Bikiniyle objektiflere yakalanmak!

18 Ağustos 2019

Yakalanmak; birinin sizi güç duruma düşürecek bir şeyi, bir olayı, bir durumu, bir suçu ortaya çıkartması demektir. Dolayısıyla “Bikiniyle yakaladık” sorunlu bir haber dili ve kabul edilemez bir yaklaşımdır

Bodrum, Çeşme, Alaçatı gibi tatil beldelerinde “Bikinisiyle yakalandı” başlıklı haberlere konu olmayan ünlü, oyuncu, sanatçı neredeyse kalmadı. Sadece Google’da bu ifadenin geçtiği 20 binin üzerinde haber var. “Seda Sayan ile Hülya Avşar bikiniyle yakalandı. İrem Derici bikinili yakalandı. Bengü yıllar sonra bikinili yakalandı. İrem Sak bikinili yakalandığını görünce kabine saklandı. Son olarak Tanyeli denize girerken görüntülenince haliyle ‘O da bikiniyle yakalandı’…” Buna karşın; Yılmaz Erdoğan, Kıvanç Tatlıtuğ ya da Kenan İmirzalıoğlu gibi ünlülerin mayoyla yakalandıklarına dair bir haber yok.

Yakalanmak; birinin sizi güç duruma düşürecek bir şeyi, bir olayı, bir durumu, bir suçu ortaya çıkartması demektir. Dolayısıyla “Bikiniyle yakaladık” sorunlu bir haber dili ve kabul edilemez bir yaklaşımdır. Bu dili nasıl okumak gerekir? Böyle bir başlıkla mesela “Bikini kadın bedeninin sergilemesinin uygunsuz bir aracıdır” mı demek istiyoruz. Peki bu insanlar bikiniyle nerede yakalanıyorlar? Plajda, yatta, teknede ya da havuzda….

Magazin ve popüler kültür

Magazine konu olan şahsiyetlerin “ünlü” olması, haberin nitelik açısından ne ifade ettiğinin önemini ortaya koymuyor olabilir. Ya da bir ünlüyü bikinisiyle yakalamak basit bir konu gibi görünüyor olabilir. Oysa magazin basınının topluma egemen olan kültürü kitlelere empoze eden popüler kültüre ciddi katkı sağladığını, kitlesel algıyı her defasında yeniden yaratan olması açısından da oldukça önemli bir işlevi olduğunu biliyoruz. 

Amerikalı sosyolog Charles Wright Mills’in ifadesiyle bireylere yeni bir öz kişilik verildiğini ve onlara ne olmaları, nasıl olmaları gerektiğinin telkin edildiğini, bireyin gerçek kişiliği bu yeni öz kişiliğe denk düşmese bile, bireyin rahatlamasını sağlayan bir kaçış yolu olduğunu görüyoruz.  

Dolayısıyla bu tür haberlerdeki sorun; ünlülerin her defasında bikinileriyle o pozları verirken toplum tarafından “ayıplanmış olma” olasılığına karşı ‘yakalandılar’ mazeretinin arkasına sığınmaları. Bunun yansımalarını sosyal medyada bikinisinin ucunu gösterip, göğüs hizasından paylaşılan fotoğraflarda görebiliyoruz. Popüler kültürün telkinlerinin bir tezahürü olarak.    

Kadın bedenini objeleştirmek

Yazının devamı...

Cinayet haberlerinin görünmeyen yüzü

11 Ağustos 2019

Türkiye’de yüzde 85’i ruhsatsız olmak üzere en az 25 milyon silah var. 2015 yılında gerçekleşen 2 bin 175 silahlı olay, geçtiğimiz yıl 3 bin 679’a yükseldi

Türkiye’de şiddet üzerine çok sayıda araştırma ve istatistik mevcut. Hemen her raporda önce bir durum tespiti yapılır: Şiddete uğrayanlar, şiddete başvuranlar, ölümle sonuçlanan olaylar, yıllara göre sürekli artış gösteren rakamlar, karşılaştırmalar ve nedenler üzerinde durulur. Pek çok sorunun yanıtını bu araştırmalarda bulmak mümkün olduğu gibi, her raporun sonunda yer alan çözüm önerileri de dikkate değerdir. Raporlara göre; cinayetlerin çoğu silahla işleniyor. Dolayısıyla çözüm önerilerinden biri genellikle silahsızlanma üzerine.

Ancak gerek medya gerekse ilgili kurumlar çözüm önerilerini dikkate almıyor olmalı ki şiddet hızını kesmiyor. Öyle ki hemen her gün medyada en az üç cinayet haberinden ikisinin silahla işlendiğini okumak ya da görmek mümkün.

Bundan beş yıl önce yapılan bir araştırmada bireysel silahlanmada ilk sırayı mesleği gereği risk alanlar, ikinci sırayı bireysel korunma, üçüncü sırayı yeterli gerekçe göstermeden “evde bulunsun” isteğiyle silah edinenler oluşturdu. Medya silah taşımayı gerekli kılacak bu riskli mesleklerin ne olduğunu araştırmadı bile. Erkeklerin kimden “korunmak” istediğini de. Sonuçta bireysel korunma diye alınan silahların namlusu ya çocuklara ya da kadınlara çevrildi. 

Milliyet Gazetesi geçtiğimiz hafta Umut Vakfı’nın Türkiye’deki silahla şiddet olaylarını incelediği bir rapora dikkat çekti. Rapora göre Türkiye’de yüzde 85’i ruhsatsız olmak üzere en az 25 milyon silah var. 2015 yılında gerçekleşen 2 bin 175 silahlı olay, geçtiğimiz yıl 3 bin 679’a yükseldi.

2018 yılında en çok silahlı şiddet olayı Marmara bölgesinde yaşandı. 2015 yılından bu yana Marmara’da silahlı şiddet olayları yüzde 88 arttı. 2018’de bin 32 silahlı şiddet olayının basına yansıdığı Marmara Bölgesi’ni, 646 olayla Orta Anadolu, 503 olayla Akdeniz, 483 olayla Karadeniz, 442 olayla Ege, 357 olayla Güney Doğu Anadolu ve 216 olayla Doğu Anadolu izledi. Bireysel silahlı şiddet olaylarının en çok artış gösterdiği bölge ise Orta Anadolu Bölgesi. Orta Anadolu’da 2015’te 283 olay 2018’de yüzde 128 artışla 646’ya yükseldi.

2018’de meydana gelen 3 bin 679 şiddet olayında tüfek, tabanca ve kesici aletlerin kullanıldığı 2 bin 279 cinayet işlendi. 3 bin 762 kişi ise yaralandı. Ateşli ve kesici aletle işlenen cinayetlerin bin 478’inde tüfek, bin 429’unda tabanca, 772’sinde ise kesici aletler kullanıldı.

Türkiye genelinde geçen yıl en çok suçun işlendiği il bin 32 olay ile İstanbul oldu. 2017’de 351 olayın basına yansıdığı İstanbul’da, 2018’de da toplam 472 silahlı olay gerçekleşti. İstanbul’daki silahlı olaylardaki artış 2017’de yüzde 42, 2018’de ise yüzde 34 olarak gerçekleşti.

Yazının devamı...

Ücret tarifeli haber

4 Ağustos 2019

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) “gazetecilik mesleğinin saygınlığına gölge düşüren davranışlara karşı tüm gazetecilere mücadele etme” çağrısında bulundu

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) bünyesinde yayınlanan Journo internet sitesi, bir halkla ilişkiler şirketinin “para karşılığı haber/röportaj” yaptırdığını, şirketin hazırladığı fiyat listesine de yer vererek yayımladı.

Yani siz şirkete gidiyorsunuz. “Benim haberim çıksın” diyorsunuz, para ödüyorsunuz. Şirket de çıkacağı yönünde size garanti veriyor. Şirketin listesinde 900’un üzerinde internet haber sitesi yer almakta. Ancak kamuoyuna açıklanan sadece 20 haber sitesi. Sorun şu ki; Journo suçlamaya konu olan bilginin kaynağını gizledi. Haber yayımlanmadan önce suçlamalara hedef olan haber sitelerinin yetkililerinden görüş almadı. Haber yayımlandıktan sonra ise sadece dört haber sitesi bu olaya adlarının karıştırılmasına şiddetle karşı çıktı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti de (TGC) “gazetecilik mesleğinin saygınlığına gölge düşüren bu tür davranışlara karşı tüm gazetecilere mücadele etme” çağrısında bulundu ve dedi ki; “Bu olay gazetecilik mesleğinin ülkemizde nasıl icra edildiği ve geleceği konusunda derin kaygılar yaratmıştır. Bu kaygıların nedeni, yalnızca bir halkla ilişkiler (PR) şirketinin medya organlarına para karşılığı haber yaptırma konusunda ücret tarifesi düzenleyecek kadar cüreti nereden bulduğu değildir. Aynı zamanda söz konusu haberin okura sunuluşunda gazetecilik mesleğinin en temel ve evrensel ilkelerinin göz ardı edilmesidir.”

Meslek ilkelerini ezbere bilen bir gazeteci olarak diyebilirim ki; kelimelerin anlamını ve önemini yitirdiği bir çağdayız... İşaret diliyle anlaştığımız bir çağ... Dolayısıyla her meslekte olduğu gibi bu meslekte de gazeteciliğin etik kurallarına uymayan pek çok kişi bulmak mümkün. Bu ciddi bir sorundur. Ama beni asıl kaygılandıran bu cüreti nereden buldukları. 

Hangi nedenle başvuruyorlar?

Joseph Pulitzer “Ahlaki değerlerden yoksun, çıkar peşinde demagog bir basın, zaman içinde kendisi gibi bir halk yaratır” der.

Türkiye’de bir gazeteciye haberini yapması için para teklif edilmesi yeni bir olay değildir. Bu cahilane cürete meslek hayatım boyunca defalarca maruz kaldım. Oysa bu mesleğin kuralları bellidir. Bir gazeteci, “Bir bilginin, haberin yayını ya da yayınlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi menfaat sağlayamaz” der. Gazeteci, konumu ne olursa olsun haber kaynağı olarak kişi ve kurumlarla iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek yürütmek zorundadır.

Bu tür kuralların içi boşaltılıp mesleği reklamcılık, halkla ilişkiler ya da ilan - reklam kaynaklarından maddi çıkar sağlama noktasına indirgeyen bir gazeteci sadece kendisine olan özsaygısını (tabi varsa) yitirmiş olmuyor, bunu yaparak kamuoyunun gözünde bu mesleğin bizzat kendisini de itibarsız, haysiyetsiz bir konuma sokmuş oluyor

Yazının devamı...

Gazeteciliğin yol haritası

28 Temmuz 2019

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Türkiye Basın Gazetecileri Birliği (TGS) Basın Akademisi’nin ortaklaşa hazırladığı rapora göre Türkiye’nin gelecek nesil gazetecilerini eğitmek ve motive etmek için sponsorlu uluslararası staj programlarına yönelmesi gerekiyor

Gazetecilik uygulamalarını editör, gazeteci ve medya yöneticisi bağlamında geliştirmeyi amaçlayan Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Türkiye Basın Gazetecileri Birliği (TGS) Basın Akademisi Türkiye’de kaliteli gazeteciliğin geleceği hakkında bir rapor hazırladı. Gazetecileri daha hızlı bir çağa hazırlamak için. IPI Türkiye Milli Komitesi tarafından yürütülen çalışma gazetecilik öğrencileri, yerel gazeteciler, yayıncılar ve akademisyenler ile yapılan görüşmeye dayandırıldı.

Türkiye’deki gazetecilerin ve medya kuruluşlarının karşılaştığı sorunları belirledikten sonra, IPI’nin Türkiye’de kaliteli gazeteciliği güçlendirmeyi amaçlayan çalışması, tasarım düşünce metodolojisi üzerine atölye çalışmalarıyla sürdürülecek.

20 sayfalık raporda, Türkçe, Arapça ve Kürtçe gazetecilik eğitimi için açık bir müfredat oluşturulması, yaratıcı kafeler ve gazetecilik deneyim merkezlerinin açılması, güvenilir haber kuruluşları ve muhabirleri haritalamak, hızlandırıcı girişimlerini sağlamak ve öğrencilere sponsorlu uluslararası staj programlarını sağlamak amaçlar arasında.

1950 yılında Columbia Üniversitesi’nde kurulan IPI, bugün yaklaşık 100 ülkede üyelere sahip. Üstelik yönetimin de Türk gazeteciler arasında Abdi İpekçi ve Ahmet Emin Yalman ve halen Kadri Gürsel var. Tam bu nedenle Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye’nin yerel gazetecileri ve gazetecilik öğrencilerinin durumuna odaklanan bu yeni bir saha çalışması meslektaşlarım için önem arz ediyor.

67 gazetecilik öğrencisiyle röportajlar

Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinden 67 gazetecilik öğrencisi ile yapılan röportajlar da üzerinde düşünülmesi gereken bir duruma işaret etmekte. Gazetecilik öğrencileri, gazetecilik için “modası geçmiş” bir üniversite eğitim modelinin yanı sıra eğitim için medyanın kendilerine yeterli fırsatlar sunmamasından şikâyet ettiler. Sansür, eski gazetecilik müfredatı ve beceriye dayalı staj eksikliği sorunların başında yer alıyor. Bazı vakalar vatandaş gazeteciliğinin yerel düzeyde bile ayakta kaldığını gösteriyor. Ancak, Türkiye’nin medya ekosisteminin daha serbest bir dönem geldiğinde kaliteli gazetecilik sağlamaya hazır olduğundan emin olmak yeterli değildir. Bu nedenle, onlarca görüşme ve atölye çalışmasına dayanarak, çalışma bir dizi öneride bulunuyor. Bunlar şunları içerir: Türkçe, Kürtçe ve Arapça gazetecilik üzerine açık bir müfredat ve büyük bir açık çevrimiçi kurs (MOOC) oluşturmak;

Türkiye genelindeki yerel topluluklarda Yeni Medya okuryazarlığını teşvik etmek için topluluğa dayalı “Yaratıcı Kafeler” ve “Gazetecilik Deneyim Merkezleri” açılması; Türkiye’deki güvenilir haber kuruluşlarını ve yerel muhabirleri, ülke çapında “hazırlıksız haber odaları” oluşturmanın ilk adımı olarak göstermek; Türkiye’deki erken dönem gazetecilik girişimlerini desteklemek için inkübatör ve hızlandırıcı programlar sağlamak; ve Türkiye’nin gelecek nesil gazetecilerini eğitmek ve motive etmek için sponsorlu bir uluslararası staj programı ve yeni bir gazetecilik ödülü vermek.

Yazının devamı...

İngiltere’yi “Entelektüel Irkçılık” sarsıyor

14 Temmuz 2019

The Guardian ve Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu ırkçılık üzerine iki ayrı araştırma yaptı. Bazı üniversiteler sorunun çözülmesine karşı “direnç” gösteriyor. 131 üniversitede ırkçılıkla ilgili 996 resmi şikâyette bulunuldu. Akademisyen ve siyasetçiler üniversitelerin ırkçılık salgınını” önleyememesini kınadı.

İngiltere geçen yıl üniversitelerde ırkçılık ile ilgili bir araştırma başlattı. “Beyaz olmayan” öğrenci, öğretmen ve akademisyenlerin “beyaz olanlara” kıyasla daha fazla ırkçı saldırılarla karşılaştığına ilişkin rapor İngiltere’deki üniversitelerde ırkçı saldırıların yüzde 60 oranında arttığını ortaya koydu. İki yıl önce yetkili makamlara 129 ırkçı olay veya saldırının bildirildiği kaydedildi.

İngiltere medyası üniversitelerdeki ırkçı saldırılara ilişkin araştırmaların peşini bırakmadı. Guardian geçtiğimiz günlerde 131 üniversitede ırkçılığı soruşturdu. Bu araştırmada üniversite öğrencileri ve personelin son beş yılda en az 996 resmi ırkçılık şikâyeti yaptığını ortaya koydu. 78 öğrenci okuldan atıldı. 51 personel işten çıkarılma ve istifaya zorlandı.

Guardian ve İngiliz Parlamentosu bünyesinde Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu tarafından üniversitelerde soruşturulmayan yüzlerce vaka iki ayrı soruşturmanın konusu oldu. Medya, akademisyen ve politikacılar İngiltere’deki üniversiteleri ırkçılıkla mücadelede başarısız oldukları için kınadılar.

Örneğin London School of Economics’te sosyoloji profesörü olan Suki Ali “İngiliz üniversitelerinde ırkçılığa karşı çıkma konusunda kesin bir direnç var” dedi. Guardian, sadece 2014 - 2015 akademik yılda öğrencilerin aleyhinde 461, üniversite personeli aleyhinde 535 şikâyet olduğunu tespit etti. Personel aleyhine yapılan şikayetlerin yaklaşık yarısı akademisyenler aleyhine.

En çok resmi şikâyeti kaydeden üniversiteler ise 72 şikâyetle Cambridge, 39 şikâyetle Cardiff, 39 şikâyetle Oxford, 36 Bedfordshire, 21 şikâyet Londra Üniversitesi… Şikâyete konu olan üniversitelerin listesi böyle uzuyor. The Guardian, ankete katılan üniversitelerin dörtte birinden fazlasında, merkezi ırkçılık şikâyeti kayıtlarının bulunmadığını da tespit etti. Rapora göre bazı üniversiteler ırkçı olayları özel olarak kaydetmedi. Bazı üniversiteler son birkaç yıl içinde yalnızca ırkçı olayları kaydetti. Bazıları da sadece çalışanlara veya öğrencilere karşı ırkçı olayları kaydetti. Üniversitelerin büyük çoğunluğu gayrı resmi şikayetleri hiç kaydetmedi. Yarısından fazlası ise antisemitizm ve İslamofobiyi ırkçılık olarak görmedi.

AİHM’de son dört yıl içinde Guardian ile benzer sayıda resmi şikâyette bulunuldu. 1.600 öğrenci üniversitelerdeki ırkçı olaylara dair kanıt çağrısına yanıt verdi. Bu, şimdiye kadar bu konuda yapılan soruşturmalara verilen en büyük yanıt. Buna karşın ırksal tacize maruz kalan ve resmi şikâyette bulunmayan çok sayıda insan olduğu da düşünülüyor. Guardian, Cambridge Üniversitesi’nin ırkçılıktan uzak bir kültür yaratmaya çalıştıklarını bu nedenle herhangi bir şikâyeti son derece ciddiye aldıklarını açıkladığı yönündeki bilgilere de yer veriyor.

Ve soruna ilişkin araştırmalar burada bitmiyor. 136 yüksek öğrenim kurumunu temsil eden İngiltere üniversiteleri sözcüleri, üniversite kampüslerinde ırkçılığa yer vermeyeceklerini, önümüzdeki yıl ırkçı tacizleri ele almaya yönelik bu kez rehberlik geliştireceklerini de açıklıyorlar.

Yazının devamı...

“Kirli gerçeklik” meşrulaştırılırsa

7 Temmuz 2019

Toplumun gizlenen ahlaki açıdan hastalıklı yapısına işaret etmek ayrı bir şey, edebiyatta müstehcenlik çok başka bir şey, pedofiliyi meşrulaştıran ifadelerle bunu yazmak ayrı bir şey. Buna karşın yetişkinler dünyasının gerçeği, bir çocuk tecavüzü üzerinden kurgulandığında onun doğuracağı sonuçları bilmeniz gerekir

Kitabın adı: “Zümrüt Apartmanı”. Kitap pedofili içeren ifadeler nedeniyle medyanın ve kamuoyunun gündemine oturdu. Kitap hakkında yapılan suç duyurusu, yazarı ve yayınevi sahibinin gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılmaları, savcılığın açtığı dava medyada geniş yer bulurken, sosyal medya ikiye bölündü.

İçeriği ne olursa olsun bunun fikir özgürlüğü olduğunu söyleyenler, pedofiliyi kaleme alan bir yazarın yargılanmasının doğru olmadığını belirtirken, kitapta yer alan ifadelerin pedofiliyi meşrulaştırdığını, bunun fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini söyleyenler oldu.

Bir çocuğa cinsel saldırı içeren en sert, en tiksindirici ifadelerin yer aldığı kitabın yazarı Abdullah Şevki verdiği ifadede, ABD’de yaygın olduğunu belirttiği “Kirli Gerçeklik” akımına göre kitabı yazdığını ve edebi eser ortaya koymaya çalıştığını söylüyor. Yayınevi sahibi Abdullah Topçu da iddialar yüzünden yayınevinin maddi manevi zarara uğratıldığını belirterek kitabına yönelik eleştirilere sosyal medyadan “gerzekler, bağnazlar, beyinsizler” gibi ifadelerle tepki gösteriyor.

En büyük sorun da burada başlıyor

Yazarın sözünü ettiği “kirli gerçeklik” 1970’ler de ortaya çıkmış bir kavram. Amerikalı bir gazeteci ve yazar Bill Buford batı toplumlarının, gerçeklerin üzerini örten riyakarlığını “kirli gerçeklik” kavramıyla açıklayınca gazeteci ve yazarlar arasında görünene şüpheyle yaklaşıp, görünmeyen, saklanan, gerçekle yüzleşme bir akım haline getirildi.

Bizim gibi ülkelerde durum daha farklı. Yaşlı bir adamın, üç yaşında bir çocuğa tecavüz etmesi bu olayın çocuğun ölümüyle sonuçlanması yazarın ifadesiyle “kirli gerçeklik” yani “bilmediğimiz gerçeklik” değil. Bu tür vakalar basında defalarca haberlere konu oldu. Hâlâ da olmakta. Dolayısıyla kitabın neden dava konusu olduğunu ve gerçekte kirli gerçekliğin ne olup olmadığını ya da doğru yerde kullanılıp kullanılmadığını bilmemiz gerekiyor.

Yazar hakkında 5 yıldan 10 yıla kadar, yayıncısı için de 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davanın gerekçesinde savcılık; “Hiçbir olay örgüsüne yer verilmeden sadece cinsel dürtüleri harekete geçirmeye yönelik basit, sıradan ifadelerle yaşlı bir adamın küçük bir kız çocuğuna karşı gerçekleştirdiği doğal olmayan ve çocuğun kullanıldığı cinsel ilişkinin bayağı bir dil kullanılarak anlatıldığı (…) çocukları kullanmak suretiyle müstehcenlik suçunu işlediklerinin anlaşıldığı” değerlendirmesinde bulundu.

Yazının devamı...

Gazeteci olmanın değeri

30 Haziran 2019

Mert İnan “Bilgenin Aynası “ adlı kitabında psikiyatrinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Özcan Köknel’in toplumsal ruh sağlığına ilişkin tespitlerini onun 90 yıllık kişisel yolculuğunun bilinmeyenleriyle birleştirdi

Türkiye’de gazeteciliğin en önemli kriterlerinden biri; bilginin arşivlenmesidir. Mert İnan, Milliyet Gazetesi’nde çok değerli toplumsal haberlere attığı imzalarla gazeteciliğin hala muhteşem bir “iş” olduğunu kanıtladı. Öyle ki; psikiyatrinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Özcan Köknel’in toplumsal ruh sağlığına ilişkin tespitlerini onun 90 yıllık kişisel yolculuğunun bilinmeyenleriyle birleştirdi.

Türkiye’de birçok gazeteci, günlük haber koşuşturmacaları içerisinde boğulur. Sayfalar yetmez, bilgiyi tam olarak paylaşmak mümkün olmaz. Olayların nedenleri, niçinleri üzerinde yeterince durulmaz. Ama bilirsiniz ki; elinizdeki bilgi, çok kıymetli. Bir gazeteci olarak İnan bilginin kıymetinin, toplumsal bilincin haberle sınırlandırılamayacağını bilenlerden. “Bilgenin Aynası” adlı kitabı tam da bu nedenle önemli.

Kitapta; Türkiye’de son zamanlarda gündemden düşmeyen cinsiyet eşitsizliği, istismar, şiddet, uyuşturucu, saplantılar, öfke, çarpık davranışlarla çocuğa yönelik cinsel istismar suçlarının ortaya çıkmasındaki temel nedenler ele alındı. Mert İnan sordu. Psikiyatr Özcan Köknel yanıtladı.

Bir gazeteci için soru sorma kültürü bütünü kavrama ve ayrıntıları ortaya çıkartma açısından da son derece önemlidir. Nasıl soru soracağınızı bilmek, sadece sorunun tespitini kolaylaştırmaz ona nasıl çözüm üretileceğinin de yolunu çizer.

İşte ‘şiddet ve korku’ üzerinden hocanın bazı tespit ve önerileri:

“Türk erkeği empati kuramıyor. Bu ülkede kimlikli, kişilik sahibi, girişimci, güçlü kadınlara her alanda baskı yapılıyor. (…) Toplumda kadının simgesi ‘ana’, erkeğin simgesi ‘güç’ olarak yerleşmiş durumda. Kadını sadece anne gören bir çarpık zihniyet var. Cinsiyet eşitsizliği, kadın hakları konusunda son derece ikircikli bir tutum sergiliyoruz.”

Yazının devamı...

Oxford’dan Türkiye için umut veren rapor

23 Haziran 2019

Türkiye 38 ülke içinde basına güvende 15. sıraya yükseldi. Rapora göre; ankete katılanların yüzde 40’ı basına güvendiğini bildirmekte. Buna rağmen yüzde 55 haberleri dinlemekten, izlemekten veya okumaktan etkin bir şekilde kaçınıyor

Uluslararası medya raporlarında Türkiye basınının kamuoyu ile ilişkisi genellikle tartışmalıdır. Ancak Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü’nün geleneksel Dijital Haber Raporu, geçen yıllara oranla bu yıl Türkiye açısından daha umut verici.

5 kıtadan 38 ülkede 75 binden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmaya göre; Türkiye’de basına güven son bir yılda artmış görünüyor. Öyle ki; Türkiye 38 ülke içinde basına güvende 15. sırada yer aldı. Ankete katılanların yüzde 40’ı basına güvendiğini bildirmekte. Bu oran Facebook ve WhatsApp’ta yüzde 50’ye çıkıyor. Geçen yıl bu oran yüzde 33’tü.

Basına en çok güvenen ülkeler ise yüzde 59’la Finlandiya ve yüzde 58 ile Portekiz oldu. En düşük oran ise yüzde 24 ile Fransa ve yüzde 22 ile Güney Kore. Araştırmada Fransa’da basına olan güvendeki düşüş sarı yeleklilere bağlanırken, Türkiye’de basına güvenin son bir yılda belirgin şekilde artmasının nedenleri üzerinde durulmamış.

Haber okumaktan kaçınıyoruz

Sorun şu ki basına güvendiğini söyleyen katılımcılar haber okumaktan kaçınıyor. Haber okumaktan hoşlanmayan ülkelerin başında Hırvatistan yüzde 56 ile birinci sırada yer alırken, Türkiye haberden kaçınma konusunda yüzde 55 gibi yüksek bir oranla ikinci sırada yer aldı. Türkiye’den ankete katılanların yüzde 55’i “Haberleri dinlemekten, izlemekten veya okumaktan etkin bir şekilde kaçındığını” bildirdi. Komşumuz Yunanistan da yüzde 54’le Türkiye gibi haberden kaçınıyor. Bu oranın en düşük olduğu ülke ise yüzde 11 ile haber okumanın çoğunlukla bir görev olarak görüldüğü Japonya.

Sosyal medyada siyaset yapmayı seviyoruz

Raporda katılımcıların haberden kaçınmasının nedenleri üzerinde de durulmakta. Dünyanın daha bunaltıcı bir hale gelmesi ve medyanın olayları aktarırken olumsuz bir dil kullanması bu sonucu doğuruyor. Fakat haberden kaçınılmasına rağmen rapora göre Facebook ve WhatsApp gruplarında en çok siyaset ve haber konuşulmakta. Türkiye’de sosyal medyayı siyaset ve haber için kullananların oranı Facebook’ta yüzde 29, WhatsApp’da yüzde 21, Instagram’da ise yüzde 33. Türkiye sosyal medyada siyaset ve haber konuşan ülkeler içerisinde ilk sırada yer alıyor.

Yazının devamı...