hiçbirisi sinmiş, koyun gibi bir güruhun içinde olmayacaklar, bize bile asilik yapacaklar. Ve dünyayı gezecekler, eminim dünya barışı için de mücadele eder onlar. Onların dini, dili, ırkı olmayacak ya, onlar başka çocuklar olacaklar. Gezi’nin çocukları olacaklar.

“Bir insanın bir aydır her an elini tuttuğunuzu düşünün”

Özgür burada mı çalışacak artık?

Nuray Ç.: Evet, Bulgaristan’daki şirketi dondurdu bu kararı verdiği zaman. Ona bazı kanallardan iş teklifleri geliyor kamera kullanımı, habercilik geçmişi nedeniyle ama ikimizin de isteği, ne yapacaksak bir dakika bile ayrılmayalım. Biz o günden bugüne toplasanız tuvaletleri falan, ayrı durduğumuz dakikaların toplamı bir gün etmez. Hep yan yanayız ve “Of bir git artık” demedik hiç. Bir aydır bir insanın hep elini tuttuğunuzu düşünün.

Peki ne yapacaksınız?

Nuray Ç.: Bir sürü şey yapabilecek potansiyelimiz var, biz beraber olduktan sonra yaparız ya, tiyatroyu da yaparız, sinemayı da yaparız, kısa filmi de çekeriz, Mısır’a da gideriz. Öyle bir güç var ki. Oyunculuk yapmak için çıldırıyorum, oyunculuk yapmam için çıldırıyor, film çekmek için çıldırıyor, filmde oynamak için çıldırıyorum, ne güzel bulmuşuz birbirimizi. Film çekeceğiz, gezeceğiz, gezerken çekeceğiz, belki birbirimizin hayatını yazacağız, onu çekeceğiz, böyle devam edecek.

Şimdiden ilk kısa film senaryonuz hazırmış. Hikayesini anlatır mısınız?

Nuray Ç.: Divan Oteli’nde kurduğumuz revire bir adam geldi, artık nefes alamıyor, gözlerini açamıyor, bilinci yerinde değil, ölmek üzere. Düşünüyorsun o anda, önünde bir insan ölüyor, içerisi müthiş bir curcuna, yananlar, zehirlenenler, haykıranlar, ağlayanlar... Herkesi susturdum tek hamlede. Ve “Ben sadece beynine girebilirim bu adamın” dedim. Çünkü bu kadar yaralandıysa ve gaz aldıysa, bunun için ölüyorsa, direniş ruhuyla oradadır o. Kulağına eğildim ve fısıldadım, salon sessiz, “Her yer Taksim, her yer direniş”... Çocuk kıpırdanmaya başladı. Sonra sanki ben o 100-150 kişiye söz vermişim gibi herkes bir ağızdan usul usul “Her yer Taksim, her yer direniş” demeye başladı. Çocuk bayağı bayağı kendine gelmeye başladı ve belki 10 kez o insanlar sloganı tekrarladı, sonunda çocuk öksürüklerle kendine geldi ve yaşadı. O adam kim, adı ne bilmiyorum ama şuna eminim, ben o üniversiteyi okuduysam eğer, şimdiye kadar hiç işe yaramadıysa o üniversite, o gün işe yaradı.
Özgür K.: O adamı arıyoruz şu anda. Bir hikayemiz daha var, belki ikisini birleştireceğiz. Biz bir polis aldık revire. Boynunda travması vardı, muhtemelen taş gelmişti, soğutucu sıktık, bir ağrı kesici verdik, nefesi tıkanmıştı, müdahale ettik ve polislerin şefine teslim ettik, kılına zarar gelmeden. Oraya bıraktık ve gitti ilk iş ne yaptı biliyor musun? Kaskını taktı, arkadaşlarından gaz tabancasını istedi. Nasıl yani? On dakika önce baktık biz sana, bir şey olsa kan verirdik, hemen geçiyorsun öbür tarafa, gaz sıkıyorsun. Bunu bir psikologla konuşmak istiyorum gerçekten.

“Evimiz olmasın çadırımız var”

Gelinliğiniz var mı?

Nuray Ç.: Gelinliği Barbaros Şansal
tasarladı. Bir arkadaşımız yolda onunla karşılaştı, “İki tane çapulcu âşık var” diyor, “Bir hafta sonra düğünleri olacak, kızın gelinliği yok” dedi. “Ayıp ettiniz ben yaparım” dedi.
Özgür K.: Bu arada ufak bir detay, bizim paramız ve evimiz yok hâlâ. Böyle bir kaygımız da yok.
Nuray Ç.: Evet bu bizim mutluluğumuza engel değil. Hani insanlar bizim ülkemizde duygularını ailelerine açık etmezler.
Ben hayatımda ilk defa anneme “Anne, mutluluktan öleceğim ben galiba” dedim.
Özgür K.: Ben de “Ölmekten korkuyorum” dedim. Bu yaşta bunu yakalamışsınız, ölmek veya Nuray’ı kaybetmeyi düşünmek bile çok fena geliyor. Beraber parasız kaldık, sadece akbilimiz ve simit paramız var, “Yaşasın lan” dedik, “mutluyuz!”

“Barbaros Şansal çiçeklerden baret yaptı gelinliğim için”

Nuray Ç.: Hiç fakirlik edebiyatı yapacak durumda da değiliz. Barbaros Şansal kaç kişinin gelinliğini yapmış? Çiçeklerden baret yaptı bize. Leman Sam “Ben şarkı söylemek istiyorum” dedi. Nikah şekerlerini LGBT’den arkadaşlar tasarladı, davetiye için Bahadır Boysal karikatür çizdi. Bugün evlendirme dairesine gittik, Mustafa Sarıgül oradaymış, “Çocuklar neye ihtiyacınız var?” dedi, biz de dedik ki “Biz Gezi’de evleneceğiz, koşarak nikah kıyıp çıkacağız ama insanlar şarkı söylemek istiyor, acaba sizin otoparkta olur mu?” Tamam Ethem’i, Ali İsmail’i, Mustafa Sarı’yı anmak istiyoruz ama Gezi’den ne kadar cenaze çıksa da, bir de düğün çıkabileceğini, buradaki aşkın ve beraberliğin daimi olabileceğinin ispatını paylaşmak istiyoruz insanlarla. “Hemen sahne kuruyoruz çocuklar” dedi. Yani biz çok zenginiz, evimiz olmasın, çadırımız var.

Gezi’de tanıştılar, birlikte direndiler, âşık oldular ve...

Barbaros Şansal, Beşiktaş formasıyla son rötuşları yapıyor. Çarşı grubuna gönderme yapan damatlık bitmek üzere...

Gezi’de tanıştılar, birlikte direndiler, âşık oldular ve...

Gezi’den bir düğün çıktı

Nikaha bir gün kala Nuray ve Özgür ile birlikte ben de gelinlik provası için Gümüşsuyu’ndaydım. Adana’dan Nuray’ın annesi ve teyzeleri de gelmişti. Nuray ve Özgür’ün nasıl bir kıyafetle karşılaşacaklarına dair en ufak bir fikirleri yoktu. Gelinlikle birlikte damatlığı da hazırlayan Barbaros Şansal, Nuray’la prova odasına girdiğinde Özgür ardı arkası kesilmeyen telefonları cevaplıyordu. Bir süre sonra Nuray giyinme odasından seslendi: Özgür! Telefonu kapat! Bu, Özgür’ün Gezi günlerinden alışık olduğu ton, derhal itaat etti. Ve gelinimiz koşarak girdi içeri. Annesinin gözleri doldu hemen, Özgür “Ne kadar tatlı olmuşsun sen öyle!” diyebildi heyecanla. Kısa bir gelinlik, üzerinde yeşile dönen püsküller var, başında bir baret ve duvak, elinde plastik yeşil çiçekler. “Çünkü gerçek çiçekler yerinde güzel” diye açıklıyor bu tercihin nedenini Barbaros Şansal. Nuray yerinde duramıyor, bir boy koşuyor koridorda, sonra Özgür’ün kucağına atlıyor.