Baba sevgisinin gücü

Baba olmak zor bir iş. Hele oğlan babası olmak daha da zor. Arkadaş olarak davranan baba mı? Yoksa mesafeli, otoriter olan mı? Hangi baba figürü daha yapıcıdır, bir rol modelidir? Bilemezsin. Çoğunlukla yaşanan yıllardan sonra, geriye dönüp bakıldığında eğri, doğru bir sonuç ortaya çıkar. Sonuçta; babanın kültürel kodlarının, kişilik yapısının izin verdiği bir karakter yapısı ortaya çıkar. Her şekilde de, sevmek değişmeyen kural. Tüm bu düşünceleri uyandıran bir film ‘Sevgili Oğlum’...

Düşünmeye zorladığı kadar duygulandıran da, bir baba-oğul hikâyesi anlatıyor. Uyuşturucu belasına düşmüş Nic ile ona her daim destek olmaya çalışan baba David arasındaki ilişki, yaşanmış bir olaydan yola çıkmış. Baba David Sheff’in yazdığı ‘Güzel Oğul; Oğlunun Uyuşturucu Alışkanlığı Sırasında Bir Babanın Yolculuğu’ ve oğul Nic Sheff imzalı ‘Tweak; Metamfetamin’lerle Büyümek’ adlı otobiyografik romanlardan uyarlanmış. Babada Steve Carrell ve oğulda Timothée Chalamet’nin karakterlerine kazandırdıkları sahicilik, aralarındaki kimya, duygusal etkileşimi artırıyor.

Baba sevgisinin gücü

Öyküye gelince... Parçalanmış bir ailenin oğlu olan Nic’in velayeti, Los Angeles’ta yaşayan annesinin üzerinedir. Gazete ve dergilerde bağımsız yazar olarak çalışan baba David, hoşgörülü ve liberal bir insandır. İlgi ve sevgisini Nic’ten asla esirgememiştir. İkinci evliliğinde bile yeni eşi ve küçük iki çocuğu yanında Nic hep ailenin bir parçası olarak yerini alır. Nic’in uyuşturucuyla tanışması, zararsız gibi gözüken maddelerle oyun havası içinde başlar. Zaman içinde katlanarak artar, kristal metamfetamin denilen maddeye kadar uzanır.

Eksik tarafı tamamlıyor

Uyuşturucu alışkanlığı üzerine yapılmış Al Pacino’nun ilk filmlerinden ‘Esrar Bitti-Panic in The Needle Park’, Leonardo DiCaprio’lu ‘Basketbol Günlüğü’, Robert Downey Jr.’ın oynadığı ‘Sıfırdan Daha Az’, Jared Leto’lu ‘Rüya İçin Ağıt’, kültleşmiş ‘Trainspotting’ müptelalığın zor zamanlarını anlatan filmlerdi. ‘Sevgili Oğlum’ bu filmlerin eksik bir tarafını tamamlıyor. Belçikalı yönetmen Felix von Groeningen, ebeveyn cephesinin böyle bir durumda, içine düştüğü psikolojik boşluğu, kendisiyle yüzleşmesini yakın plan ele alıyor. David’in zihnindeki baba-oğul ilişkisi, geçmişe dönüşlerle veriliyor. Özlem duyduğu geçmişin masum günleri, seyirciyle olan duygusal bağı güçlendiriyor. Oğulun perdeden kaybolduğu anlarda bile, babanın aklının onda takılı kaldığını anlıyoruz. Groeningen anlatımında ruhsal bağı çok güçlü işlemiş. Sade sinema diliyle de bu bağlamda ajitasyondan uzak kalmayı başarmış.

Steve Carrell; abartısız, içten oynuyor. Boşluğu, çaresizliği, sevgiyi içine gömmeyi mükemmel biçimde yansıtıyor. Timothée Chalamet ise, kendi cephesinden müptelalığı ve yine çıkışsızlığı gayet iyi oynuyor. Her iki tarafın da yazılmış anılarından yola çıkan senaryo, ailenin çırpınışlarına, daha çok baba tarafından yer açmış.

Groeningen, anlatımında, en mutlu anlarda bile, bir şeylerin kötü gidebileceği tedirginliğini hissettiriyor. Uyuşturucu belasının nasıl masum oyunlarla başladığının da altını çiziyor.

10 İYİ FİLM

Baba ve oğul ilişkileri sinemada çok işlenmiş konuların başında gelir. Çetrefil ilişkilerdir; her zaman tolerans ve sevgi üzerine şekillenmez. Aklıma ilk gelenler şöyle:

1. KAN DÖKÜLECEK (2007)-Paul Thomas Anderson
2. BIG FISH (2003)-Tim Burton
3. BİSİKLET HIRSIZLARI (1948)-Vittoria De Sica
4. BABA (1972)-Francis Ford Coppola
5. DÖNÜŞ (2005)-Andrew Zvyagintsev
6. HUD (1963)-Martin Ritt
7. HAYAT GÜZELDİR (1999)-Roberto Benigni
8. BABAM VE OĞLUM (2005)-Çağan Irmak
9. BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK (1962)-Robert Mulligan
10. ÖZGÜRLÜK YOLU (2002)-Sam Mendes