Çin ve gelişmekte olan ülkeler gerçeği...

Şu sıralar küresel ekonomideki “endişe” ve buna bağlı istikrarsızlık halinin nedeni olarak, Çin’deki büyüme düşüşü ve gelişmekte olan ülkelerin dolar bazlı borç yükü gösteriliyor. Acaba gerçekten böyle mi?

Geçen sene ağustos ayında Financial Times, bir pazar günü, manşetten Çin’deki (imalat sanayii) PMI endeksinin temmuz ayına göre, ağustos ayının ilk üç haftasında 47.8’den 47.1’e düştüğünü bir felaketmiş gibi duyurmuştu. Bunun üzerine yine o günlerde gelişmekte olan ülkelerden para çıkışı olmuş, Çin “endişesine” bağlı olarak yeni bir gelişmekte olan ülkeler krizi konuşulmaya başlanmıştı. Batı’nın Çin endişesi esasında Çin’deki büyüme düşüşünden ziyade, Çin’in artık dünyanın fabrikası olmayı bırakmasına ve sermaye ihraç etmeye başlayarak ABD’nin yerine geçme ihtimaline bağlıdır. Çin’deki büyüme düşüşü 2012’den beri gündemde ve bu, piyasanın değil, Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin kararı olarak gündeme geliyor. Yani Çin, eskisi gibi yüz dolara insan çalıştırıp sistemin kâr oranlarını yukarı çekmeyi bırakıyor, bu da yetmiyor; verdiği fazlalarla ABD doları ve kağıdı almayı da bırakmaya başlıyor. ABD, bunu gördüğü için Pasifik’i temel siyasi ve ekonomik sorun alanı ilan edeli hayli zaman oldu.

Bu açıdan Çin’den gelen olumsuz veriler global krizin yeni bir aşaması, özellikle yeni bir Asya ya da gelişmekte olan ülkeler krizi olarak okunamaz.

Zaten Çin’in büyüme grafiğine baktığımızda şunu görürüz: Özellikle 2009-2010’dan itibaren Çin büyümesi düşerken Çin’in dünya GSYİH’sine katkısı artıyor. Bu, Çin’in sermaye ihraç ettiği anlamına da gelir. Buradaki makas ve kopuş 2012 yılıdır. Çin, 2012 yılından itibaren verdiği dış ticaret fazlalarıyla ABD doları ve kâğıdı almayı azaltıyor bunun yerine -ağırlıkla- sermaye ihraç ediyor.

Ayrıca Çin, düşük ücrete dayalı, iç talepten tamamen vazgeçen ve yalnız ihracata dayalı büyüme stratejisini terk ederek, iç talebin de desteklediği marka ve teknolojiye, dolayısıyla görece yüksek katma değere dayalı yeni bir büyüme yoluna giriyordu.

Borç krizi(mi)

Doların değerlenmesi 2016’ın temel karakteristik özelliği olacak ama sürekli değerli dolar ABD’nin Çin desteği olmadan sürdüreceği bir şey değil; dolayısıyla, Fed’in faiz artırma süreci çıkardığı ses kadar keskin dönüşümleri gündeme getirmeyecek. Fed’in 2008 krizinden beri süregelen bilanço genişleme sürecinde ortaya çıkan ucuz dolar arzına bağlı olarak borçlanan gelişmekte olan ülkelerin artık bu parayı bulamayacakları ve zor durumda kalacakları da ayrı bir kriz tezi olarak gündeme geliyor.

Institute of International Finance (IIF) verilerine göre, gelişmekte olan ülke şirketlerinin son 10 yılda, yabancı para cinsinden borçları 900 milyar dolardan 4.4 trilyon dolara ulaşmış. Bu borç çevrimi, yerel para olarak da, gelişmekte olan ülkelerin GSYİH’sinin yüzde 90’ına ulaşmış durumda. Yani aşağı yukarı gelişmiş ülke merkez bankalarının bilanço genişlemesine yakın bir büyüklük gelişmekte olan ülkeler tarafından kullanılmış. Şimdi bu paranın hızla geriye döneceği, borçlanan ülkelerinde yeni bir borç kriziyle yüz yüze kalacağı da iddia ediliyor.

İki soru

Tabii burada iki soru sormamız gerekiyor: 2008’den beri ABD başta olmak üzere, gelişmiş ülkeler, merkez bankalarının yaptığı parasal genişlemeden yararlanıp neden reel tarafta hızlı toparlanmayı sağlayamadılar? İkincisi, gelişmekte olan ülkelere giden bu para nereyi finanse etti ve nasıl bir ekonomik dinamiği harekete geçirdi? Örneğin doksanlı yılların sonundan itibaren harekete geçen gelişmekte olan Asya’nın bu konjonktürü nasıl kullandığını biliyoruz. Güney Kore örneği gibi... G. Kore’nin de bu süreci olumlu kullanmasında başkanlık sisteminin payı yadsınamaz. Başkanlık sistemi ile ekonomi arasında ilinti kuramayanlara G. Kore örneğini tavsiye ederim.

Gelişmekte olan ülkelerin eskisi gibi bu borç çevrimiyle sadece bir ponzi ekonomisi geliştirdiğini söyleyemeyiz. Ama Türkiye dahil olmak üzere, bu ülkelere bu ekonomi dayatıldı ve halen dayatılıyor.

Ayrıca birçok küresel şirket de üretimlerini Doğu’ya kaydırdı ve bu genişlemeden dolayısıyla yararlandı.

Sonuç olarak; gelişmekte olan ülkelerde doksanlı yıllardaki gibi bir borç krizi olmaz çünkü bu süreç bu ülkelerde ciddi bir üretim atağı sağladı ve Batı’daki “likidite tuzağı” buralarda geçerli olmadı, tam aksine, küresel düzlemde gelişmekte olan ülkeler dünyanın çıktı açığını azaltan bir rol oynadılar ve krizin derinleşmesini önlediler.

Ancak Rusya gibi yalnız enerji ihracına bağlı ve temel emtia ihracının yoğun olduğu ekonomilerde orta vadede sorun olabilir.

Türkiye de bütün bu süreçte bir Güney Kore performansı gösteremedi ama çok önemli adımlar attı. Şimdi bunun devam etmesi ve yeni bir krizle karşı karşıya kalmamamız için eskisi gibi devam etme ısrarını bırakmamız gerekir.