Âlem bu ve kral o...

Bu hafta dördüncü sinema filmi “Mucize” ile bir kez daha gündeme oturan Mahsun Kırmızıgül’ün hayatı kesin çizgilerle ayrılan üç bölümden oluşuyor. Tıpkı filmlerindeki gibi, bol karakterli, bol aksiyonlu ve değişimli bir hikaye onunki...

Âlem bu  ve kral o...

Yanık bir ses, şarkı söylerken kaşları ortada birleşen bıyıklı bir delikanlı ve garibanlığın kitabını yazmış sözler... Kah zengin arabalarına benzin dolduruyor, kah inşaattan koşup kurtardığı araba çarpan kızın ablası tarafından hor görülüyor... Kendisi hep saf, mert Anadolu delikanlısı... Gelgelelim Âlem kötü. “Köylü benem, garip benem/Âşık benem, mahsun benem” diye diye âlemin krallığına talip olan da yine o.

Belki Mahsun Kırmızıgül’ün şu an anılmak istediği görüntüler bunlar değil ama ne yapalım ki bu toplumun hafızasına düşen ilk kareler bunlar onunla ilgili. Bu şu anda gişe rekorları kıran dördüncü sinema filmine imza atmasına elbette engel değil ama hayatının en az üç bölümden oluştuğu gerçeğini değiştirmiyor. Tıpkı filmlerindeki gibi,
bol karakterli, bol aksiyonlu ve değişimli bir hikaye onunki... Kendi deyişiyle
10-0 yenik başlasa da sonu sahiden saltanata varan bir hikaye...

13 yaşında dayısının oğluyla evlendirilip 24’ünde üç oğulla dul kalan Faike Bazencir’in dördüncü çocuğu olarak Diyarbakır’da geldi dünyaya. Faike hanım 17 çocuklu Çerkez Bazencir’in dördüncü karısı olarak Bingöl’e gelin gitmiş, ama kısa sürede karnında çocuğuyla Diyarbakır’a geri dönmüştü. 1968’de “karpuz zamanı” doğan bebeğe Abdullah adı verilmiş, 6 yaşındayken onu nüfusuna alan babası ise Mahsun diye kaydettirmişti oğlunu.

Hem okuyup hem çalıştı

Kore mahallesi’nde, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Zazaların hep birlikte yaşadığı bir dostluk ortamında büyüdü. Annesiyle evde Zazaca konuşuyorlardı. Babası yoktu ama çok sevdiği abileri vardı. Hele Mahmut abisi, onu sinemaya götüren ilk kahramanıydı. İlk gördüğü film ise Yılmaz Güney’in “Umut”uydu. İlk büyük acısını da
elektrik direğine çıkarken çarpılıp ölen abisini kaybettiğinde yaşadı. Onun anısını oğluna ismini vererek yaşatacaktı.

Annesi kiremit ocağında çalışarak büyüttü çocuklarını. Beş yaşına kadar meme emdiğini, 17’sine kadar annesinin kollarında uyuduğunu sonradan vereceği röportajlardan öğrenecektik. “Tanrı’dan sonra diz çökeceğim tek varlık” dediği annesinin yüzünü ise “Yıkılmadım” şarkısının klibinde görecekti bütün Türkiye.

Her zaman hem okuyup hem çalışmıştı. Su, sigara, sakız sattı gerekince; çaycılık yaptı, kahveyi temizledi, okul kantininde gazoz, simit sattı. Okulda ilk söylediği “Tombul Tombul Memeler” türküsüyle müdürden azar işitti işitmesine ama öğretmenlerinden de övgüler aldı. İnşaat mühendisi olmayı düşünürken bu övgüler cesaretlendirdi onu. Art arda iki ses yarışmasına katılıp birinci oldu. Artık tescilli bir sesi, müzikle ilgili büyük hayalleri vardı.

Tuttuğunu koparan biriydi

Üç-beş kuruşunu bir araya getirip bir demo kayıt yaptı kendisine. Öz Diyarbakır seferine verdi, İstanbul’a yolladı kaseti. Sonradan “Kurtkapanı” diyeceği Unkapanı’na... Güneş Plak’ın sahibi Mustafa Güneş dinledi ve onu İstanbul’a çağırdı hemen. Kendisine umudu Batı’da aramasını öğütleyen annesinin hayır dualarıyla çıktı yola. Yıl 1984’tü.

Mustafa Güneş’e teslim etti kendisini ve 1985’te “Bu da Yeter” adlı ilk kasetini aldı eline. Güneş soyadını da değiştirmiş, “Mahsun Kırmızıgül” olmuştu “Abdullah Bazencir”. Çocuk şarkıcılar furyası sürüyordu, o da çocuk sayılırdı daha ama tutmadı kasetleri. Sefalet dolu yıllar ve sekiz tutmayan kaset birbirini izledi. Ama tuttuğunu koparan biriydi ve “Senden bir b.k olmaz” diyenlere de haddini bildirmek boynunun borcuydu.

Önce konservatuvara girdi. Hocası Belkıs Aran, en büyük destekçisi oldu İTÜ Devlet Konservatuvarı’ndaki öğrenciliği boyunca. Bu arada 1989’da Gölgem hanımla evlenmiş, oğlu Mahmut dünyaya gelmiş ve boşanmıştı. Hayatının zorluklarla dolu birinci bölümü, Unkapanı’nda Hilmi Topaloğlu ile karşılaşmasıyla sona eriyor, önünde yeni bir sayfa açılıyordu: Nihayet Türkiye’nin gariplerin sesi Mahsun Kırmızıgül’le tanışma vakti gelmişti.

Setler okulu oldu

Topaloğlu’yla yaptığı, 800 bin satan “Âlem Buysa”, arabeskin yeni kralının doğuşunu müjdeliyordu. Şarkılarında “İnsan Hakları”, “Kardeşlik Türküleri” ile ölümüne seven saf taşra delikanlısının temiz duyguları başa baş gidiyordu. Seda Sayan ile olan ilişkisi de bunun sağlaması gibiydi. Bir bayram programında meşhur “Seviyor musun? Bir daha söyle!” düetlerinin arasına

şu sözleri sıkıştırıyordu Kırmızıgül: “O büyük şehirlerin süslü kızı, ben uzak köylerin varoş çocuğu. Onun dudakları boyalı, elleri ojeli. Benim ayaklarım çatlak, ellerim nasırlı. Ben anlamam poptan, cazdan, operalardan. Ben anlarım halaydan, zeybekten, güzel insandan.”

Ama çok yakında poptan da, operadan da, filminin müziklerini yaptıracağı Prag Senfoni Orkestrası’ndan da çok iyi anladığının kabullenilip o gariban Mahsun’un unutulmasını bekleyecekti izleyiciden. Tıpkı bir yandan “Mertliğin enayisi, sevdamın delisiyim / Ben gariplerin sesi, taşralı birisiyim” gibi sözler yazarken kendisine kebapçı soran gazeteye “Bana kebap değil risotto sorun” dediği gibi...

1990’lardan 2000’lerin ortasına kadar olan döneme 1 milyondan fazla satan albümler, “Yıkılmadım Ayaktayım”lar, “Kızlar Kızlar Gelem mi?”ler, “Bebeğim Benim”ler, Maldiv’lerde, Seyşeller’de çekilen klipler, bir de pahalı bir bedel ödediği Prestij Müzik macerası sığdırdı. Kol kola “Kardeşlik Türküsü” söylediği Alişan ve Özcan Deniz gibi isimler ise artık kara listedeydi artık.

Sinema macerasına gidecek yol ise şarkılarıyla aynı adı taşıyan dizilerle başlamıştı. “Âlem Buysa”dan “Yıkılmadım”a her tutan şarkısı ekrana taşındı. Setler okulu olmuş, yönetmenlerle beraber vizörden baka baka olayı çözmüştü. Klipleri de ilk uygulama alanıydı.

Yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün doğuşu

Senaryosunu yazdığı “Beyaz Melek”i “Aşka Sürgün”ün yönetmeni Cemal Şan’ın çekmesini istemiş, kendisi meşgul olan Şan’dan “Sen çekersin” vizesini alınca da kameranın arkasına geçmişti. 2006, pop sound’lu son albümü “Dinle” ile müziğe belirsiz bir ara vererek rotasını sinemaya çeviren yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün doğum yılıydı.

Yıldız Kenter’den Erol Günaydın’a, Gazanfer Özcan’dan Nejat Uygur’a tam bir ustalar geçidi olan “Beyaz Melek”, huzurevinde geçen bir filmin gişe rekorları kırabileceğini gösteren bir “milat”tı. Senaryolarını topladığı kitabında, Türk sinemasının iki temel açmazı olduğuna karar vererek yola çıktığını yazacaktı: “Büyük oranda bütçesizlik, kısmen de cesaretsizlikten kaynaklanan ‘teknik döküntülük’ ile hemen bütün filmlere sinen ‘özünden utanma psikolojisi.” Onun derdi, “Kendi ülkesinin ‘sahici’ insanları ve ‘sahici’ sorunlarını merkeze oturtan teknoloji ve estetik boyutuyla alabildiğine ‘Batılı’ fakat anlattığı hikayelerle de son derece ‘yerel’ bir sinema dili kurmak”tı.

Nitekim içine ağalık düzeninden göç sorununa pek çok memleket meselesini sığdırdığı filmler çekmeye başladı. Bir ara kendisiyle ilgili “Yeni Yılmaz Güney” benzetmesi yapanlar bile oldu. “Beyaz Melek” filmini “Güneşi Gördüm” ve Haluk Bilginer’in can verdiği Hacı Gümüş karakterinin Fethullah Gülen’den esinlendiği söylentileriyle “New York’ta Beş Minare” izledi. Her ikisi de büyük bütçeli, hikayeleri yer yer tartışılsa da, teknik yeterliliği tartışılmaz filmlerdi.

Bugün kesin olan şey, ara sıra “Neden Mahsun’u sinemacı olarak görmüyorsunuz, Beyaz Türk değil
diye mi?” gibi birtakım yapay tartışmalar peydah olsa da Mahsun Kırmızıgül’ün sinemacı olarak pekala kabul gördüğü. İnternette eski klipleri olmasa sinemayla doğduğuna ikna olunacak neredeyse. Bu hafta gösterime giren son filmi “Mucize”nin gördüğü ilgi de bunu gösteriyor. Belli ki her dönem,
her mecrada Türkiyeli dinleyici ve izleyicinin nabzını yakalamayı beceriyor. Evet, 20 yıl önce çok doğru söylemiş: Âlem bu ve kral o.

“Türkiye’nin Spielberg’ü”

“Beyaz Melek”de “Güneşi Gördüm” de çok sayıda sinema yazarından övgü almıştı. Hatta Kerem Akça tarafından “Türkiye’nin Spielberg’ü” bile ilan edildi. Ancak bir sebepten önce festivallere sonra eleştirmenlere küsen Mahsun Kırmızıgül ve yapımcısı Murat Tokat, “New Yok’ta Beş Minare” zamanında “SİYAD ödüllerinden çekiyoruz filmimizi” gibi bir açıklama yapmışlardı. O gün bugündür de filmlerini basın gösterimiyle sinema yazarlarına izlettirmiyorlar. Dolayısıyla birkaç isim dışında çok fazla Mahsun Kırmızıgül filmi eleştirisi yazan olmuyor. Ama mesela Atilla Dorsay “Mucize”yi çok beğendiğini yazdı, Kerem Akça da Spielberg benzetmesinde kararlı.

Beyaz atlı prensesi gelmedi

Uzun süredir pek röportaj vermeyen Mahsun Kırmızıgül, ilk yıllarında Nuriye Akman’a özellikle kadınlara dair ilginç açıklamalarda bulunmuştu. Annesi ona “Televizyonlardaki, sahnelerdeki kadınlardan uzak dur” demişti ama o bu sözü tutamamıştı. Çünkü hep kadınlar onun peşinden koşuyordu: “Yaşadığım iki aşk da hayatıma zoraki girdi. Onlar beni baştan çıkardı ben değil. (...) Sanatçı kolay kolay evlenemez. Sanatçı sanatıyla evlenir. Günün birinde beyaz atlı prensesim gelirse ona da yok diyemeyeceğim. Bu kaderdir.”