YENİ BİR SİYASET, YENİ BİR EKONOMİ...

Dünya ekonomisi, şimdiye değin hiç tanışmadığı yeni bir değişim/kriz dalgasının üzerinde yolunu arıyor. Burada değişim ve kriz kelimelerini özellikle aynı anda kullanıyorum. Artık “Hepimiz aynı geminin içindeyiz” deyişi pek geçerli değil.

Hatta tam aksi de geçerli. Uzunca bir süredir gelişmiş ülkelerin krizi, bir sistem -dünya- krizi olarak anlatılıyor. Esasında bu anlatı, hem güncel hem de tarihsel olarak doğru değil.

Sistemin, 19. yüzyılın tam ortasında önce Avrupa’da başlayan ilk esaslı krizi ve sonrasında, 20. yüzyılda, dünya savaşlarına da yol açan tüm krizler de gelişmiş ülkelerin kriziydi. Bu krizlerin, teknoloji ve pazar alanları kaynaklı gelişmiş ülkeler kapışması olduğunu biliyoruz.

Ancak iki yüzyılı aşan bu süreçte, Batı, önce merkantilist sömürgecilikle sonra da sanayi devriminin müthiş “verimlilik” atılımıyla elde ettiği zenginliği bütün bu krizlere rağmen yitirmedi.

Çünkü Doğu ve Güney ülkeleri, giderek artan bir sömürü, yoksullaştırma sürecine mahkûm edildiler. Şimdi genel olarak “gelişmekte olan ülkeler” diye isimlendirdiğimiz ülkelerin iktisadi geri kalmışlık döngüsü bütün bir 20. yüzyıl boyunca devam etti. Soğuk Savaş döneminde çok cılız ve Sovyetler’in gölgesinde kalan çıkışlar (Bağlantısızlar hareketi gibi) dışında Güney ve Doğu ülkeleri Batı kaynaklı krizlerin taşıyıcısı oldu ve bu ülkelerin halkları Batı’nın refahı uğruna, onlara dayatılan iktisat politikalarıyla yoksullaştırıldılar.

Yeni siyaset...

Soğuk Savaş’ın bitmesi ve 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, anlatıldığı gibi, Batı lehine “tarihin sonu” değildi, paradoksal olarak, Doğu’nun gelişmekte olan ülkelerinin içinde bulunduğu kısır döngüyü kıracak bir gelişmeydi. Çünkü iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu, çok seçenekli yeni bir siyasetle tanışmak üzereydik.

Geleneksel, sanayi devrimi patentli, Batı kaynaklı sağ ve sol siyasetler dışında ezberleri bozan yeni siyaset, tam da Batı’nın, sanayi devriminden beri, en büyük krizinin arifesinde Doğu ülkelerinde yeşermeye başladı.

Esasında Avrupa, nasyonel sosyalist (ırkçı) ve geleneksel sosyal demokrat (sol) siyasetlerin sonuna geldiğinin ilk işaretlerini, konjonktürel ama iki ana akımın dışında, “Yeşil” hareket gibi ilginç “icatlarla” bize vermeye başlamıştı. Çok geçmeden bu hareketler, marjinal çıkışlar olarak kendiliğinden söndü ve Avrupa’yı, krizle birlikte, nasyonal sosyalizmin -yeniden- kucağına itti.

Bugün Almanya-Türkiye arasındaki gerilimin temel -tarihsel- aksı budur. Mesut Özil meselesi ve bir onurlu göçmen olarak, Mesut Özil’in direnişi, çıkışı budur.

Pasifik Asya...

Öte yandan, 90’lı yılların sonundan itibaren Pasifik Asya ülkeleri, iki merkezli olmak üzere, Batı’nın bitmeyeceğini sanılan ekonomik egemenliğini sorgulatacak gelişmeler yaşamaya başladılar. Bu iki merkezden biri Çin, diğeri ise G. Kore idi. Çin’in yeni piyasacı dışa açılması ve G. Kore’nin teknoloji-eğitim yoğunluklu çıkışı, dünyanın önce üretim sonra da teknoloji merkezlerinin Doğu’ya kaymasına yol açtı. ABD bu hızlı çıkışa razı olmak zorundaydı çünkü Pasifik verdiği fazlalarla ABD’nin devasa açıklarını finanse ediyordu. Ancak tam şimdi “ticaret savaşları” adı altında Pasifik-ABD dengesi bitiyor. Ve bu bitiş büyük krizin ilk büyük habercisi olarak önümüzde.

‘Bizim Asya’ ve Erdoğan...

Gelelim Asya’nın bizim tarafına. Bu süreçte Avrasya’da Rusya, Putin’le kararlı ama Pasifik kadar heyecanlı ve piyasacı olmayan bir çizgiyi dünyaya kabul ettirdi. Tam burada bu tabloyu Türkiye, Erdoğan’la tamamlayacağını ve Avrasya coğrafyasına, Rusya’dan niteliksel olarak çok ayrı ve özgün kurucu bir ülke olarak, damgasını vuracağını şu günlerde belli etmiş oldu.

Erdoğan’ın 2002’den beri süren ve her türlü kumpasa, komploya kurban edilmek istenen ve müthiş bir halk desteğiyle ayakta kalan iktidarı, nihayet 24 Haziran Başkanlık seçimleriyle Türkiye ve bölge için bir büyük dönüşüme/devrime dönüştü.

Türkiye’de Erdoğan çizgisi kalıcı bir halk hareketi olarak da genişliyor ve ona rakip olan/olmaya kalkan bütün çağ dışı siyasi yapıları/hareketleri de krize sürükleyerek yok ediyor. Bu doğaldır. Çünkü bu siyasetler, zaten son iki yüzyılın arkaik yapıları olarak devam etme/doğma yanlışını gösteriyorlar.

BRICS ve Türkiye...

Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS ülkeleri zirvesine İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı sıfatıyla katılıyor.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın ve tabii benzer diğerlerinin, tarihlerinde hiç olmadığı kadar, yeni özgün bir kalkınma çizgisine ihtiyaçları var. BRICS yapısının, Türkiye’yi ve Meksika’dan başlayarak diğer Latin Amerika ülkelerini de içine alarak önce G-20’nin sonra da dünyanın en önemli iktisadi ve siyasi platformu olması çok önemli olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Güney Afrika’da dolar dışında yeni bir para sisteminin geliştirilmesini, önce ülkelerin yerel paralarla ticaret yapması ilkesinden yola çıkarak, önerecektir. Bu, aynı zamanda, yeni bir siyasi ve iktisadi düzen ve yeniden yapılanma önerisidir.

BRICS ülkeleri 4.5 trilyon dolar döviz rezervine sahip ve dünya nüfusunun yüzde 43'ünü barındırıyor ama bu nüfus, dünyanın en genç, en dinamik nüfusu.

Bu anlamda bu ekonomiler, Türkiye ile birlikte, ortak hareket ederlerse, şimdiki dönüşümün, gelişmiş ülkeler için yeni bir kalkınma yolu olacağını göreceğiz.

Mesela BRICS ülkelerinin döviz rezervlerini bir havuzda toplaması ve ortak bir Kalkınma Bankası kurulması fikri neredeyse Arşimet'in dünyayı yerinden oynatacak manivelasına eşit bir girişim olacaktır.

Bugün Bretton-Woods para sistemini ve Batı merkezli ticaret sistemini aşacak yeni adımların hızla atılması önemlidir. Bu anlamda Erdoğan’lı bu BRICS zirvesi tarihi önemdedir.

Burada şu da önemlidir; Erdoğan gibi güçlü liderlerin, bir temel anlatıyla birlikte geldiğini ve bu anlatının, bütün kökleriyle tüm topluma mal oluncaya kadar, kalacağını/kalması gerektiğini unutmayalım. Bu çerçevede bizim bir meşruiyet sorunumuz yoktur, tam aksine, iflas eden Batı’nın iktisadi öğretilerinin meşruiyet sorunu vardır. Türkiye, kendi özgün kalkınma yolunu, rekabetçi, dünyayla yarışan gerçek bir piyasa ekonomisini bu dönemde hızla geliştirecektir.