Ekonomi politikasında ‘popülizm’ nedir, ne değildir?

Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, “erken emeklilik” konusundaki karşı argümanlarını AK Parti grup toplantısında anlatırken şu çok önemli vurguyu yaptı: “Türkiye, geçmişte popülist politikalardan çok çekti, şimdi gelin bu eski hastalığı yeniden gündeme getirmeyelim.” AK Parti’nin bütün iktidar dönemleri, seçim zamanları da dahil olmak üzere, kısa dönemli popülist sapmalardan uzak olmuştur. Ancak burada Cumhurbaşkanı’nın tam anlamıyla neyi anlattığını da tartışmamız, konuşmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu bakımdan, “erken emeklilik” konusu çok iyi ve somut bir örnektir. Prim gün sayısını tamamlayan ancak “erken” yaşa takılan vatandaşlarımız yaşa bakılmaksızın emeklilik hakkı istiyor. Peki, bunun olması, bırakın sosyal güvenlik sistemini ve bütçe yükünü, iş gücü piyasalarını ve toplumsal refahı nasıl etkiler?

Kamu neyi üstlenir?

Bir siyasi iktidar şunu göze alabilir: Kamu maliyesine (herhangi t zamanı için) “yük” olabilecek bir uygulama, eğer ki orta ve uzun zamanda toplumsal refahı olumlu olarak yukarı çekecek ve çalışan toplumsal kesimlerin genel verimliliğine katkı yapacaksa, rasyonel bir siyasi iktidar, süreli bir yükü kamu tarafının üstlenmesine göz yumar.

Örneğin, ihracatı orta ve uzun dönemde artıracak liman, yol yapımları ya da enerji maliyetlerini düşürecek enerji boru hatları bu tür yatırımlardır. Yine eğitim ve sağlık harcamaları ve tabii devletin teknolojiye yapacağı yatırımlar da orta ve uzun dönemde toplumsal refaha güçlü katkı yapacak yatırımlardır.

O zaman, yukarıda sorduğumuz sorunun cevabına dönelim, yaşa bakılmaksızın “erken emeklilik” kamunun üstleneceği bir yük iken orta ve uzun dönemde işgücü piyasalarını tüm çalışanlar lehine düzenleyecek ve toplumsal refahı bu bağlamda yukarı çekecek bir uygulama olabilir mi? Kesin cevap: Hayır!

Çünkü düzenli ve garanti erken emeklilik maaşı almaya başlayanlar, öncelikle işgücü piyasalarındaki ücret ve yeni giriş dengelerini bozarak yeniden çalışma talep edeceklerdir. Bu, meselenin sosyal güvenlik sistemine olan yükünü bile gölgede bırakacak çok önemli bir sorundur. Örneğin, 38 yaşındaki bir “erken emekli,” yeni mezun bir üniversite mezunundan da daha düşük bir ücretle ve prim yükü de olmaksızın çalışma talep edecektir. Bu da hiç şüphesiz, başlangıç ücretlerini düşüren, sistemin prim girişini azaltan ve en önemlisi de genç işsizliği artıran bir nedendir. Bu anlamda “erken emeklilik” meselesine en çok gençlerimizin ve giderek tüm çalışanların karşı çıkması, bu haksız talebi bir sosyal hakmış gibi dillendirenleri uyarması gerekir.

Hangi popülizm?

Gelelim şu “popülizm” meselesinin neo-liberal ya da IMF jargonundaki yerine...

Yine Cumhurbaşkanımız, geçen hafta İstanbul’da gerçekleştirilen Türkiye-Afrika iş forumunda yaklaşık olarak şunu söyledi: “Biz ne zaman başımızı kaldırsak, üretmeye, büyümeye başlasak, bunlar çeşitli baskılarla, yaptırımlarla bunu engellemeye çalıştılar; ekonomilerimize suikastlar düzenlediler, yatırımlara karşı çıktılar.” Evet, tam da böyle olmuştur hatta IMF ve derecelendirme kuruluşları jargonunda bu durumun formülasyonu “popülist” sapmadır.

Bunlar için gelişmekte olan bir ülkenin verimliliğini yukarı çekecek tüm kamu yatırımları popülist politika sayılır. Emek verimliği dışındaki tüm verimlilik alanlarını geliştirmek de popülizm sayılabilir. Yani sistemin en tepesindeki emperyal ülkeler teknoloji rantını kullanacak kamu yatırımlarını yapabilirler, bunun dışındakilerin yapması popülizm sayılır. Bugün dünyanın GSYİH’sine göre en yüksek kamu borcunun gelişmiş ülkelerde olmasının nedeni de budur.

Savunma sanayii teknolojisi yoluyla yüksek teknolojiyi geliştirme ve buradaki özel sektörü, Ar-Ge’yi desteklemeyi gelişmiş ülkelerdeki devlet üstlenmiştir. Çünkü bu alanlara ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir sermayedar başlangıç yatırımlarını yapamaz. Banka sistemi devletle birlikte, geri dönüşü onlarca yılı bulan üst teknoloji yatırımlarını gelişmiş ülkelerde destekler. Bu anlamda, öncü sektörlerde ilk sermaye birikimini devlet yapar ve arkadan gelen özel sektöre bunu, zamanı gelince, devreder. Öncü-kontrol sanayilerdeki özel sektör, devletle iç içedir ve özellikle ABD’de yüklü devlet avanslarıyla çalışır.

Şimdi Türkiye de savunma sanayiinden başlayarak bunu yapmaya başladı. Özellikle Erdoğan’la birlikte Türkiye, genel iktisadi verimliliği yukarı çekecek altyapı projelerini ihracatı, sanayiyi ve genel refahı yukarı çekecek, işletmelerin küresel rekabetini artıracak yatırımları gerek bütçeden gerekse bütçe dışındaki modellerle uzun süredir yapıyor ve yapmaya devam edecek.

Bu anlamda bu tabii ki popülizm değildir. Tam anlamıyla yerli ve milli ekonomi ve kalkınma yolunun başlangıcıdır.