İstanbul’un kızları ne şeker

Dario Moreno’nun sesi bir dolduruyor salonu, o perdeye çizili derme çatma İstanbul silueti canlanıveriyor sanki. Martı sesleri de, deniz kokusu da tamamlanıyor, “İstanbul’un kızları bilsen ne şeker / İnsanı uzaklardan yanına çeker...”

Sonra üç tane ‘İstanbullu kız’ geliyor sahneye, üç kuşaktan göbek bağıyla bağlı üç kadın: Anneanne, anne, torun. Ayfer, Başak, Melis. Hepsi de birbirinden şeker sahiden.

İstanbul’un  kızları ne şeker

Melis şu an 35 yaşlarında, Ayfer desen 90’a gelmiş. Anlatılacak çok şey, susulmuş çok yıl var. 1950’lerden günümüze uzanan bir aile hikâyesi, bir kader döngüsü bu.

‘El âlem ne der?’

Anadan kıza aktarılan ayıp olur’larla, ‘el âlem ne der’lerle, öyle yapılmaz, öyle oturulmaz, öyle konuşulmaz’larla, bizim zamanımızda’larla geçip gitmiş iki koca ömür. Üçüncüsü de yarılanmış durumda, belki bu saatten sonra şansı olur, döngüyü kırmaya. Yoksa oyunda da izlediğimiz gibi, acı ama gerçek; ‘sizin zamanınız’dan ‘bizim zamanımız’a geçip duruyor aynı kodlar.

Daha önce Bahar Çuhadar da Hürriyet’te yazmıştı; ne kadar genelleme yapmayalım desek de, ülkemizde bir erkek yazar kadın karakter yazdı mı sası bir tat bırakıyor ağzımızda. En iyi ihtimalle karton oluyor, kötü ihtimalleri saymak istemem şimdi.

Ama bu kez karşımızda son derece çok boyutlu, her biri beraber bir ömür geçirmişçesine yakından izlenip incelikle yazılmış üç kadın var. Yazan da Murat Mahmutyazıcıoğlu.

Aynı zamanda yönetmenliğini de üstlendiği ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’, her yaştan kadına “Bir dakika, bu benim hikâyem, bu benim annem, teyzem, halam” dedirtecek kadar sahici, bir o kadar da duyarlı, komik, hüzünlü bir oyun.

Bir buçuk saat içerisinde İstanbul’un her devrinden köşeleri geziyor, kendinizi bir Ayfer’le birlikte Boğaz Köprüsü’nün açılışında, kâh Başak’la denize karşı kadeh tokuştururken buluyorsunuz. O hayırsız, vefasız ya da içlerine fenalık verecek kadar sıkıcı kocalarına bağladıkları hayatlarının kilidini kırıp bir havalansalar neler olacak diyorsunuz. O ikide bir tekrarladıkları “Diyemedim tabii”leri bir deseler nelerin değişeceğini hayal ediyorsunuz. İç seslerinde o kadar özgür, mutlu ve komikler ki... Diyebildikleri ve yaşayabildikleri ise maalesef çok iç burkucu.

Kendi kadar güzel ismiyle “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”, bir BAM Tiyatro yapımı. İsmini karakterlere de ismini veren üç kadın oyuncusundan alıyor: Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Ayfer Dönmez, Melis Öz. Üçünün o üç tabureden hiç kalkmadan metni nasıl dinamik bir şekilde aktardığını, birbirlerinin ağzından lafı alırken nasıl bir an aksamadıklarını, o üç ayrı hikâyeyi nasıl üç sesten konuşan tek bir kişi gibi anlattıklarını görmeniz lazım. Hani hep bir ağızdan es vermeden konuşulan ama herkesin de birbirini anladığı bir kadın sohbeti izler gibisiniz.

Boğaz’da sandalda

Her biri karakterlerinin çeşitli yaşlarını tek bir jest ya da mimikle değişerek canlandırıyor, asla “Biz şimdi hangi dönemdeyiz?” diye sordurmuyor. Üstelik zamanlar arasında atlayan bir anlatım tercih edildiği halde. Hele hele Ayfer Dönmez’in gencecik bir kız olarak kocasıyla Boğaz’da sandala binerken de, artık aklından geçenleri söze dökemeyen, huzurevinde gün sayan bir yaşlıyken de aynı inandırıcılığı yakalaması ayrı bir alkışı hak ediyor. Ne yaşlandırma makyajı, ne peruk, sadece bedeninin duruşu ve yüzündeki yorgunluk yetiyor.

Daha hareketli bir reji yapılamaz mıydı, yapılırdı kuşkusuz. Ama metnin bu aracısız şekilde seyirciye aktarımı bence daha etkili.

İstanbul’un bu en az kendisi kadar güzel kadınlarının hikayesini dinleyin mutlaka. Size de çok tanıdık gelecek. Döngünün bir yerine çomak soksa kardır.

Bir oyun, bir haber

Şehrin en üretken tiyatrolarından Oyun Atölyesi’nde bu hafta sonu “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi” oynanıyor. Uzun soluklu bir oyun, iki seneyi devirmek üzere. Fırtınalı bir gecede bir orman kulübesinde bir araya gelen iki kardeşin; Betty ile Bobby’nin geçmişin sayfalarını çevirdikçe ortaya çıkan aile sırlarıyla ve tabii birbirleriyle yüzleşmesini anlatıyor. Son derece zıt iki kardeş, oldum olası pek geçinememişler, yetişkin olduklarında da durum değişmiyor doğal olarak ve ortaya bir ‘öteki hikâye’ dökülüyor. İnsan ruhunun karanlık yanlarıyla meşgul olmayı seven Neil LaBute’un yazdığı oyunu Ali Altuğ sahneye koymuş; Ayça Bingöl ile Salih Bademci de kelimenin tam anlamıyla döktürüyorlar. Görmeyenlerin acele etmesi gerek.

Bu arada, Oyun Atölyesi’nden sezonun en heyecan verici haberlerinden biri geldi: Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”nın provaları başladı. Haluk Bilginer’in çevirisi, Hira Tekindor’un rejisiyle oynanacak oyunda Blanche’ı Zerrin Tekindor, Stanley’i Tansel Öngel, Stella’yı Zeynep Dinsel, Mitch’i İbrahim Selim oynuyor. Dört gözle bekliyoruz.