Kadın Olmasa

5 Mart 2019

Kadınlar ve erkekler bir elmanın iki yarısıdır malum. Ancak bir araya geldiklerinde gerçek bir bütün oluştururlar. Mutluluk, heyecan, neşe, başarı hatta kızgınlık, öfke, üzüntü, hırs… Hepsi, karşı cinsin varlığı ile anlam kazanır. Duygular karşılığını, kavramlar ?muhattabını bulur. İki cinsten herhangi birinin olmadığı bir dünyayı fizyolojik ya da algısal düzeyde tahayyül etmek çok ama çok zordur.

Yine de şöyle bir düşünelim. Kadınların var olmadığı bir dünya…
Sokaklarında kadınların dolaşmadığı, evlerinde yalnızca erkeklerin yaşadığı, ofislerinde erkeklerin çalıştığı... Parkında, bahçesinde, arabasında, alışveriş merkezinde, yediden yetmişe boy boy erkeklerle dolu bir dünya. Erkeklerin ancak erkeklere egemen olabildiği, ikinci bir cinsin varlığına bağlı olarak iktidar ve özgürlük savaşlarının yaşanmadığı ütopik toplumlar...

Kadın olmasa nasıl bir dünya olurdu burası?
Hayli siyah beyaz olurdu her şeyden önce. Yeryüzünde varlık gösteren bunca renk, ilhamını biraz da kadınların varlığından alır. Saçıyla, makyajıyla, gülüşüyle, istekleri, hayalleri, umutlarıyla kadınlardan doğar en çarpıcı renkler. Kadınların olmadığı caddelere ağır bir tekdüzelik, insanın iliklerine işleyen bir cansızlık çöker. Ne baharlar bahar gibi gelir coğrafyalara, ne güneş insanın gözlerini kamaştırabilir parlaklığıyla. Gökyüzünden okyanuslara, topraktan ağaçlara kadar her şeyin rengi biraz daha solgundur kadınların olmadığı yerde.

Yazının devamı...

Duyguların Zekası

24 Eylül 2018

Duyguların şaşırtıcı zekası
Uçsuz bucaksız bir dünyadır tıp. Öğrendikçe bilinmeyenlerin açığa çıktığı, bilinmeyenleri öğrenme yolunda her gün yeni bilgilerin keşfedildiği... Keşfedilen gerçeklerin insan evrimi üzerindeki etkisiyle şaşırtan, heyecanlandıran ve sınırları olmayan bir alem. Esrarlı alanları vardır tıbbın. Bilinen taraflarının bilinmeyen yanlarından az olduğu ve insanla ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda hep biraz daha merak uyandıran; araştırmaya ve daha çok araştırmaya iten konular. Farzı misal; dopamin. Bir başka deyişle "duyguların zekası" ya da duygunun, zekasını kullanarak bizi zapturapt altına almak için başvurduğu araç. Etkili bir suç aleti.

Yarım asrı aşkın bir zamandır hakkında yüz binden fazla bilimsel araştırma yayınlansa da sırrı bir türlü tam manasıyla çözülemeyen bir bilmece. Tıbbın en gizemli odalarından biri. Hormondan çok daha fazlası. Duygularımızın yöneticisi. Yaşadığımız aşkların, heyecanların, mutlulukların, hazların, sıkıntıların, üzüntülerin, dengesizliklerin mimarı. Uğruna sevgili olunan, deli olunan, suçlu olunan ve hatta uğruna hiçbir şey olunmayan bir garip nörotransmitter. İnsanın fizyolojik tarifinin en önemli bileşenlerinden biri!

Beklentiden Ödüle Giden Yolda Dopamini Bulacaksın, Şaşırma!
Dopamini, duygularının "motivasyon molekülü" olarak kabul edebilirsin. Beyninin ödül merkezini temsil eder; duygularının tetikleyicisidir. Çikolata yersin ya da oy verdiğin parti seçimi kazanır ve sen mutlu olursun. Neden? Çünkü beklentilerin karşılandığında haz alırsın, vücudundaki dopamin seviyesi artar.

Yazının devamı...

İstanbullu Gelin - Bilinçli Kötülük de Son Bulur

6 Haziran 2018

“Huzurlu bir aile istiyorum bunu yaparken de çaba bekleyen değil, çabalayan olmam gerektiğini yeni anlıyorum. Ben kendimi ve ne istediğimi belki de yeni yeni anlıyorumdur Fikret” diyen İpek bilinçli kötülüklerinde bir gün son bulabileceğini bize açıkça gösterdi sanırım.

Hepimiz geçen cuma günü televizyonda İstanbul gelin dizisinin ilk bölümünden itibaren hırslı, gücü seven ve adeta entrikalar kraliçesi karakterini canlandıran İpek’in yani Dilara Aksüyerek’in anlayışlı ve ne istediğini bilen bir kıza doğru evrilme sahnesini hayretler içerisinde izledik sanırım. Evet ne yalan söyleyeyim bu güzel değişim Fikret’i yani Salih Bademci’yi olduğu kadar beni de şoke etti desem yerinde olur.

Peki ne oldu da İpek artık değişti dersiniz? Konakta kalmak uğruna, yarattığı bilinçli kötülük stratejleriyle hayatta kalmaya çalışan İpek, nasıl oldu da değişebildi? Her istediğini bugüne kadar elde eden, zengin bir ailenin çocuğu olan İpek, şımarıklığı ve tatminsizliği ile yarattığı bilinçli kötülük stratejisinden nasıl vazgeçti dersiniz?

Sanıyorum ki bu değişimin içindeki ki sihirli kelime “çabalamak” oldu. Çabalama kelimesiyle İpek olgunlaşma yolunda ilk adımı attı. Çünkü, ya çabalayarak kazanacaktı; ya da bilinçli kötülük stratejisine devam ederek kaybedecekti. İşte tüm kötülükleri iyileştirmek, güç bir durumdan kurtulmak ve en önemlisi de tıpkı İpek’in dediği gibi huzuru yaratmak için; iyiye ve iyiliğe doğru çabalamak gerekiyordu. İpek’te çabalama yolunu seçti.

Çabalama bilincine erişen İpek ilk olarak kendini ve hayattan ne beklediğinin sonra etrafındakileri sorgulamaya başlaması insanın ruhsal olgunlaşma yani değişim ve gelişim evrelerinin ilk adımını oluşturur.

Çünkü herşey para ve mal/mülk değildi…

İnsanlar hayattan ne bekliyor? Zengin olmak ve istediği herşeyi kolaylıkla elde etmek ve bunun sonucunda da huzuru bulup nirvanaya ulaşacaklarına inanıyorlar. Huzuru her ne kadar para ile ilişkilendirmek pek doğru olmasa da insanlar istediği şeyi alarak yani para harcayarak mutlu olduklarını düşünüyorlar.

Fakat son dönemde yapılan bilimsel araştırmalar hayattan beklentiler yönünde bizlere farklı sonuçlar veriyor. ABD’deki Berkeley Üniversitesi'nde Cameron Anderson'un yönetimindeki bir ekibin yaptığı bir araştırma, insanları paradan puldan çok toplum içindeki statünün mutlu ettiğini gösteriyor. Araştırma “beğenilen” ve “saygı duyulan” kişilerin geliri yüksek kişilerden daha mutlu ve huzurlu olduğunu ortaya çıkardı. Toplumda saygı duyulan kişilerin sosyal çevrelerinde başkalarını etkileme, denetleme, aidiyet ve kabul edilme hissi taşıdığını buldu. Yine araştırmaya göre, zenginliğin, paranın sağladığı saadet zamanla azalmakta, beğenilmek ve sosyal saygınlık ise kalıcı olmakta.

Yazının devamı...

Mutluluğa Çeyrek Kala!

14 Mayıs 2018

Mutluluk çok yakınında!

Şikayet ettiğin son gün olsun bu..İşinden, arkadaşlarından, sevgilinden, eşinden, hep isteyip de hiç yapamadıklarından, yanlış zamanda ve yanlış bir hayatın içinde yaşıyor olmaktan...

Unutma ki yaşadığın her an senin anın, kurduğun tüm hayaller sana ait ve mutluluk aslında hiç de uzakta değil.

Bunu için Çıkman gereken üç basamak var, dördüncüsünde ise senin ödülün. Bir; motivasyonunu sağla, iki; cesaret et, üç; başarıyı yakala ve sonra gelsin mutluluk!

Neden harekete geçmen gerektiğini önce kendine anlat

Sana bahşedilen yaşamı, biçilen ömrü çok daha "sana ait" kılmak, sana göre en verimli şekilde geçirmek için olduğun yerde beklemek ve şikayet etmekten fazlasını yapman gerektiğini aslında biliyorsun. Sonunda sahip olabileceklerini düşün bir kere. Senelerdir kariyerin için hayalini kurduğun o nihai zirve ya da hep özlemini çektiğin sıcacık bir yuva veya gitmek istediğin bir ülke, öğrenmek istediğin bir dans, denemek istediğin bir spor...

Hiçbiri olmayacak bir hayal değil. Söz konusu hayalini gerçek kılman için ne tür bir motivasyona ihtiyacın var, style="margin: 0px; font-stretch: normal; line-height: normal; font-family: ">

Yoksa sevdiğin adamla İskandinav fiyortlarına karşı oturup ortak geleceğinizi planlamak mı en büyük motivasyon kaynağın? Kullan bunu sonuna kadar, acıma! Önce aşık olacağın adamı hayal et; halihazırda varsa öyle biri, buz gibi kuzey havasında koluna girip sıcacık duygularla içini nasıl ısıtacağını düşün, sakın düşünmekten korkma. Kendi motivasyon reçeteni kendin yaz.

Yazının devamı...

İnovasyonun Pusulası

2 Nisan 2018

Yaşadığımız çağda; değişim, yenileşme, yenilik gibi kavramlar hayatımızın her alanında etkisini gösterir. Öyle ki söz konusu kavramlardan nasibini alamayan; kişi, kurum, kuruluş ve sektörlerin uzun vadede varlık göstermesi çok kolay değildir. Bir başka deyişle hızla değişen teknolojilere ve gelişen çevre koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan inovasyon kültürü, kurum ve marka başarısı için olmazsa olmaz faktörlerden biri olarak öne çıkar.

Hemen her sektörde piyasanın bu derece kalabalık olması, müşteriye benzer ürün ve hizmetleri sağlayan sayısız kurumun aynı anda varlık gösterme çabası, en nihayetinde farklılaşma ihtiyacının kaçınılmazlığı sonucunu doğurur. Markalar, ürün ve hizmetlerinin benzerlerinden ayrışmasını sağlamak için gerek ürün, gerek hizmet, gerekse kurumsal bakış açısı bakımından yenilenme ve inovasyon süreçlerini sürekli kılmalıdırlar.

Kurumların varlıklarını uzun vadede sürdürebilmeleri büyük oranda kurum içi inovasyon kültürünü oluşturmalarına bağlıdır. İnovasyon kültürünün temelinde değişim vardır. Sorun da tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Zira değişim ve yenileşme, beraberinde doğal bir direnç de getirir. Gerek bireysel gerekse kurumsal anlamda, değişimi engelleyici tavırla karşılaşmak olasıdır. Çalışanlar halihazırda sahip oldukları çalışma alışkanlıklarının değişmesini istemezler. İşverenler de benzer şekilde var olan işleyişi korumak, kurulu düzeni devam ettirmekten yana eğilim gösterebilirler. Böyle bir durumda yapılması gereken şey, inovasyon karşıtı direncin doğru ve sağlıklı metotlarla kalıcı olarak kırılmasını sağlamak ve bu şekilde yenileşmenin önünü açmaktır. Bunu başaran kurumların hızla değişen dünyaya ayak uydurmaları ve daha da önemlisi piyasada rekabet üstünlüğü sağlamaları işten bile değildir.

Dolayısıyla muhafazakar bir tavır yerini; değişimi, gelişimi, ilerlemeyi destekleyen anlayış ve yaklaşımlara bırakmalı ve inovasyon direnci bütünüyle ortadan kaldırılmalıdır. Tam da bu aşamada kurumsal iletişimin ve etkili markalaşma faaliyetlerinin önemi son derece büyüktür.

Kurum içi iletişim, inovasyon kültürünün benimsenmesi ve sürekli hale getirilmesi için kullanılması gereken en önemli araçlar arasında yer alır. Söz konusu kültürün yayılması, buna bağlı olarak bilgi akışının sağlanması için kurumsal iletişim mekanizmalarının devreye sokulması şarttır. Doğru ve güçlü bir iletişim olmadan kurum içi güven, sadakat ve liyakat gibi hususların istenilen seviyeye taşınması güçleşir. Kurum içinde dengeli bir etkileşim ortamı oluşturulamaz ve tüm bu olumsuzluklar da inovasyon sürecinin başarıyla yürütülmesine engel teşkil eder.

Markalaşma da yine inovasyon direncinin kırılması yolunda etkili biçimde yönetilmesi gereken bir süreçtir. Marka olmak ve yenilenmenin, markalaşma hikayesinin vazgeçilmez bir ayağı olduğu bilinciyle hareket etmek, kurumu başarıya taşıyacak olan önemli unsurlar arasında yer alır. Bu noktada liderlik de önemli bir başlık olarak karşımıza çıkar. Markalaşma sürecini yönetecek etkili bir liderin varlığı her anlamda işlerin daha kolay ilerlemesini de beraberinde getirecektir. Ekibinin yeteneklerini ön plana çıkarabilen, güçlü bir rehberlikle doğru yönlendirmeleri yapabilen liderlerin inovasyon sürecinin başarıya ulaşmasındaki rolü paha biçilemezdir Kurumsal iletişimin öneminin bilincinde olan koordinasyon yeteneği; güçlü, ekibini iyi tanıyan, sosyal ilişkiler yönünden zafiyeti olmayan liderler sürecin hızlı, etkin ve doğru biçimde ilerlemesini sağlar.

Neticede bir kurumun hedeflediği kârı yakalayabilmesi, marka değerini artırması ve buna bağlı olarak varlığını koruması ancak pozitif anlamda değişime ve ilerlemeye açık olmasıyla gerçekleşebilir. Bunun için de her şeyden önce inovasyona karşı geliştirilebilen direncin yok edilmesi şarttır. Değişime karşı direnç, yenileşme taraftarı eğilimle yer değiştirdiğinde gerek tüketici nezdinde gerekse üretici açısından çağın gerekleri yerine getirilmiş, ihtiyaçlar karşılanmış ve her anlamda başarıya giden kapılar sonuna kadar açılmış olur. Yeter ki doğru zamanda, gerekli noktalarda, etkili araçlar devreye sokulabilsin.

Yazının devamı...