Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan!

Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan

Erol Evgin 50’nci Sanat Yılı Türkiye Turnesi kapsamında ilk konserini çarşamba akşamı Harbiye Açıkhava’da verdi. Konserin izleyicilerinden biri de Evgin’in torunu Ozan’dı

Çarşamba akşamı ilk gençliğimle randevum vardı Açık Hava’da. Yalnız da değildim üstelik. Benim gibi 50’ye merdiven dayayanlar, merdiveni ortalayanlar, şahane 40’larını sürenler... 20-35 yaş grubu... Son olarak da üç sıra ötemde oturan 10 yaşında yakışıklı bir çocuk. Ozan. Senin ne işin var burada? “Dedemi izlemeye geldim” diyor. Erol Evgin’in torunuymuş meğer. Sohbet ediyoruz biraz. Sonra orkestra yerini alıyor.

Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan

‘Bir tanem söyle canım’

Sahnedeki barkovizyondan Erol Evgin’in 50 yılı geçiyor. Albümler, konser kayıtları, fotoğraflar, Ses dergisi kapakları... Pürdikkat izliyor Ozan. Ben de.

8 yıl 3 gün süren dev bir aşkın kahramanları, Çiğdem Talu/Melih Kibar ikilisinin “Deli Divane”siyle başlıyor konser. Yaşını başını almış gençliklerimiz Erol Evgin’in dupduru sesiyle sahnede. Hemen ardından “Söyle Canım” başlıyor: “Bir tanem söyle canım, ne dilersen dile benden”... Açık Hava bu ikinci şarkıda gençlerin deyişiyle ‘yıkılıyor’. Aman nasıl bir eşlik etme. Şarkısını söylemek kolay. Sevdiklerinin yüzlerine de söyleyebiliyorlar mı acaba, bu epey riskli cümleyi?

Nakaratını kadınlara ayrı erkeklere ayrı söyletiyor Erol Evgin. Kadınların sesi daha çok çıkıyor. Üzülsem mi sevinsem mi?

‘My my my Delilah’

Sahnede bir İstanbul beyefendisi... Şarkıların arasında hayatını anlatıyor usul usul. Müziğe nasıl başladığını, Şenay’la birlikte dans müziği yaptığı yılları... Tam bu noktada “Delilah”yı söylemeye başlıyor. 72’sindeki Erol Evgin’i izlerken, 2012’de, İngiltere’de Kraliçe Elizabeth’in tahta gelişinin 60’ıncı yıl kutlamaları kapsamında düzenlen Incredible Live Performance Diamond Jubilee Concert’te “Delilah”yı söyleyen tesadüf bu ya yine 72 yaşındaki Tom Jones’un konser görüntüleri geliyor aklıma. Benzer bir olgunluk, hoşluk, zarafet. Bazı erkekler ne güzel yaş alıyorlar... Sesleri de yakışıklılığından bir şey kaybetmiyor zaar. Hep bir ağızdan eşlik ediyoruz Evgin’e... My my my Delilah!

Ardından 25’ine kadar şarkılarının sözlerini kendisinin yazdığını anlatıyor. Başka biri yazar da beğenmezse nasıl söylerim, ya incitirsem korkusuyla. Sonradan İstanbul beyefendisi olunmuyor tabii. Neyse ki 25’inde Çiğdem Talu ve Melih Kibar ile tanışıyor. Müzikal birlikteliklerinin ilk şarkısı: “İşte Öyle Bir Şey”. Onu düşünüp mutluluk duymanın şarkısı... Sonra kendini düşünüp bir gölgenin düşmesi o mutluluğun üstüne. Aşkın önündeki engelin insanın kendisi olmasını anlatan bildiğim en güzel Türkçe şarkı. Buluşma arkadaşlarım da hayatlarının bir yerlerinde bilmişler bunu. Kırık bir nostalji tütüyor seslerinde.

Karşılıklı uzun uzun ağlıyorlar

“İçimdeki Fırtına”ya geçiyor Erol Evgin. Hikâyesi müthiş şarkıya. Yüksek lisans için Londra’ya gidiyor Melih Kibar. Oradaki ilk gecesinde, korkunç bir fırtına çıkıyor. Tesadüfen bir piyano buluyor kaldığı yerde. Oturup korkusunu besteliyor. Besteyi İstanbul’daki Çiğdem Talu’ya gönderiyor. Dinliyor ve fırtınalı bir gecede yapıldığını bilmediği besteye sözlerini döküyor Talu: “İşte o an bir fırtına kopar. Sanki o an yer yerinden oynar. Hoyrat bir rüzgâr eserken... Sallanan gemi misali... Sallanır durur içimde dünya”. “İçimdeki Fırtına” adını verdiği şarkının sözlerini Londra’ya gönderiyor Talu. Melih Kibar, sözleri okuyunca gözlerine inanamıyor. İstanbul’a telefon bağlatıyor. Tam 8 saat bekliyor. Sonunda ulaşıyor Çiğdem’e. Karşılıklı uzun uzun ağlıyorlar. Londra-İstanbul arası mesafeden aynı fırtınayı hissetmek. Aşk varsa uzaklığın cürmü bir arpa boyu değil midir? Hele onlarınki gibi bir aşk.

50 onurlu yılın vârisi

Konser sırasında ara ara Ozan’ı yokluyorum. O masum güzel yüzünde hayran bakışlarla izliyor dedesini. Ne şanslı diye düşünüyorum. Nasıl görkemli bir mirasın sahibi: Türkiye’nin dört kuşağına yol arkadaşlığı yapmış bir dede! Sahnede izlediğimiz 50 onurlu yılın da vârisi o.

1983’te Çiğdem Talu öldükten sonra şiir okuyarak geçirmeye çalışıyor sızısını Erol Evgin. O şiirler ki şarkıya dökülüp bizim de kaç derin kalp kesiğimize kan taşı olmuş. Bedri Rahmi’nin “Sitem”i. Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül”ü. Açık hava korosuyla birlikte söylüyor her ikisini de Erol Evgin, seyircisiyle ses sese edebiyata saygı duruşunda bulunuyor.

Fikriye Hanım’dan Mustafa Kemal’e

Öyle klasik bir konser değil bu. FB marşını da okuyor, Temel fıkraları da anlatıyor. Derken bir Karadeniz türküsü geliyor: “Koyverdun gittin beni”. Kısa süreli bir hüzün geçişi. Ama genel olarak herkesin yüzünde bir mutluluk. Sıcak bir temmuz gecesinde omuzlarından kayıp duran rüzgârdan şallara sarınıp...

Konser anılarla, şarkılarla devam ediyor. Fikriye Hanım’ın piyanonun başına geçip Mustafa Kemal’e çaldığı “Manastırın ortasında var bir havuz” türküsünü de seslendiriyor, “İzmir Marşı”yla herkesi coşkuyla ayağa kaldırıyor, yakın arkadaşları Cem Karaca ve Barış Manço’ya “Dağlar Dağlar” ve “Bir Gün Belki Hayattan” ile selam gönderiyor... Ardından gelin sevdiğimiz şarkıları birlikte söyleyelim diyor. “Duydum ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini”, “Yıldızların Altında”, “Geçse de Gençlik Çağım”...

Ve “Sevdan Olmasa” ile bitiriyor bu insanın damağında cennet taamı tadı bırakan konseri. Ah bu hayat çekilmez sen olmasan canım! Birbirimize sevgimizi itiraf eder gibi söyleyip şarkıyı, dağılıyoruz.

Sizin ilk gençliğinizin nesi eksik?

Konseri kaçırdım diye üzülmeyin. Erol Evgin, Kerki-Solfej’in düzenlediği Açık Hava Konserleri kapsamında Bodrum, Datça, Ayvalık, Kuşadası ve Çeşme’de 50. Sanat Yılı Türkiye Turnesi’ne temmuz ve ağustos boyunca devam edecek. Bunlardan birini yakalayın derim. Sizin ilk gençliğinizin nesi eksik?

Son olarak... Arada Ozan’la selfie çektiriyoruz. Kulağına eğilip “Aşkı öğrenmek istiyorsan dedenin şarkılarını iyi dinle Ozan” diyorum. Gülümseyerek yüzüme bakıyor. Başını sallıyor. Ne anladı acaba? Olsun. Bundan 10-15 sene sonra dedesinin bir konserinde kulağına bu sözleri fısıldayan gazetecinin ne demek istediğini nasılsa anlayacaktır. Sahici, samimi, ağırlık yapmayan, yalansız, dolansız, vicdan ve merhamet sahibi, yaşamı kutsayan aşkların, sevgilerin, dostlukların en iyi adreslerinden biridir Erol Evgin şarkıları. Yol bilgim zayıftır. Ama ne kadar kaybolursam kaybolayım, başım sıkıştığında o adresi elimle koymuş gibi bulurum. Ozan da bulacaktır.

Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan

‘Benim hayatımı anlatan şarkıyı söylerim’

2 yıl önce Altın Düetler 1 albümünü yapıp şarkılarına kadın dokunuşu getirmek istediğinde ilk Sezen Aksu’yu aradığını söylüyor. Hemen kabul ediyor Aksu. “Peki, hangi şarkıyı söyleyelim?” diye soruyor Evgin. Sezen Aksu’nun cevabı: “Tabii ki benim hayatımı anlatan şarkıyı: Ben imkânsız aşklar için yaratılmışım”. Sezen Aksu’nun adının anılmasıyla bir alkıştır kopup gidiyor. Açık hava korosu bu mekânda az mı eşlik etti Sezen’ine. Sahnelere veda edip bizi de bir tür imkânsız aşka düşüren Sezen’ine... Nasıl özlemişiz. Duymuş mudur alkışlarımızı acaba?

‘Ahir zaman aşkımsın; üzüldüğüm karın beni kıskanmıyor’

İlk yarının sonuna doğru Türkiye’nin en çok sevilen müzikallerinden Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı anlatmaya başlıyor Erol Evgin. 80’li yıllar. Yine sözler Çiğdem Talu’ya, besteler Melih Kibar’a ait. Müzikaldeki şarkılardan birini Bedia Muvahhit’in çok sevdiğini söylüyor. “Hep Böyle Kal”. Bedia Muvahhit, “Bu şarkıyı gözlerimin içine bakarak, benim için söyle” dermiş Evgin’e. Sonra da eklermiş: “Ahir zaman aşkımsın. Üzüldüğüm, karın beni kıskanmıyor” .

‘Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor’

2005 yılında Türkiye müzik tarihinin en derinlikli sacayağının ikinci parçası da kırılıyor. Melih Kibar ölüyor. Meme kanserinden hayatını kaybeden Çiğdem Talu’dan 22 yıl sonra cilt kanserinden. Biri Aşiyan’da, diğeri Nakkaştepe’deki can arkadaşlarına uzanıyor Evgin’in yaşlanmamış acısı: “Bir de Bana Sor”. “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor. Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor. Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı gel de bana sor.” Konserin açık ara en fazla alkış alan, en kalpten söylenen, bis yaptıran şarkısı da bu oluyor. Kuşaklar değişse de evlerin pencerelerinden şıkır şıkır parlayan ışıklara karşı kendi içindeki karanlığa gömülme duygusunun çalmadığı kapı yok belli ki...