Direnenlerin ekonomisi...

Şüphesiz ki 15 Temmuz tarihi Türkiye’nin iktisadi ve siyasi tarihinde milat sayılacak bir dönüm noktası olacaktır. Bu tarihin nedenleri ve sonuçları üzerinde durmalıyız. Çünkü bundan sonrası Türkiye kadar Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve dünya için de önemlidir. Şu on günde olanları hızlandırılmış bir tarihi süreç olarak da okuyabiliriz.

Bu süreci anlatmak için, öncelikle temel bir tez yazmamız gerekiyor; o tez de şudur: Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile belirginleşen yeni iktisadi ve politik yolu, bu vesileyle, hızla merkeze taşınmış ve toplumsal meşruiyetini en üst düzeye çıkarmıştır. Zaten çok ciddi küresel ayakları da olan bu darbe girişimi, doğrudan Erdoğan’la ifade edilen bu iktisadi ve politik yönelimedir. Bunun başka bir anlatımı, merkezin Cumhurbaşkanı ile ifade edilmesi ve bunun, politik bir gerçeklik olarak, daha geniş bir toplumsal meşruiyet çerçevesinde güçlenmesidir.

Direnenler kimdi?

Bunu, önce ekonomiden başlayarak, açalım: Türkiye ekonomisinin temel dinamiği olan -kamu dışında- iki ana kesim vardır; birincisi devletle birlikte büyüyen ve palazlanan ve seksenli yıllardan itibaren hızla küreselleşme gayreti içinde olan geleneksel ve büyük sermaye... İkincisi ise, 2001 krizinden sonra AK Parti iktidarlarıyla ama daha çok Erdoğan’ın vizyonuyla öne çıkan, ihracat yapmaya başlayan, geleneksel sermayenin bayisi olmaktan çıkarak, kendi ayakları üzerinde küresel sistemi tanıyan ve ona ayak uydurmaya çalışan KOBİ ekonomisi ve bunun oluşturduğu orta sınıf(lar) Bu ikinci sermaye yapısının oluşturduğu geniş halk kitlesi, yeni Erdoğancı orta sınıf olarak, 15 Temmuz akşamı darbeye direndi, Cumhurbaşkanı’nın sokağa çıkın çağrısını “emir” telakki etti. Çünkü onların gelecekleriyle Türkiye’nin, daha spesifik olarak Erdoğan’ın geleceği aynı anlama geliyordu. İstanbul ve Ankara şehitlerine bakın, orta boy işletme sahipleri, bu işletmelerin çalışanları, üniversite öğretim üyeleri, öğretmenler, esnaf ve küçük işletme sahipleri, işçiler... Bu büyük toplumsal direnişin, ekonomik olarak üst tarafta yer alan kesimleri, son on yılda, Erdoğan’la birlikte, hiçbir zaman yanına yaklaşamayacakları büyük sermayeyle rekabet etme aşamasına gelmişti. Bu “patronlar” o kanlı cuma akşamı tankların üzerine yürüdüler, işçiler ve çalışanlarla birlikte... Çünkü o çalışanlar da, yine Erdoğan’la birlikte, yoksul olmaktan çıkarak, “orta halli” olmuştu. Tatile ya kendi arabalarıyla gidiyor ya da uçağa otobüse biner gibi binebiliyorlardı. İşte 15 Temmuz gecesi sabaha kadar bu büyük toplumsal -heterojen- kesim darbeye direndi.

Büyük uzlaşı...

Darbecilerin üst aklı -ki onun nerede olduğunu, ne olduğunu biliyoruz- bu gerçeği göremedi. Daha doğrusu, onların halen bulunduğu 20. yüzyıl dünyası bu yeni durumu okumalarını zaten objektif olarak imkânsız kılıyordu. Peki, darbeye direnen bu kesimlere pazartesi sabahından itibaren geleneksel büyük sermaye çevreleri nasıl ve hangi sosyal-ekonomik gerekçeyle katıldı? Öncelikle bu kesim, Erdoğan’a gücü yettiğince muhalefet etti ve en azından onun gücünün törpülenmesini istedi. Çünkü Erdoğan, bu kesimin “ayrıcalıklı” konumunu kabul etmiyor ve ekonomik rekabeti öne çıkartıyordu. İktisadi rasyonalite eğer bir KOBİ’nin en üsteki tekeli geçmesine izin veriyorsa bu olabilirdi... Haziran seçimleri sonrası koalisyon isteği ve AK Parti içinde “uzlaşmacı” bir yapının ortaya çıkması ve Erdoğan’a örtülü bir muhalefeti örmesinin maddi temelleri bu geleneksel sermayeye bağlı olarak şekillendi. Hatta bu “muhalefet” küresel sermayenin en gerici kesimleriyle işbirliği de yaptı. Ancak darbe girişimi bu kesime, deyim yerindeyse, ölümü gösterip, onları sıtmaya razı etti. Öncelikte iç pazardaki orta sınıf dinamiğini ve gücünü kaybetmekten korktular, bu gücün talep yetersizliğine düşmesinin ve kamunun büyük altyapı yatırımlarının ve projelerinin durmasının getireceği durgunluk onları da korkuttu. Ellerindeki medya dahil bütün güçleriyle merkezi Cumhurbaşkanı ilan edip, merkezde konsolide olma kararını verdiler.

Öncelikle bu kararın gecikmiş ama “onlar” için de çok rasyonel bir karar olduğunu belirtelim. Çünkü burayı okuyamayan sermaye çevreleri ve onlara dayanan siyasi yapılar zaten orta ve uzun vadede, ekonomik dinamiklere bağlı olarak, tasfiye olacaklardı.

Sonuçlar...

Şimdi ekonomide bu merkezileşmenin siyasi sonuçlarını göreceğiz. Devletin hukuki ve idari olarak çok hızlı yeniden yapılanmasına şahit olacağız. Burada siyaset de yeniden şekillenecek. Gücünü, hem bu darbeyi yapmaya çalışan gerici küresel sermaye çevrelerinden alan hem de içeride bunlara yaslanan siyasetçiler, siyasi partiler tasfiye olacak. Bunu istisnasız her parti için ve her görüşten siyasetçi için söylüyorum.

Türkiye’de geleneksel -büyük- sermaye, küresel rekabeti öne çıkartan ve gücünü burada kullanan yeni bir yönelime kayacak. Burada Erdoğan’ın vizyonu, onlar için de, orta sınıftan sonra, temel bir strateji olmak durumunda.

Umarım bu gerçeği -artık- görürler. Şu on gündür benim gözlemim, bunun görülmeye başlandığı ve “başka bir Türkiye’nin artık olmadığı uzlaşısının” öne çıktığı yönünde... Burada devletin bütün iletişim kanalları açıktır. Yeni döneme herkesin katkısı olacaktır. Ve bu yeni bir anayasa olarak taçlanacaktır.

Bir diğer önemli konu da bu işgale varan darbe girişiminin küresel gerici aktörleri de yalnız Türkiye’de değil, artık tüm dünyada yenildiklerini kabul edeceklerdir. Bu da yeni bir dünya ekonomisi ve siyaseti demektir.