Kendine yalan söylemek

Bir radyo programı, bir adam, yüzünde son derece net bir ifade ve kararlı bir ses tonuyla kendi deyişiyle “hayatının en zor kararını” açıklıyor. Canlı yayındayız, karşısında kameralar da var ve bu adam Fransa’nın Çevre Bakanı Nicolas Hulot.

Sahip olduğu önemli pozisyonu terk etmeye, hükümetten ayrılmaya karar verdiğini söylüyor.

Bir gazetecinin şaşkınlığını gizleyemeyen sorusunu duyuyoruz o anda: “Ciddi misiniz?” Öyle ya, alışık olduğumuz düzene göre, koltuklar pek kendi isteğinle bırakılmak için değildir.

“Ciddiyim” diyor ve gazeteci geçmişinin de verdiği alışkanlıkla aslında ne zamandır kendisine sorulmasını beklediği soruları sıralamaya başlıyor: “Sera gazı emisyonlarını azaltmaya başladık mı? Cevap hayır. Zirai ilaçların kullanımını azaltmaya başladık mı? Cevap hayır. Doğal çeşitliliğin yok olmasını durdurmayı başarabildik mi? Cevap hayır. Toprak alanların betonlaşmasının önüne geçebildik mi? Cevap hayır”.

Bütün bunların sonucunda istifasının asıl sebebi geliyor: “Daha fazla kendime yalan söylemek istemiyorum”.

“Kabinedeki varlığımın bu konularda yol alınıyormuş gibi bir illüzyon yaratmasını istemiyorum” da diyor ama beni asıl çarpan kendine yalan söyleme kısmı oldu. Basit bir cümle ama bilmiyorum, bir politikacının ağzından duymak mı bana bu kadar etkileyici geldi. Ya da insanoğlunun kendisini kandırma maharetinin sınırları olmadığı için bu samimi itirafı önemli buldum belki.

Çok kolay çünkü, “Elimizden geleni yapıyoruz” demek sorulduğunda. Kimse de fazla bir şey demez, çalışıyor adam. Ama kendisi biliyor, oradaki varlığının bir amacı var ve eğer her şeyden önce kendisine verdiği sözleri tutamıyorsa gerisi yalan dolan.

‘Edep’te cinsiyet eşitliği

Bir süredir reklam panolarını boyama ve üzerine ‘edep’ yazma şeklinde tezahür eden bir performans sanatımız var, fark etmiş olmalısınız. Gördüğün bir fotoğrafın, bu bacakları görünen bir kadın olur, senin ölçülerine göre dekolte olur, saç olur, dudak olur, artık ne ise, ‘edepsiz’ olduğuna karar veriyorsun ve sprey boyayla onu kapatmaya karar veriyorsun. Görmesin kimse ki aklından seninkinden geçen ‘fesat’ düşünceler geçmesin diye. Ama yanına da ‘edep’ yazıyorsun ki rastgele karalandı sanılmasın, eyleminin mesajı doğru anlaşılsın.

Heykel de olabilir edepsiz bulduğun şey, o zaman mümkünse kırıyorsun, değilse söküp götürüyorsun, çeşitli yöntemleri var. Ama ortak özellikleri kadın olmaları.

Şimdi İzmit’te bir ilk yaşanmış: Anadolu Ateşi Dans Okulu’nun otobüs duraklarına asılan afişindeki erkek dansçı vücudunun -ki bu Anadolu Ateşi gösterilerinin tanıtım görseli aynı zamanda- üzeri siyahla boyanıp kendisi ‘edep’e davet edilmiş.

Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz ederken kastettiğimiz tam olarak bu değildi.

Herkes kendi ‘edep’iyle ilgilense halbuki, ahlakı başka yerlerde arasa, canlı ve cansız her şeye ‘o gözle’ bakmamayı denemekten başlasa mesela, şahane olmaz mı?