Ekonominin geleceğini simgeler anlatır!

31 Ekim 2018

Cumhuriyetin 95. yılında açılışını yaptığımız İstanbul Havaalanı öyle sanıyorum ki gelecekte Türkiye’nin iktisadi tarihini anlatanlar için çok önemli bir simge olacak. İstanbul Havaalanı’nın yapılma süreci, Türkiye’nin hatta bölgenin yakın iktisadi ve siyasi tarihini anlattığı gibi, havaalanının kendisi de ekonomimizin bundan sonraki yolculuğunu anlatıyor bize göre.

Öncelikle şunu söyleyelim; İstanbul Havaalanı’nın hizmete açılması, 2013’te Gezi Parkı gerici kalkışmasıyla başlayan, 17/25 Aralık komplosu ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle devam eden saldırılarının sembolik yenilgisidir.

Bu saldırıların amacı, halkın iradesiyle işbaşına gelmiş iktidarı devirip Türkiye’de gerici bir restorasyon süreci başlatmaktı. Esasında 2013 yılında Reyhanlı saldırısıyla başlayan ve hemen arkasından Gezi kalkışmasıyla devam eden süreç, 2012 yılında, Erdoğan’a rağmen, büyümeyi hızlı düşürecek adımların atılmasıyla başlamıştı. Türkiye’nin 2010 ve 2011 yıllarındaki büyümesi, beklentileri aşan ve daha çok Anadolu’daki ihracatçı sanayi şirketlerinin dinamiği üzerine oturan yeni bir kalkınma yolunun ilk işaretlerini gösteren çıkıştı. 2011 Haziran seçimlerindeki AK Parti başarısı bu çıkışın en önemli siyasi sonucu olarak gelişti.

2011 ve 2013 yılı...

Bu açıdan, 2012’de iktisadi olarak, 2013’te de FETÖ-PKK gibi terör örgütlerinin devreye girmesiyle siyasi olarak başlayan terör-komplo -kalkışma- darbe süreçlerinin tasarlanmaya başlandığı yıl 2011 yılıdır.

Çünkü 2011 yılındaki büyümeden sonra Türkiye, siyasi istikrarı da yakalamış görünüyordu ve bölgesinde sermayenin, hem kısa vadeli yatırım olarak hem de uzun vadeli doğrudan yabancı yatırım olarak gideceği ender ülkelerden biriydi.

Bu beklentiye bağlı olarak 2013’te büyümenin istikrarlı olarak yukarı çıkacağı ve faizlerin de düştüğü bir başlangıç yapılmıştı. Sanayinin ihracat bazlı olarak gelişeceği, altyapı yatırımları, havaalanları, yeni demir yolu ağları ve nihayet enerji yatırımları bu yıllarda öne çıkmaya başlamıştı.

Erdoğan, İstanbul’u dünyanın hava yolu merkezlerinden biri yapacak yeni havaalanı projesinden, Avrasya ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak yeni enerji yollarından tam bu zamanlarda bahsetmeye başlamıştı.

Yazının devamı...

Neden yeni bir kalkınma hikâyesi gerekli... (2)

25 Ekim 2018

Aynı başlığı taşıyan salı günkü yazımızda, gelişmekte olan ülkelerin, teknolojinin başat üretim faktörü (büyümenin ana motoru) olduğu bir dünya sisteminde, teknoloji yoğun büyümeyi yeni bir kalkınma yolunun ilk itici gücü olarak kullanabileceklerini ve böylece içinde bulundukları kısır döngüden çıkabileceklerini söylemiştik.

Bu tezde 2018 ekonomi Nobel ödülünü alan Paul Romer’in 80’lerin sonunda ve 90’lı yılların başında yayımladığı makaleler ve bu makalelerdeki teknoloji-büyüme ilişkisinin önemli olduğunu bir kez daha vurgulayalım.

Burada söylenen çok kaba olarak şudur: “Teknolojinin büyüme için içsel bir faktör olması ve yaygınlaşarak verimliliği artırması, bütün firmaların teknolojiye herhangi bir mal gibi ulaşabilecekleri bir ekonomiyi öngörür.” Ancak bunun olabilmesi için devlet, bilgiye tam ulaşım için rekabet ortamını sağlamalı, etkin para ve maliye politikalarıyla bunu desteklemeli ve etkin eğitim, kamu politikalarını uygulamalıdır. Bu büyüme/kalkınma yaklaşımı, gelişmiş ekonomilerle/gelişmekte olan ekonomiler arasında “tam yakınsamanın” olabileceğini öngörmektedir.

Teknoloji ve İHA örneği...

Bunun -modelin- iki önemli çıkarımı vardır; a) içinde bulunduğumuz yüzyılda -bilgi ekonomileri çağında- teknoloji yaygın kullanabilir bir metadır ve buna herkes ulaşabilir, teknoloji rantı yoktur ama fiyatı vardır, b) birinci çıkarımdan hareketle, şimdiye değin fiyatına razı olsa da, gelişmiş ülkeler izin vermedikçe teknolojiye ulaşamayan gelişmekte olan ülke devletleri, gerekli adımları atarlarsa ve kendilerine dayatılan ortodoks ekonomi politikalarından sıyrılırlarsa, çok hızlı olarak, gelişmiş ülkeler seviyesine gelebilir hatta burayı geçebilir. Tam burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözlerini hatırlayayım: “Parasını verdiğimiz halde bunları (İsrail’den ya da ABD’den alınmak istenen İHA ve benzeri teknolojili savunma sistemleri kastediliyor) vermediler. Kötü komşu insanı ev sahibi yaparmış, biz de gerekli adımları attık ve bunların bize vermediği İHA’lardan çok daha iyisini yaptık.” İşte bu konumuz açısından çok güzel ve çok somut bir örnektir. Cumhurbaşkanımızın “daha iyisi” dediği İHA’lar nasıl yapıldı? Burada üç önemli husus var; birincisi bu girişimi destekleyen güçlü bir liderlik ve devlet, ikincisi bu girişimin teknolojisinin içselleşmesini sağlayacak bir eko-sistem ve üçüncüsü kararlı, donanımlı inanmış bir girişimci. Ancak bu başarılı ama münferit örneğin tüm ekonomi için yaygınlaşması önemlidir.

Bunun da olması için gelişmekte olan ülkelerin geleneksel -ortodoks- para ve maliye politikalarından ayrılması ve bu yeni paradigmaya uygun ekonomi-politika çerçevesine geçmeleri gerekir.

Bir önceki yazıda vurguladığımız şu tezi tekrar edelim:

“Merkantilist-lerden beri sömürgeci-emperyalist ülkeler lehine düzenlenen büyüme paradigmaları da değişmeye başladı. Hatta birbirine tepki olarak geliştirilen Keynesgil ve Liberal teoriler -birlikte- gelişmekte olan ülkelere aynı çıkmazı dayatmıştır. O da şudur:

Yazının devamı...

Neden yeni bir kalkınma hikâyesi gerekli...

24 Ekim 2018

Geçen yazımızda Türkiye’nin 24 Haziran seçimlerinden sonra, hızlı kur, faiz ve artan enflasyonla birlikte yaşadığı sorunları bankacılık sektörü ağırlıklı olarak ele almıştık.

Türkiye’nin başkanlık sistemiyle birlikte büyüme-kalkınma stratejisinin ve buradaki yeni yol haritasının nasıl şekilleneceği bugün temel sorularımızın başında geliyor. Çünkü finansal düzlemde yaşadığımız sorunlara, eğer sorunların kaynağını doğru tespit edebilirsek, kısa dönemde çözüm üretebiliriz. Ancak burasının, uzun vadede yeni bir kalkınma yolunun belirleyen- finanse eden- bir dinamik olması da şüphesiz, siyasi sistemimize uyum sağlayacak yeni bir büyüme-kalkınma hikâyesinin oluşmasından geçer.

Üç temel dönem...

Türkiye’nin AK Parti döneminde ekonomi üç temel dönemde değerlendirilebilir. Birincisi, 2001 krizinden hemen sonra uygulanmaya başlanılan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP) kapsamında ve bunu takip eden yıllarda atılan adımlar. İkincisi, Erdoğan’ın 2008 yılında IMF ile 19. Stand-By’ı bitirmesi ve büyük sermayenin ısrarlarına rağmen IMF ile 20. Stand-By’ı yapmaması sonrası Türkiye’nin 2010 ve 2011 yıllarında başlayan yüksek büyüme temposunu yakalamaya çalışması. Üçüncüsü, Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı döneminde ve başkanlık sisteminde “yerli ve milli” ekonomi paradigmasıyla şekillenmeye başlayan, üretim odaklı yeni ekonomi çıkışı.

Burada hemen şunu söyleyelim ki 2010 ve 2011 yılarında yakalanan güçlü ve yüksek tempolu büyüme, 2012’den başlayarak, Türkiye’nin dünya ortalamasının üzerinde büyümesini “tehlikeli” bulan çevrelerce ısrarla aşağıya çekilmeye çalışılmış ve bunda da ne yazık ki başarılı olunmuştur.

İşte burada şu önemli ayrım -tartışma- noktasına geliyoruz. Türkiye gibi ülkelerde yüksek büyümeye karşı çıkanların temel tezi -aşağı yukarı- şudur:

“Dış açık veren, dolayısıyla tasarruf-yatırım dengesizliği yaşayan bir ülkenin, dış kaynağa dayalı büyümesi zaten sorunludur ve bol-ucuz dış kaynak kullanımı ithalata dayalı sektörleri öne çıkartarak, büyümeyi borç-dış açık ve enflasyon sarmalına oturtur.” Özellikle ABD’nin 2008 krizini takip eden yıllarda, Fed’in parasal genişlemesiyle dünyada bol ve ucuz dolara dayalı bir yeni borç sarmalı oluşturması ve bunun sonucunda da gelişmekte olan ülkelerin hızlı borçlanması ve bunun, bu ülkeler için, yeni bir kriz dinamiği oluşturması bu tezin temel -konjonktürel- dayanak noktasıdır. Evet, suyun üzerinde görülen buz tam da böyledir. Ancak her şey sabitken ve kıyamete kadar da sabit kalacağını varsaydığımızda böyledir.

Büyümeyin, borçlanın...

Yazının devamı...

SORUNLAR, TESPİTLER VE ÇÖZÜMLER...

18 Ekim 2018

Türkiye’nin bir müddettir karşı karşıya kaldığı ve TL’nin hızla değer yitirmesiyle ortaya çıkan spekülatif atakların durduğunu ve kurda beklenin sakinleşmenin gerçekleştiğini görüyoruz. Ancak bu süreç bize bazı gerçekleri ve sorunları gösterdi. Öncelikle bunları tespit etmemiz ve gereken reformları ve tamiratları da yapmamız gerekiyor. Daha da açık söylemek gerekirse, 24 Haziran seçimlerinden sonra ekonomide yaşanılanların adata bize ayna tuttuğunu düşünenlerdenim. Tabii ki bunun adını da koymak gerekiyor. Bu bağlamda şu tespiti yapabiliriz:

Yaşanılan bir finansal kriz ya da reel sektör krizi değildi ancak gerekli adımlar atılmasaydı hızla bir reel sektör krizine dönüşme potansiyeli taşıyan hatırı sayılır bir türbülanstı... Önceden kurgulanmış ya da kendiliğinden (bu bütünüyle sonuçlar ve sonuçların yol açtığı hasardan ayrı bir tartışma konusudur) gelişen kur atakları ve bunların sonucunda reel sektörün artan borçluluk, fiyatlama, finansman ve satış sorunları ile karşı karşıya kalması bundan sonra üzerinde durmamız ve çözmemiz gereken sorunlar zincirinin temellendiği yerdir.

Ortaya çıkanlar

1- Türkiye’de büyümenin ivmelenmeye başladığı 2010 yılından itibaren özel sektör, özellikle monopol ve oligopol piyasa oluşturan gruplar, banka sistemi üzerinden, çok da planlı olmayan bir stratejiyle borçlanmış. Bu borçlanma, aynı zamanda, cari açık ve üretim bazlı enflasyon dinamiklerinin de temellendiği yerlerden biri.


2 - Ancak bu kaynaklar -borçlanma- düşmeye başlayan kâr oranlarını telafi edecek yeni, verimliğini yüksek alanlara değil de, örneğin yurt dışındaki, kısa vadede getirisi düşük, hizmet sektörü yatırımlarına gitmiş. Verimsiz alanlara yatırım ve yüksek finansman talebi içeride faiz oranlarını önce yavaş sonra hızlı olarak yukarı çekerek üretim enflasyonunun temelini atmış.


Yazının devamı...

Ekonomi politikasında ‘popülizm’ nedir, ne değildir?

17 Ekim 2018

Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, “erken emeklilik” konusundaki karşı argümanlarını AK Parti grup toplantısında anlatırken şu çok önemli vurguyu yaptı: “Türkiye, geçmişte popülist politikalardan çok çekti, şimdi gelin bu eski hastalığı yeniden gündeme getirmeyelim.” AK Parti’nin bütün iktidar dönemleri, seçim zamanları da dahil olmak üzere, kısa dönemli popülist sapmalardan uzak olmuştur. Ancak burada Cumhurbaşkanı’nın tam anlamıyla neyi anlattığını da tartışmamız, konuşmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu bakımdan, “erken emeklilik” konusu çok iyi ve somut bir örnektir. Prim gün sayısını tamamlayan ancak “erken” yaşa takılan vatandaşlarımız yaşa bakılmaksızın emeklilik hakkı istiyor. Peki, bunun olması, bırakın sosyal güvenlik sistemini ve bütçe yükünü, iş gücü piyasalarını ve toplumsal refahı nasıl etkiler?

Kamu neyi üstlenir?

Bir siyasi iktidar şunu göze alabilir: Kamu maliyesine (herhangi t zamanı için) “yük” olabilecek bir uygulama, eğer ki orta ve uzun zamanda toplumsal refahı olumlu olarak yukarı çekecek ve çalışan toplumsal kesimlerin genel verimliliğine katkı yapacaksa, rasyonel bir siyasi iktidar, süreli bir yükü kamu tarafının üstlenmesine göz yumar.

Örneğin, ihracatı orta ve uzun dönemde artıracak liman, yol yapımları ya da enerji maliyetlerini düşürecek enerji boru hatları bu tür yatırımlardır. Yine eğitim ve sağlık harcamaları ve tabii devletin teknolojiye yapacağı yatırımlar da orta ve uzun dönemde toplumsal refaha güçlü katkı yapacak yatırımlardır.

O zaman, yukarıda sorduğumuz sorunun cevabına dönelim, yaşa bakılmaksızın “erken emeklilik” kamunun üstleneceği bir yük iken orta ve uzun dönemde işgücü piyasalarını tüm çalışanlar lehine düzenleyecek ve toplumsal refahı bu bağlamda yukarı çekecek bir uygulama olabilir mi? Kesin cevap: Hayır!

Çünkü düzenli ve garanti erken emeklilik maaşı almaya başlayanlar, öncelikle işgücü piyasalarındaki ücret ve yeni giriş dengelerini bozarak yeniden çalışma talep edeceklerdir. Bu, meselenin sosyal güvenlik sistemine olan yükünü bile gölgede bırakacak çok önemli bir sorundur. Örneğin, 38 yaşındaki bir “erken emekli,” yeni mezun bir üniversite mezunundan da daha düşük bir ücretle ve prim yükü de olmaksızın çalışma talep edecektir. Bu da hiç şüphesiz, başlangıç ücretlerini düşüren, sistemin prim girişini azaltan ve en önemlisi de genç işsizliği artıran bir nedendir. Bu anlamda “erken emeklilik” meselesine en çok gençlerimizin ve giderek tüm çalışanların karşı çıkması, bu haksız talebi bir sosyal hakmış gibi dillendirenleri uyarması gerekir.

Hangi popülizm?

Yazının devamı...

Enflasyonla mücadele: Dün ve bugün...

9 Ekim 2018

Şu enflasyon bahsi beni hep eskiye, yetmişli yıllara götürür. O yıllarda yıllık enflasyon rakamları açıklandığında gazeteler mutlaka ön sayfalarına ağzından ateşler çıkan bir ejderha çalışırlardı. O yıllarda bana göre en iyi ejderha çizen karikatürist Bedri Koraman’dı. Bu gazetede yayınlanan Bedri’nin bütün canavarları sevimli hatta güzeldi. Ağzından alevler çıkan enflasyon canavarını da tasma takıp gezdirme tadında çizerdi.

Ancak tabii ki dar gelirliler için enflasyon tam da bir canavardır ve ipin ucu kaçtığı zaman “birileri” için sevimli de olabilir ancak yoksullar için tam anlamıyla kabustur enflasyonist süreçler.

Türkiye, hızlı kur ve faiz artışlarıyla ivmelenen enflasyon konusunda bugünden itibaren, deyim yerindeyse, bir seferberlik ilan ediyor. Bugün açıklanan program bu anlamda her türlü desteği hak ediyor.

Son aylarda özellikle üretici fiyatları temelli ivmelenen enflasyon sorunu, Türkiye’nin yetmişli yıllarda yaşadığı enflasyondan çok farklı dinamikleri barındırıyor. Türkiye, uzun bir süredir dalgalı kur rejimi uyguluyor, açık ekonomilerde, kurun oynaklığı ve kurun hızla yükselmesinin hızlı enflasyonist etkisi, rejimin doğası gereğidir. Ancak bu sorun, aynı zamanda, sistem için bir koruma ve yeniden dengelenme mekanizmasıdır da. Öte yandan şimdiki gibi konjonktürel sorunlar, sistemin yapısal sorunlarını öne çıkartarak bunları çözmemiz için bize fırsat da sunar.

Buradan hareketle, bugünden itibaren alınan önlemlerle burada hızla normale döneceğimize inanıyorum.

Ancak yetmişli yıllardaki enflasyonist süreç, Türkiye’nin o yıllardaki siyasi tercihi idi ve bu süreç, ekonomide IMF’nin stand-by programlarıyla siyasi tarafta ise darbe ve vesayetçi “parlamenter” sistemle yürütülüyordu. Bu anlamda o yıllarda enflasyon, bir gelir aktarım mekanizmasıydı.

Geçmiş: Enflasyoncu finans

Türkiye’de enflasyon ekonomisinin ve bu ekonomiden çıkışın tarihine baktığınızda sizi çok şaşırtacak sonuçlarla karşılaşırsınız. Mesela hep söylenir ya “Türkiye ikinci dünya savaşına girmedi, kazançlı çıktı” diye...

Yazının devamı...

Dışarısı ve içerisi: Rakamlar-çözümler...

4 Ekim 2018

Türkiye uzun bir süredir kur artışlarını, yüksek faizi ve bunların sonucu olan enflasyonu tartışıyor. Türkiye ekonomisinin bu sarmaldan çıkacak dinamiklerini barındırdığını aslında biz de dışarıdakiler de biliyor.

Bence Türkiye dışındaki zorluklar bizi çok daha fazla zorlayacak. Örneğin İtalya meselesi artık, tıpkı Yunanistan gibi, bir Avrupa Birliği sorunudur ama Yunanistan gibi yalnızca “geleneksel” kemer sıkma politikalarıyla geçiştirilecek, yüzdürülecek bir sorun değildir. Hiçbir ülkenin temel ekonomik sorunları, bundan böyle, geleneksel kemer sıkma politikalarıyla çözülemez zaten.

İtalya-AB ve Türkiye

İtalya Meclis Bütçe Komisyonu Başkanı Claudio Borghi’nin ülkesinin Euro’dan çıkması gerektiğini söylerken yalnız politik olarak değil, iktisadi olarak da çok haklı gerekçelere dayandığını artık tüm dünya biliyor. Tabii ki bu gerçeği Almanya’nın başına çektiği AB’nin hakim oligarşisi yine görmezden gelecek. Nitekim, Borghi’nin hemen arkasından İtalya Ekonomi Bakanı Tria, “Hepimiz Euro’ya bağlıyız ve onu korumak için sağlam politikalara ihtiyacımız var. İtalyan hükümeti sürdürülebilir ve güvenilir bütçe planına sahip olduğunu göstermeli” diyerek Almanya cephesine bağlılığını yeniledi.

İtalya, gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 130’u olan kamu borcunu makul seviyelere indirebilecek mi? (Türkiye’de bu oranın yüzde 28 olduğunu söyleyelim.) Bu çok zor, ayrıca 2019 yılında da bütçe açığını, yine gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 2.4 oranına indirmeleri çok zor.

Avrupa Merkez Bankası’nın bu politika setiyle ve bu kadar değerli ortak para birimiyle bu imkânsız. O zaman AB’den önce Euro Bölgesi’nin dağılması ve ortak para sisteminin bitmesi bizim yakın gelecekte konuşacağımız kötü senaryolardan biri. Bu durum, hiç şüphesiz ki AB’nin genişleme stratejisini de gözden geçirmesine yol açacak ve Türkiye-AB ilişkileri de bu yeni duruma bağlı olarak da şekillenecek.

Merkez Avrupa, Türkiye olmadan içinde bulunduğu krizden çıkamayacağını anlamaya başladı. Almanya’nın endişesi yalnız göçmenlerle sınırlı değildir, İtalya başta olmak üzere, uçuruma doğru giden büyük güney ülkeleri şu an Merkez Avrupa’nın en büyük sorunudur.

Türkiye’ye gelince, bizim şuna inanmamız gerekir; Türkiye, siyasi alanda yaptığı dönüşümü ekonomi alanında da başarıyla yapacaktır. Dün gelen enflasyon verisi bundan böyle nerelere odaklanmamız gerektiğini çok açık olarak da ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

BM Genel Kurulu özeti: İki konuşma, iki farklı dünya

27 Eylül 2018

Salı günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Trump ve Erdoğan arka arkaya konuştu. Esasında bu iki konuşma -Trump’ın sırasını kaçırmasıyla arka arkaya gelmesinden öte- bugün dünya siyasetinde ve ekonomisinde, nihai olarak, iki farklı felsefi anlayışı ve bu anlayıştan doğan iki farklı reel-politik anlatımı sunuyordu.

Trump konuşmasında çok sık olarak yurtseverlik vurgusu yaptı hatta bu kavramı küreselleşme kavramının karşıtı olarak kullandı ve doğrudan küreselleşmeye karşı olduğunu söyledi. Düşünün, parası dünyada temel rezerv para olan, yıllardır açık-liberal ekonomiyi tüm ülkeler için savunduğunu iddia eden bir ülkenin başkanı, hem de BM kürsüsünden, “Biz küreselleşmeye karşıyız” diyor.

Bu, akıl dışı bir konuşma, hatta bir savrulma. Peki, böylesine savrulmanın nedeni ne? Bunun için Trump’ın ABD’de hangi sermayenin temsilcisi olduğuna bakmak gerek.

Eski ve yeni...

ABD’de Reagan’dan beri yeni ekonomi -bilişim teknolojileri- ile eski demir-çelik-petrol-silah sanayileri arasındaki savaşın başkanları ve ABD politikalarını belirlediği söylenir. Bu yaklaşım hayli indirgemeci olsa da, nihai olarak, kabul edilebilir bir gerçekliğe oturuyor. Tabii bu denkleme finans sermayesini de eklemek gerek.

Esasında ABD’nin hâlâ içinden çıkamadığı 2008 krizi, şimdi Trump’ın can havliyle sahiplendiği geleneksel sektörlerdeki hızlı kâr düşüşünün finansal tarafta patlamasıyla ortaya çıktı. Çünkü çok uzunca bir süredir, geleneksel sektörlerdeki kâr düşüşünü, finans oligarşisinin oluşturduğu balonlar telafi ediyordu. Bir üzüm salkımı gibi birbirine bağlı saadet zincirlerinden (Ponzi yapıları) oluşan bu kâr balonları, en büyük balonun (mortgage sistemi) 2008’de patlamasıyla şimdiki krizi ortaya çıktı.

Esasında ABD’de başından beri sanayi sermayesiyle iç içe girmiş büyük grupların ve bunların şimdiki takipçilerinin büyük sistemik kriziyle böylece tanışmış olduk. Rockefeller, Du Pont, Mellon, Morgan, vb. “tarihi” grupların ve bunların güncel türevlerinin banka ve finans ve petrol-silah ayaklarının krizi, işin gerçeği, 70’li yılların başında petrol kriziyle başladı.

OPEC meselesi...

Yazının devamı...