Mutluluğu ararken

Felsefe, sosyoloji, psikoloji, edebiyat gibi birçok disiplinin ortak çalışma alanlarının kesişme noktasında da, insan ve hayat temaları yer alır. İnsan kimdir? Ahlak nedir? Hayatımızı nasıl yaşamalıyız? Hoşgörü ve şefkat gibi soylu duygular varken neden kini, öfkeyi ve şiddeti yok edemiyoruz. Gerçekten bu zor sorulara verilen her türlü yanıtın yetersiz kalacağı açıktır. Ancak yine de insan olmak soru sormayı ve daha onurlu ve mutlu bir yaşam aramayı gerektirmez mi?

PROF. DR. AYHAN AYDIN
Hacettepe ve Ankara üniversiteleri mezunu olan Aydın, İngilizce ve eğitim bilimleri alanında eğitimini sürdürmüştür. Doktora eğitiminden sonra bir süre Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde, part-time öğretim üyesi olarak çalışmıştır. 1993’ten beri Dünya Bankası Eğitim Projeleri’ne danışmanlık yapan Aydın, halen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Aynı üniversitede Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanlığı görevini sürdüren Aydın’ın çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış 60’tan fazla makalesi bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu ve Gazi üniversitelerinde misafir öğretim üyesi olarak dersler veren Aydın, bazı yayın kuruluşlarında editörlük, eğitim dergilerinde hakemlik ve bilim kurulu üyeliği yapmaktadır. Aydın’ın yayınlanmış 9 kitabı bulunmaktadır.

İnsanoğlu belki de dünyaya geldiği ilk günden beri daha iyi bir toplumsal hayat özlemiyle yaşamaktadır. Gerçekte hayatımız neden daha güzel olmasın, sorusu insanlık tarihinin hem en eski hem de en karşılıksız kalan beklentisidir. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, edebiyat gibi birçok disiplinin ortak çalışma alanlarının kesişme noktasında da, insan ve hayat temaları yer alır. İnsan kimdir? Ahlak nedir? Hayatımızı nasıl yaşamalıyız? Hoşgörü ve şefkat gibi soylu duygular varken neden kini, öfkeyi ve şiddeti yok edemiyoruz. Gerçekten bu zor sorulara verilen her türlü yanıtın yetersiz kalacağı açıktır. Ancak yine de insan olmak soru sormayı ve daha onurlu ve mutlu bir yaşam aramayı gerektirmez mi? Özetle bu makale toplumsal hayatımız ve yaşadığımız dünya hakkında yeniden düşünmek isteyenler için ilginç olabilir. Çünkü bu metin de iyimser ve kötümser görüşler açısından olası toplumsal sistemler bağlamında sevgi, nefret, hoşgörü, çatışma, uzlaşma, otokrasi, demokrasi vb. kavramların irdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu amaçla düşünce tarihinde iyimser görüşleriyle bilinen Leibniz ve kötümserliğin simgesi olan Schopenhauer’un düşüncelerini kısaca anımsamak yararlı olabilir.
Leibniz’a göre her varlık (monad) eşsiz ve biriciktir, yaşamak insanoğlu için büyük bir armağan olduğu kadar onurlu ve yüce bir görevdir. Yaşadığımız dünya var olabilecek dünyalar içinde en iyisidir. Çünkü bu dünya Tanrı’nın insana duyduğu sonsuz sevgi ve hoşgörüsünün yansımasıdır. Özetle Leibniz’e göre, dinde ve ahlakta esas olan akıl ve sevgidir. Dolayısıyla her insan bir diğerinin iyiliğini isteyip ona şefkatle yaklaştıkça sevgi çoğalır. Aklın ışığı, ruhu ne denli aydınlatırsa hayat o kadar güzel olur. Saygın kişi sevmeyi bildiği için erdemli ve bilgedir.

İNSANIN SUÇU
Öte yandan, Schopenhauer’a göre bu dünya olabilecek dünyalar içinde sadece en kötüsü değildir, zaten en iyisi hiç var olmamasıydı. Yaşamak ve var olmak insanoğluna verilen en ağır cezadır. Hayat bir düş kırıklığından, aldanıştan başka bir şey değildir. Kısaca bütün hayatı boyunca sadece köpeğiyle dost olabilen Schopenhauer’a göre, insanoğlunun en büyük suçu doğmuş olmaktır. Böylesine kötü bir dünyanın yaratıcısı da olamaz. Gerçekte Tanrı olsaydı diyor Schopenhauer; bunca kötülüğe ve düzensizliğe bir çözüm bulurdu.
Şimdi bu görüşleri en başarılı şekilde anlatan iki eşsiz eseri anımsayalım. Bunlardan ilki, adından da anlaşılacağı gibi iyimserliğin anıtsal örneklerinden biri olan “Düş Dünyasından Haberler”, diğeri Schopenhauer’u bile kıskandıracak kadar iç karartıcı olan “1984” adlı romanlardır. Özetle biri insanın aydınlık, güzel, bilge, onurlu yönünü, diğeri ise bunların tam tersini anlatıyor.
Düş Dünyasından Haberler: William Morris’in kaleme aldığı bu şaheserin kurgusu olağanüstü ölçüde güzeldir. Romanın kahramanı olan “anlatıcı”, geleceğe yönelik ideal toplum tartışmalarının yapıldığı günlerin birinde nehir kıyısında ki yoksul evine döner ve uykuya dalar. Roman tümüyle bu uzun uykuda görülen düşü anlatmaktadır. Düş Dünyasında birbirlerine “komşu” ya da “kardeş” diye seslenen güleryüzlü, neşeli ve içtenlikli insanlar yaşamaktadır. Zenginler olmadığı için yoksullar da yoktur. Yaşamak için gerekli olan her şeye herkesin sahip olduğu bu dünyada kapılarda kilit yoktur. Bütün gönüller açık olduğu için sofralar da açıktır. Parayı bilmez Düş Dünyasının insanları, bu nedenle ticareti de bilmezler. Polis, mahkeme, hapishane yoktur. Çünkü kimse kimseye kötülük yapmaz. Onlara göre siyaset, bir grup usta oyuncunun küçük ancak ihtiraslı kesimlerin lüks yaşantılarının ve bencil tutkularının faturasını, masum halka ödetme sanatıdır. Halkı kandırma, yönlendirme çabaları toplumda çatışma ve ayrışmaya neden olacağı için Düş Dünyasında ne siyaset ne de yönetim vardır. Gerçekte her bireyin eşit koşullar içinde yaşadığı ve bir diğerini kardeşçe kucakladığı Düş Dünyasında kıskançlık, öfke ve nefret olamayacağına göre, kendilerini herkesten akıllı sanan otoriteler de olamaz. Özetle Düş Dünyasında ne özel mülkiyet düzeni ne tek doğrucu öğretiler ve okullar ne de topluma yol gösteren sözüm ona bilgeler vardır. Dolayısıyla sevgi yasası hakimse buyruğa, efendiliğe, hükmetmeye yer yoktur. En güzeli burada yalan yoktur. Çünkü insanlar yalanın, bütün kötülüklerin kaynağı olduğuna inanırlar.
Neyse ki bazılarının bu kadar güzellik düşte bile fazla diyeceğini bilen Morris, romanın sonunda kahramanını uyandırır. Böylece bütün bunların gerçek olamayacağını düşündürerek “dersimizi” verir. Ancak gerçekte her birimiz “Bu dünya neden daha güzel olmasın ki?” diye düşünür ve ara sıra düş görmesek de hayal kurarız ve biliriz ki hayallerimiz ölürse insanlık da ölür.

DEMİR ÖKÇE
1984 adlı romanda sonsuz bir iktidar ve güç istencini anlatan George Orwell, insanın kanını donduracak ölçüde kötümserdir. 1949 yılında yazılan eserde gelecekte teknolojinin de katkısıyla toplumsal yaşamın ilkel çağlardaki barbarlığa nasıl dönüşeceği anlatılmaktadır. İnsanlığı düşler ve hayaller yerine kabus ve karabasanlarla dolu acılı bir dünya beklemektedir. Yoksullaştırılmış ve köleleştirilmiş insanların onuru da ayaklar altına alınmıştır. Böyle bir dünyada en iyi yönetim şekli ikiyüzlülük, yalan ve iftirayla sağlanır. En tehlikeli düşünceler özgürlük, eşitlik, sevgi ve hoşgörü gibi değerlerdir. Devleti her şeye gücü yeten ve mutlak egemen olan tek parti yönetir. Parti iktidarı yalnız güçlü olmak için ister, halkın mutluluğu yönetimi ilgilendirmez. Partinin başında büyük ağabey (big brother) bulunur. Büyük ağabeyin yüzü her gün televizyonlarda, sesi radyolardadır. O halka sürekli “sevgi, saygı ve güvenlik sunar”. Partinin bütün üyeleri gibi halkın da temel görevi ona övgüler düzmektir. Her tür başarı partiye bağlılıkla ölçülür, bu amaçla hizmette sınır yoktur. En büyük hizmet; anneniz ya da babanız bile olsa parti karşıtlarını ihbar etmektir.
Otorite halkı denetim altında tutmak için iki yol kullanır. Bunlardan birincisi, tarihi ve tüm geçmiş olayları parti buyruğuna göre yeniden yazmak ve yorumlamaktır. Bu amaçla çok sayıda yazar ve konuşmacı devlet kadrolarında çalıştırılmaktadır. İkincisi düşünceleri ve duyguları kontrol etmek için dili, ikili ve çelişkili anlamlarla yüklü bir “iletişim” aracı yapmaktır. Buna göre Sevgi Bakanlığı vardır ama orada insanlara sürekli işkence yapılır. Gerçek Bakanlığının görevi, halka sürekli yalan söylemekken Bolluk Bakanlığı ise halka hayatı zehir etmekle görevlidir. İki kere iki parti ne zaman ve kaç isterse “o” eder. Topluma zararlı kişileri parti bilir, onları birer diş macunu gibi sıkmak gerektiğinde duraksamaz. Partinin tek amacı düşünceyi kontrol ederek insancıl gelişimi durdurmak ve bireyi köleleştirmektir. Özetle bu dünyada mutlu olmak, gerçeği aramak ve doğrudan yana olmak suçtur.
İşte insanlığın halleri Morris’ten Orwell’a en yüksek tepelerden en derin uçurumlara yuvarlanabiliyor. Halk arasında bir söz vardır, “Benim için ne düşünüyorsan Allah sana iki mislini versin” diye. Ancak bizim dileğimiz herkes için Morris’in düşleriyle ilgili olabilir. Aksi halde Orwell’in kötümserliğini ikiyle çarpmak durumunda kalırız ki...

KARDEŞLİK HUKUKU
Leibniz, Schopenhauer, Orwell, Morris bunların hepsi yabancı, bize uymaz denebilir ancak böyle diyenler en azından iki kişiye haksızlık ediyor olabilirler. Biz yine de kendi kültürümüze dönelim Yunus Emre, Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz/ diyor. Sen kendini ne sayarsan/ Ayrığı da (başkasını) onu say/ diyen de odur. Özetle insan olmak, kendimiz için istediğimiz her güzel şeyi tüm insan kardeşlerimiz için de dilemeyi gerektirir. Sonuç olarak yazarın düşüncesini merak eden okuyucular için şu kadarını söylemek yararlı olabilir; ben kişisel olarak çalışan, üreten, düşünen, yöneten ve yönetilen bütün insanlarımızın kalplerinin sevgiyle dolu olduğuna inanıyorum. Boş gurur, bencillik ve kibir sorununu aşmak içinse daha çok bilgiye, dostluğa ve güvene ihtiyacımız var. Bu amaçla sevinçlerimizi ve üzüntülerimizi paylaşırken tek yürek olmalıyız. Yunus’la bitirelim. O, “Hak’kı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir.” diyor.
Sizce herkesin sıkça söz ettiği kardeşlik hukukuna uygun yaşamak için daha çok çaba göstermemiz gerekmez mi?