Sabahattin Ali’ye borçlu değil miyiz?

Babası öldürülmüş bir çocuksunuz, bir kız çocuğu. En son on bir yaşınızdayken “baba” demişsiniz, sonrası koca bir kayıp hissi. Ona ait olduğu iddia edilen kayıp bir cesetten başka hiçbir şey yok elinizde. Ne bir defin belgesi, ne bir mezar. Ne de babayla geçirilmiş mutlu bir büyüme hikâyesi.

Bir tek şey var ama o babanın kısacık ömrüne sığdırdığı eserler. Döne döne okuyup belki yazan genç adamla ilgili ipuçları aradığınız kitaplar. Babanızın 1948’deki kayboluşundan 1965’e kadar yasaklı olduğu için yayımlanamayan kitaplar.

Hep derler, Filiz Ali çok titizdir babası Sabahattin Ali’nin eserleriyle ilgili diye. Siz olsanız olmaz mısınız? Babanızın sır olup uçtuğu, cinayetinin aydınlatılmadığı bu hoyrat coğrafyaya gönül rahatlığıyla teslim eder misiniz sizin için dünyalar kadar kıymetli hatırayı?

Pek de yazarlarının kadrini kıymetini bilmesiyle ünlü olmayan memleketimizde bir mucizedir, Sabahattin Ali kitaplarının çok satanlar listesinin zirvesine çıkması. Belki diyorum, kalbi bir yanıyla hep yaralı kalmış bir kız çocuğuna teselli armağanıdır. Şimdi 1 Ocak itibarıyla, Sabahattin Ali’nin “kayboluşunun” 70. yılı dolduğu için, Uluslararası Bern Sözleşmesi gereği eserlerinin üzerindeki telif hakları kalktı. Dolayısıyla, bugüne kadar Yapı Kredi Yayınları’nın bastığı Sabahattin Ali kitaplarını isteyen her yayınevi yayımlayabilecek.

Sabahattin Ali’ye borçlu değil miyizOrtalığı “Kürk Mantolu Madonna”lar, “İçimizdeki Şeytan”lar, “Sırça Köşk”ler, “Kuyucaklı Yusuf”lar sarmaya başladı bile. Doğan Kitap’tan Everest’e, Ayrıntı’dan Can Yayınları’na, Destek Yayınları’ndan Puslu Yayıncılık’a, Altın Kitaplar’dan Epsilon’a muhtelif etiketler altında Sabahattin Ali kitapları bulabileceğiz artık.

Bunun okur için nasıl bir müjde niteliği taşıdığını bilmiyorum, sonuçta biz zaten yazarın kitaplarını bulabiliyorduk, biraz daha ucuza alabileceğiz telif ücreti ödemedikleri için tahminen, o kadar.

Ama Filiz Ali’nin yayınevlerini saran bu “bayram havası”ndan hoşlanmamasını anlamak zor değil. Babasının 1948’de öldürüldüğü “varsayılıyor”, annesine veraset ilamı 1957’de verilmiş, kitaplar zaten 1965’e kadar yayımlanamamış. Ortada neredeyse yirmi yıllık bir kayıp var.

İşin maddi yönü bir yana, kitap kapaklarından yana bile dertli. Artı Gerçek’te Seran Vreskala’ya verdiği röportajda “Eseriyle ilgili bir oyun ya da film yapılıyorsa o hikâyenin doğru anlatılması açısından mutlaka kontrol etmek istedim, çünkü öyle bir hakkım vardı ama o hak elimden alındı, beni üzen de bu” diyor, “Çünkü benim babama gösterdiğim saygıyı, özeni bir başkası göstermeyebilir. Nitekim göstermiyorlar da”.

Ortada son derece anlaşılır bir üzüntü, ayrıca da kayıp yirmi yıldan doğan bir haksızlık olduğu açık. Bu noktada yayınevlerinin yapabileceği bir şey var aslında. Önce tabii nezaket gereği kapak tasarımlarıyla ilgili Filiz Ali ile fikir teatisinde bulunmak şık olabilir. Ama daha önemlisi, neden bir Sabahattin Ali Vakfı kurulmasın ve kitap gelirlerinden bir kısmı oraya aktarılmasın? Madem bu kadar düşkünüz Sabahattin Ali’nin kitaplarına, ailesiyle iş birliği yaparak onun adını yaşatmak harika olmaz mı? Bunu ona borçlu değil miyiz?