Toplumsal cinnet mi toplumsal çürüme mi?

Önce insanların kafa yapılarını “iyileştirmek” gerekiyor. Yoksa öldürülen kadınların, tecavüze uğrayan çocukların istatistiğini tutmaktan öteye geçmemiz mümkün değil

Bir delikanlı; sekiz yaşından itibaren on yıl boyunca bir yakınının cinsel tacizine uğradı. Olayı yargıya taşıdı, yargı şikâyeti ciddiye almadı, çocuk intihar etti.

Bir kadın; boşandıktan sonra uzaklaştırma kararına rağmen eşi tarafından her tür fiziksel şiddete maruz kaldı. 23 kez suç duyurusunda bulundu, yargı şikayetleri ciddiye almadı, kadın öldürüldü.

Bir genç kız; psikolojik rahatsızlıkları olduğu halde yarı açık cezaevine nakledilen ve buradan firar eden hiç tanımadığı bir mahkûm tarafından öldürüldü. 

Türkiye’nin bilinen yüzü bu. Peki, bir ülkenin toplumsal kimliği, sadece yaşanan “mağduriyetler” üzerinden algılanıp yorumlanabilir mi? Ya da bunca olay, erkek şiddetinin yarattığı toplumsal cinnet hali diyerek geçiştirilebilir mi?

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Zalimce cinayetlerin ardından görülen davalarda somut ve hukuk temelli tatmin edici gerekçelere dayanmayan iyi hal gibi soyut değerlendirmelerle canilere ceza indirimi vicdanları yaralamaktadır” diyor.

Hiç konuşulmayan yüzü

Bütün bu süreci, yargının, adaleti hiçe sayan kararlarıyla açıklamak yeterli mi? Ya toplumsal eğitim? Bütün bu travmatik olaylara neden olan, eğitimsizliğin, cehaletin, hastalıklı düşünce yapılarının topluma nasıl sirayet ettiğinin bilincinde miyiz?    

Bu ülkenin hiç konuşulmayan bir ‘başka’ yüzü daha var. Açın bakın televizyonlara; birbirleriyle ahlaken en uygunsuz, en düşük seviyedeki ilişkileri normal karşılayan, bebeğini öldüren, komşuyla kaçan, çocuklarını sokağa atan, aile içi ensest ilişkilere göz yuman adamlar ya da kadınlar ekranlardan inmiyor… Dolayısıyla olayların bütününe baktığımızda; değerlerini, daha da önemlisi insan olma becerisini kaybetmiş, ahlaken büyük bir çöküntü içerisinde varlık gösteren hastalıklı bir toplum kendisine dayatılan baskın siyaset ve onun yarattığı kültür üzerinden oluşan olaylar, bir yandan insanları derin bir güvensizlik duygusuyla boğmakta, diğer yandan toplumsal bir yarılmaya yol açmakta. 

Hatırlar mısınız? İki yıl önce bir ilkokul öğretmeni, bir öğrencisinin adını, İrem “sahte cennet” anlamına geliyor diye yasaklayınca veliler ayaklandı, okul sessiz kaldı, konu Meclis’e taşındı. Ne oldu? Öğretmene ne oldu? Meclis’ten nasıl bir karar çıktı. Medya bu olayı takip etmediği için bilmiyoruz. Eğitimi sarıp sarmalayan böyle bir zihniyetin sonuçlarını değerlendiremediğimiz, takipçisi olmadığımız için de bir başka gün bir belediye otobüsünde bir erkeğin, karşısında oturan kadını “tahrik olduğunu” söyleyerek   yerinden kaldırmasını şaşkınlıkla karşılıyoruz. Ve sonrasında kadına ve çocuğa yönelen tecavüz, şiddet ve cinayetlerin arkasındaki bu hastalıklı zihniyetin giderek nasıl meşrulaştığını anlamamazlıktan gelerek, her olayda büyük bir üzüntüyle sarsılıyoruz.     

Oysa biliyoruz ki; bu cehaleti yenmeden, onlara ulaşamadan, çağdışı bilgilerle eğitim sistemine müdahale etmeden sonucu değiştire meyiz. İsimleri, tarihleri, yerleri değişiyor ama olaylar aynı… O sorunlar, sorunlarımız hiç değişmiyor. Bunun adı tam anlamıyla toplumsal çürümedir. Suç işlemeyi alışkanlık haline getirenler, bunlara göz yumanlar, bu zihniyeti elini kolunu sallayarak toplum içine bırakılanlar, bunları alkışlayarak nefret suçu işleyenler, öldürülen genç bir kızın annesinin feryadını hatırlayınız lütfen. Ne diyor? Hepimiz suçluyuz!.. Hepimiz…