Düşünmeye çalıştıkça aklımı oynatacak gibi oluyorum. 25 bıçak darbesi. Beş yaşında bir bedene saplanan 25 bıçak! Beş yaş! 

Suriyeli Hacderviş ailesi üç yıl önce kaçıp gelmiş memleketimize. Çocuklarına savaştan uzak, güvende olabilecekleri bir hayat vermek için. Belki yoksul bir ama hiç değilse hayatta olacakları ve bir gelecek umudu barındıran bir seçenek sunmak için.

Mersin’in Erdemli ilçesine bağlı Kızkalesi’ne yerleşmişler. Ailenin en küçük çocuğu Muhammed su satıyor sokakta. O “Geldiler, ülkemizi mahvettiler, bizim olanaklarımızdan faydalanıp yan gelip yatıyorlar” dediğimiz insanların “faydalandığı olanaklar” bunlar yani. Yarı aç yarı tok, yetmezmiş gibi tekinsiz. Savaştan daha acımasız. Orada bile özellikle hedef alınıp tek tek öldürülmez çocuklar. Burada oluyor.

Beş yaşındaki Muhammed -defalarca tekrarlamak istiyorum yaşını, kâbus gibi kafamıza kazınsın diye- 18 Eylül akşamı dönmüyor eve. Dönemiyor. Ertesi gün bir iş yerinin duşakabininde bulunuyor bedeni. 25 kez bıçaklanmış olarak. Bir hayal etmeye çalışın; nasıl tehlikeli bir halle, nasıl bir kin, nefret, düşmanlık ve öfkeyle karşı karşıya olduğumuzu.

Savaştan kaçıp ülkemize sığınan Suriyelilere karşı davranış biçimimiz bizim insanlık karnemiz ve her gün bir daha bir daha sınıfta kalıyoruz. “Olabilecek en vahşi, en vicdansız, en ahlaksız şey bu, artık dahası yok” diyorsun, ısrarla yükseliyor o çıta. Beş yaşında bir çocuğa 25 kez bıçak saplayabiliyor. Ve biz çok da şaşırmıyoruz, yer yerinden oynamıyor, dünya batmıyor.

Diyeceksiniz ki “Anne karnında öldürülen, kundakta tecavüze uğrayan bebekler gördük, burada mı kopacak kıyamet?” Bir yerde kopmalı ama.

Hep beraber şikâyet edelim

Bir utanç hikâyesi de İstanbul Fatih’teki Narlıkapı Surp Hovhannes Kilisesi’nden. Kendilerine yabancı buldukları her durumda jet hızıyla tahrik olup tahrip etme özelliği taşıyan bir grup, pazar günü kilisede düzenlenen vaftiz töreninin ardından taşlar, sopalar ve “Siz Ermenilere ölüm!” nidalarıyla kiliseye saldırıyor. Yervant Özuzun’un Artı Gerçek’te aktardığına göre, surun üzerinde konuşlanan “bir grup çocuk” bunlar.

Kendilerinden farklı herkese düşman büyüttüğümüz, asırlardır burada yaşayan insanları kovma yetkisine sahip olduklarına vehmeden “çocuklarımızdan” bir grup. Kin ve nefret söylemiyle besleniyor, pimi çekilmiş bomba gibi dolaşıyorlar ortada. Kilise basıyor, sinagog yakıyor, mahalle, ev, dükkân taşlıyorlar. Hepsinin de bu ülkenin ‘sahibi’ olarak en doğal hakları olduğuna inanıyorlar. Çok korkutucu, görmüyor musunuz?

Yervant Özuzun hüzün dolu yazısını kemani Serkis Efendi’nin nihavent makamındaki şarkısıyla bitirmiş; “Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime / Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime”.

Hep beraber şikâyet etmemiz gerekiyor, bu ağlanacak halden. Olabildiğince sert ve yüksek sesle. İleride bugünlere bakıp daha da suçlu gibi titrememek için.