HABER ÜZERİNDEN KIŞKIRTICILIK

Siyaset günlük politikalar üzerinden sertleşebilir; hikâyeler uydurabilir, olası durumu abartabilir, birbirlerini karalayabilir ama siyasetteki bu gerilimi; toplumu kutuplaştırarak, insanları birbirinden ayırarak tırmandıramazsınız. Bunu yapmaya başladığınız an tetiği çektiğiniz andır; işte o zaman yakın tarihimizin karanlıkta kalmış kanlı olayları yeniden “benzer” şekillerde karşımıza çıkar; Kahramanmaraş katliamı çıkar, Hrant Dink cinayeti çıkar. Sokaktaki insanı kışkırtmak bütün bunları benzerlerini yeniden yaşamanız demektir. Böyle bir kutuplaşma hepimize zarar verecektir. Demokrasiyi gerçekten istiyorsak, gerginlik ve kamplaşmalarla bunun gerçekleşmeyeceğini bilmemiz gerekir.

Kabataş olayı
Altan Sakin adlı okurumuz diyor ki; “Kabataş’ta türbanlı bir kadına yapıldığı iddia edilen saldırının gerçek olmadığı ortaya çıktı siz neden bunu görmüyorsunuz.”
Milliyet’in söz konusu haberi iki kez birinci sayfadan gördüğünü önümdeki gazeteleri okuyarak kendisine aktarmak isteyince sözümü kesiyor; “Ama küçük görmüşsünüz” diyor.
Birinci sayfadan iki kez görülen bir haberi, bazen okurun “görmemesi”, ya da görüp de yok sayması, olayı aslında “en iyi” şekilde verdiğinizin bir göstergesi de sayılabilir. Kutuplaşmayı artıracak, gerilimi tırmandıracak bir olayı, her an sokağa fırlamaya hazır olan bir kitleye tahrik etmeden, kamplaşmaya hizmet etmeden veriyorsanız işinizi doğru yapıyorsunuz demektir... Üstelik “Muhteşem Yüzyıl” adlı bir diziye konu olan Kanuni Sultan Süleyman için “halkı kin ve nefrete sürüklediği” iddiasıyla suç duyurusunda bulunacak kadar “vahim” bir hale gelmişken...
Dolayısıyla başörtülü kadına saldırıldığını iddia eden ama görüntüleri yayımlamayan siyasi iktidara karşı tutumunuz neyse, saldırıyı yalanlayan bazı görüntüleri yayımlayan muhalefete karşı tutumunuz aynı olmak zorunda...
***
Türkiye’de birçok etnik topluluk, inanç ve düşünce topluluğundan olmak “öteki” olmak demek... Peki, “öteki” tam olarak kimdir ve medyayla nasıl bir ilişkisi vardır?
Basında nefret söylemi ve nefret suçları üzerine çalışan Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ile Doç. Dr. Savaş Çoban birlikte derledikleri “Azınlık, Ötekiler ve Medya” adlı kitapta bu soruya yanıt arıyor.
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İnceoğlu’na göre; toplumsal anlamda söylemsel ve fiili saldırılara hedef olan gruplar yalnız baskı altında tutulmakla kalmayıp, süreklilik içerisinde ideolojik bir şiddete de maruz kalıyor. Basın linç kampanyaları, tetikçilik, kara propaganda, dezenformasyon, mizenformasyonla bu duruma katkı sağlamakta...
***
Birine ötekinin hakkını sormak, demokratik kitle örgütlenmelerinin demokrasimize katkı sağlayıp sağlamadığını anlamak için benzer bir çalışmayı önümüzdeki günlerde Milliyet Gazetesi’nde okurlarımızla paylaşacağız... Bu akademik bir saha çalışması değil ve ben size sadece bir “resim” sunabilirim: Ancak bu öyle bir resim ki; Türkiye’de her mağdur “öteki” değil, ama her ötekinin bir ‘mağduriyeti’ var. Bazen “öteki” olmayı imtiyazlı bir kimlik gibi kullananlar var. Her “öteki” muamelesi görenin de aslında kendi içinde ötekileştirdikleri var. “Öteki”nin hak ve hukukunu korumak amacıyla yapılan örgütlenmelerin yanı sıra, bir yere ait olma ve sisteme karşı kendini korumak amacıyla örgütlenen de...

Kafalar karışık
Dolayısıyla sadece devletin değil, hemen herkesin “demokrasi” konusunda kafası hayli karışık. Kendilerini hem “kurumsal” hem de “özel” alanda baskı ve tehdit altında hissedenlere karşı “ötekiler” giderek çoğalıyor. Buna karşı; sivil örgütlenmelerinin insan hakları sorunlarına çözüm önerileri, imza kampanyaları, bildirileri, panelleri, yürüyüşleri de...
Demokratikleşme yolunda bütün bu gelişmelerden bir sonuç almak mümkün mü? Yoksa kamuoyunda bezginlik yaratan bir direniş silsilesi halini mi geldiler? Bilmiyoruz ama siyasetteki gerginliğe rağmen farklı kesimlerdeki ortak düşünce şu ki; bu coğrafyada farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşayabiliriz... Yeniden “Biz” olabiliriz...