Kore-eda, aile filmleri çekmeye devam ediyor hâlâ!

26 Ocak 2020

Alice Miller, “Yetenekli Çocuğun Dramı” adlı kitabında “Annesi tarafından görülmek, anlaşılmak, ciddiye alınmak, saygıyla karşılanmak her çocuğun en meşru, en doğal ihtiyaçlarındandır” der. Bu nedenledir ki ilk bakım verenimiz olan annelerimizle kurduğumuz güvenli ilişki önemlidir. Bu ilişki bağı ne kadar sağlam olursa ileride psikolojik açıdan başımıza açılacak dertlerin önemli bir kısmını da daha bebek yaşta atlatmış oluruz.

Anne oğul ilişkisindeki hayranlık temasına karşın anne kız ilişkisindeki rekabet vurgusu dikkate değer. Kızların anneleriyle yaşadığı çatışmalar da... Bunun sinemadaki son örneklerinden biri, aile dinamiklerini inceleyen filmleriyle tanıdığımız Hirokazu Kore-eda’nın geçen hafta gösterime giren filmi “Saklı Gerçekler”.

Filmdeki anne, Fransız sinemasının en büyük kadın yıldızlarından biri olan Fabienne Dangeville (Catherine Deneuve), kızı ise annesinin ışığı altında yaşamaktan kaçıp New York’a yerleşerek senarist olmuş Lumir (Juliette Binoche). İhtimal, Çetin Altan’ın deyişiyle, annesi tarafından fazla sevilmemiş, bu yüzden de kendini yazıya çiziye vermiş çocuklardan biri.

Lumir, eşi ve küçük kızıyla birlikte otobiyografisi yeni yayımlanan annesini Paris’teki evinde ziyaret ediyor. Ve o andan itibaren, yıllar içinde birikmiş, çözülmemiş çatışmaları gün yüzüne çıkıyor. Tansiyonu sürekli artan bir hesaplaşma içine giriyorlar.

Anne, narsisizmin tipik örneklerinden biri. Kendinden başka kimseyi düşünmüyor, kendini karşısındakinin yerine koyup onun ne hissediyor olabileceğiyle ilgilenmiyor. Buna eski eşi, yeni sevgilisi, yardımcısı, kızı, damadı, oyuncu arkadaşları hemen herkes dâhil. Bu zinciri bir parça torunu kırıyor zaman içinde. Müthiş kendiliğinin devam halkası olduğundan belki. Belki kızıyla o ilişkiyi kuramadığından.

Otobiyografinin adı “Truth”. Gerçek. Ama Lumir’den öğreniyoruz ki gerçeklerle ilgisi yok. Kimi gerçekler hiç yok kitapta, olanlarsa çarpıtılmış. Saklı gerçekler söz konusu ki onlar da kitapta yok. Fabienne, kendinden yarattığı ve tapındığı putuna uygun bir hayat hikâyesi kaleme almış. Herkesin hayranlık duyacağı. Kitabın sayfaları açıldıkça, hikâye üzerinden gerilmli anlar yaşıyor anne kız. Lumir o kadar sevilmemiş ki Miller’ın doğal saydığı haklardan hiçbirine sahip olmamış; annesi tarafından görülmemiş, ciddiye alınmamış, saygı duyulmamış. Hesaplaşma sırasında bütün bunlar kederli bir çileden iplik iplik sökülüyor.

O sıralarda “Annemin Hatıraları” adında bir filmde oynuyor Fabienne. Uzaya gittiği için hiç yaşlanmayan bir annenin, kızının farklı yaşlarındaki halleriyle ilişkisini izliyoruz bu filmde. Anneyi canlandıran oyuncu, kaybettiği en yakın arkadaşı, Lumir’in manevi annesi Sarah’ya benzediği için bu rolü kabul ettiğini öğreniyoruz Fabienne’in. Sarah filmin görünmeyen kilit karakterlerinden biri; Fabienne ve Lumir’in en can alıcı çatışma noktası hatta.

Özetle, film ve film içinde filmle anne kız hesaplaşmasına belli gerilim dozlarında tanık oluyoruz. Vaktiyle güvenli bir şekilde kurulmamış anne kız ilişkisinin neden olduğu drama... Tek şefkat dolu sahnede kızının saçını ağlayarak okşayan, ona sarılan Fabienne’in bu şefkat anlarının sonunda silkinip, “Filmde de böyle duygusal oynamam gerekir” demesindeki samimiyetsizliğe... Lumir’in “Bunu elde edemedin ama!” dercesine annesinin gözüne soktuğu eşi ve kızından mürekkep mutlu aile tablosundaki acımasızlığı da atlamamak gerek. Canı yananlar, can yakarlar.

Yazının devamı...

O değersiz (!) kuş nasıl uçsun ki?

12 Ocak 2020

1939 yapımı “Oz Büyücüsü” filminin imza şarkısı “Over the Rainbow”u seslendiren Dorothy, şarkının sonunda hüzünlü gözleriyle şu soruyu sorar: “Mutlu küçük mavi kuşlar gökkuşağının ötesinde uçabiliyorlarsa, neden ben uçamıyorum?” Bu soru Dorothy’yi canlandıran 16 yaşındaki Judy Garland’ın da sorusudur aslında. Uçamayan küçük bir kuştur o da en nihayetinde. Hollywood’un 40’lı yıllardaki acımasız stüdyo sisteminin ilk kurbanlarındandır.

Geçen hafta vizyona giren, yönetmenliğini Rupert Goold’un yaptığı “Judy”de Garland’ın bu dönemiyle ömrünün son bir yılı arasındaki hayattan alacaklı çocuk/kadın paralelliğine tanık oluyoruz.

Sahiden de çocukluğunu yaşayamamış Judy Garland. Onun dönemide bugünkü gibi pedagoglar eşliğinde sinema yapmak söz konusu değil. Hatta yapımcıların oyuncunun çocukluktan henüz çıkmış genç bir kız olduğunu dikkate aldığı bile söylenemez. MGM’in patronu Louis B. Mayer, Garland’ın zor çalışma koşulları karşısındaki ilk isyanında ona annesinin ve babasının umurunda olmadığını hatırlatıyor. Kaderinin kendi ellerinde olduğunu. Çok da güzel bir kız olmadığını vurguluyor. Ancak sesiyle yaşıtlarına fark atabileceğini söylüyor. Stüdyonun diğer çalışanları Mayer’den de acımasız. Genç Judy’ye gündüzleri enerjik olması için uyarıcı haplar, geceleri uyuması için uyku ilaçları veriyorlar; iştahını kesmesi için başka haplar da... Garland’ı ölüme sürükleyecek madde bağımlığının ilk tohumlarını onlar atıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Şan ve şöhretin tüm tadını alıyor Judy Garland ama çabuk tükeniyor. Sürdürdüğü sağlıksız yaşamın sonucu olarak. Hayatında alkol var, uyuşturucu madde var, psikiyatrik ilaçlar, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, kendine karşı yoğun bir öfke, antidepresan niyetine yaptığını söylediği, onu mutsuz eden beş evlilik, yoksulluk. Mavi kuşlar gökkuşağının ötesinde uçmaya devam ediyor. Ama Garland tıpkı çocukluğundaki gibi aynı soruya muhatap. O neden uçamıyor? 30 yıl önceki çocuk ne kadar alacaklıysa hayattan, 50’sine yaklaşmış kadın da o kadar. Çocuk ne kadar mutsuzsa, kadın da o kadar. Çocuk ne kadar yalnızsa, kadın da... Her ne kadar çok parlak günler yaşadıysa da, çocukluğunda ona hissettirilen ‘değersizlik duygusu’ndan kurtulamıyor Judy Garland.

Yazının devamı...

Bir yeni yıl dileği: İyilik

29 Aralık 2019

Yeni yıla girerken bir Noel filmleri furyası başlıyor benim evimde. Seyrettiğim, seyretmediğim ne kadar film varsa, akşamları eve döndüğümde bir iki tanesini mutlaka izliyorum. Yıllar içinde bir ‘top ten’ oluşturdum. Paylaşmak isterim:

İçlerinde sinema tarihinde yerini ve Oscar’ını almışlar da var, hafif eğlencelik olanlar da. Ortak özellikleri ise insanı mutlu etmeleri. Kar atmosferi, ışıl ışıl Noel ağaçları, mağazalardan yapılan alışverişler, heyecanlı hediye verme seremonileri, Noel Baba yolu gözleyen çocuklar... Mutlu eden filmler bunlar; çünkü hepsinin içinden ‘iyilik’ geçiyor.

Bir süredir, insanların içindeki ‘kötü’nün her zamankinden daha fazla hareketlendiğini, çıkacak yer aradığını gözlemliyorum. Kendine değerler sistemi kuramamışların yaptıkları kötülük üzerinden yaşadıkları haz duygusunu iyiliğin verdiği haz duygusuyla değiştirebilmenin bir yolu olsa keşke. Bazen şu yukarıdaki listede yer alan filmleri seyretseler işe yarar mı diye düşünürüm, bugün için çok alaturka kaçan bir naiflik ve romantizmle. Yumuşacık bir battaniyenin altında, mis gibi kokular yayan bir kahve fincanı elinizde, yahut bol böğürtlenli yaseminli bir kış çayı hele kar yağıyorsa ipince... Koca bir yıl daha gelmiş geçmiş ki giden ömrümüzdendir esasen. Böyle düşünüp, sinema terapi değeri olan bu filmlerin ruhunu giyinsek?

Kendine tahammül

“Yok, o senin dediğin insanlar sıkılır öyle filmlerden, kedilerle paylaşılmış battaniyelerden” diye itiraz eden çok bu fikrime. Hoş ben de bilmiyor değilim, sinemanın ve edebiyatın gücü çok büyük insanın değişmesinde, dönüşmesinde. Ama bunun için önce kendine tahammül seviyesine gelebilmeli insan. Kendisiyle yalnız kalabilmeli. İçine bakabilmeli, içiyle konuşmalı. Dinleyene ne hikâyeler anlatır ta çocukluktan bugüne. Dört işlem seviyesinde bir de matematik biliyorsa yeter, artar bile; kendindeki iyileri alt alta koyup toplayacak, sonra kötüleri... Aralarındaki farkı çıkarma marifetiyle bulacak. Yorumunu yapacak. Ki bu dediğim dünyanın en zor şeylerinden biri. İçindeki kör kuyuya kova salıp rastgele çekmek; çıkanla yüzleşmek. Varlığından köşe bucak kaçan insanlar var, yığınla. Mantığa bürüme mekanizmasıyla kötücül yanlarının marifetlerini rasyonel hale getirmeye çalışan.

Her şeye rağmen, yeni yıla girerken benim de birkaç dilek hakkım var. Bunlardan biri; hastalıklı hırsları, derin narsisizmi, çıkar öncelikli yaklaşımları, değersizlik duygusunun panzehri kötülükleri olan insanların en kısa zamanda kendileriyle bir buluşma ayarlayıp cesur bir hesaplaşmaya girişmeleri. Galiba toplum olarak en çok ihtiyacımız olan da bu. İyilik peşi sıra gelecektir.

Auster’ın hikâyesi

Yazının devamı...

Alt edilebilmeye rıza gösteren hastalık

22 Aralık 2019

Bulutlu, insanın içini sıkan ama hayli başarılı bir kitap kapağı. Önce yazarın adı çarptı gözüme: William Styron. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok bilinen “Sophie’nin Seçimi”nin Pulitzer ödüllü yazarı. Nazi kampında hayatının seçimini yapmak zorunda kalan Sophie’nin hikâyesinin anlatıldığı, Amerikan edebiyatının çağdaş klasiklerinden biri olan kitap, filme de çekilmiş, Sophie’yi canlandıran Meryl Streep’e En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştı. Bu bilgiler aklımdan hızla geçerken kitabın çevirmenine takıldı gözüm: Tomris Uyar. Bir kitap okuru için görkemli bir buluşma bu. Tomris Uyar çevirisiyle William Styron okumak. En son da kitabın adını fark ettim: “Karanlık Gözükünce / Bir Delilik Güncesi”.

En iyilerinden biri

Depresyon hakkında yazılmış en iyi anı/biyografi kitaplarından biri olduğunu baştan söyleyeyim. Depresyona yakalananlar genel olarak tarif etmekte güçlük çekerler yaşadıklarını. Hiçbir hastalığa benzemez. Evrensel kabul görmüş tanımıyla hayattan zevk alamama hastalığıdır ama insana yaşattıklarını tanımlamak o kadar kolay değildir. Nasıl büyük bir acı çekmek olduğunu... Ama depresyonu yaşayan Styron gibi büyük bir yazar olunca depresyon geçiren herkesin hislerine tercüman olacak bir kitap çıkıyor ortaya. Hayattaki en büyük, en rahatlatıcı lükslerden biri de anlatamadıklarımızı anlatan kitaplar okumak değil midir? Edebiyatın katarsis yoluyla oluşturduğu teröpatik etki.
Öncelikle ‘depresyon’ ismine karşı çıkıyor Styron. “Tatsız tutsuz, ciddiyetten yoksun bu sözcük, ekonomideki bunalımı, deredeki çukuru da aynı gelişigüzellikle tanımladığından böylesine ciddi bir hastalığa asla oturmuyor” diyor. Tomris Uyar da kitap boyunca depresyon yerine çöküntü kelimesini kullanıyor. Styron’a göre “Çöküntü, bir ruh kargaşasıdır, kişinin benliğine yatıştırıcı aklına- öylesine garip acılarla, kaypak yöntemlerle yüklenir ki tanımını yapamazsınız”. Ama belirtileri net: Ağır bir kasvet, ürküntü duygusu, boğucu bir endişe, uykusuzluk, zihin donukluğu, odaklanamama, dil sürçmesi, bir süre sonra konuşacak takatin kalmaması, iştahsızlık, kolunu dahi kıpırdatamama, kendine yöneltilmiş yoğun bir nefret duygusu... Korkunç acılar çekerek deneyimliyor hepsini Styron.

Yazının devamı...

‘Ben bütün bunların dışındayım’

15 Aralık 2019

“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı kitabında şöyle der Tezer Özlü: “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.”

Kendisi olmasının önüne sürekli engeller konulmuş bir insanın attığı çok güçlü bir çığlık bu: Ben bütün bunların dışındayım! Ne var ki içine doğduğumuz aileden başlayarak, okulda, iş yerlerinde, ilişkilerimizde, evliliklerimizde hep birileri “bizim iyiliğimiz için” kendi doğrularını dayatıp durur. Kendimiz olmamıza izin verilmez. Tezer Özlü gibi isyankâr ruhlar kısmen de olsa kurtulur bu iyilik maskeli kurallardan. Ama çoğu kaçsa da kurtulamaz. Kadın erkek ayrımı yapmak istemiyorum. Kadınlar çoğunlukta olmak üzere erkeklerin de sık deneyimlediği bir duygusal örüntü bu. Terapi odalarının dili olsa da konuşsa...

Altın Küre adayı
Geçtiğimiz hafta Netflix’te gösterime giren, Oscar’a şimdiden aday gösterilen, Altın Küre’de 6 dalda adaylık elde eden; sosyal medyada en fazla konuşulan konulardan biri olan Noah Baumbach‘in yönettiği “Marriage Story”yi izlerken bunlar geçti aklımdan hep. En çok da Özlü’nün tarifsiz çığlığı: Ben bunların dışındayım.

Yazının devamı...

Makamlar insana değer katmaz

8 Aralık 2019

Makamlar geçici oldukları gibi, sanılanın aksine, insanlara değer katmaz. Tam tersi, insanlar makamlara değer katar. Kişilik özellikleriyle, eğitimleriyle, yaratıcılıklarıyla, duruşlarıyla, derinlikleri, farkındalıkları, dürüstlükleri ve elbette proaktif çalışma tarzlarıyla…  Kendi değerini makamların belirlediği insanlar, işsiz kaldıklarında sudan çıkmış balığa dönerler. Zira onlar aynı zamanda üniforma hastalığı denen bir dertten mustariptir. Makamlarını temsil eden üniformalarını çıkardıklarında / çıkarmak zorunda kaldıklarında çıplak hissederler; değersiz, işlevsiz, anlamsız. 

Geçen hafta vizyona giren Kıvanç Sezer’in filmi “Küçük Şeyler” tam da bu iki noktaya parmak basıyor. Bir ilaç firmasında bölge müdürü olan Onur’un (Alican Yücesoy) işten çıkarılmasıyla başlayan dağılma sürecini derinlikli ve ironik bir aktarımla anlatıyor film. Onur, işiyle varolduğunu söyleyen bir beyaz yakalı. Kendini sadece işiyle tanımlayan, hayata anlam verme meselesi üzerine hiç düşünmemiş… Önceleri pek önemsemiyor durumu; nasılsa iş bulurum diye. Ama hiç de beklediği gibi olmuyor, art arda olumsuz sonuçlanan iş görüşmeleriyle hayalkırıklığına uğruyor. Öte yandan eşi Bahar’la (Başak Özcan) birlikte ev kredisine girmişler. Aldığı tazminat da birkaç ay içinde eriyor. Bu süreçte, tenzili rütbe olarak algıladığı tıbbi mümessillik teklifleri alıyor ama kabul etmiyor. Çünkü bölge müdürlüğü titriyle inşa ettiği kâğıttan varoluşunu karşılamaz bu iş. Yaptığımız iş, sıfatlarımız bizi değerli kılar düşüncesine o kadar çok inanmış ki, gerektiğinde ekmeğini taştan çıkaracağını söyleyen taksi şoförüne hayli sinirleniyor; aslolan ekmeği taştan değil, afili bir zeminden çıkarmak Onur’a göre…

Ama işte hayatın da sert gerçekleri var. Bir yandan ödenecek krediler, diğer yandan standartları düşürmeme çabası, ailenin yükünün eşinin omuzlarına binmesi sorun yaratmaya başlıyor bir süre sonra. Üniformasıyla var olan Onur’un, eşofmanlarıyla zaman öldürdüğü evde, nasılsa iyi bir iş gelecek kibri içinde, sorumluluklarını yok sayması eşi Bahar’ın canını sıkmaya başlıyor. Makamıyla, üniformasıyla sahte bir güven portresi çizen kocasının zaaflarıyla, kabalıklarıyla, vurdumduymazlığıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu da ondan uzaklaşmasına yol açıyor.  

Yaşadığı sorunların yarattığı kaygı karşısında iki temel ego savunma mekanizması kullanıyor Onur; yadsıma ve regresyon (gerileme). Gerçeklerle yüzleşmek yerine onları yadsımayı tercih ediyor. Kaygısını azlatmak için çocukluğun güvenli sularına dönüyor. Çocuk gibi davranmaya, çocuksu şımarıklıklar yapmaya ve annesinin küçük oğlu olmaya soyunuyor. Bunlar da Bahar’la aralarındaki gerilimi artırıyor. 

Onur karakterini canlandıran Alican Yücesoy, her türlü övgüyü hak ediyor. Montenegro, Adana, Antalya, Malatya ve Kayseri film festivallerinden peş peşe aldığı En İyi Erkek Oyuncu ödüllerinin hakkını fazlasıyla veriyor. Maslow’a göre kendini gerçekleştiren insan gerçekleri kabul eder, aynı zamanda doğruları ve yanlışlarıyla kendisini de… Gerçekçi bir bakış açısı vardır. Çevresindeki insanlarla empati kurabilir. Derin ilişkiler yaşar. Bağımsızdır, tek başına varolabilir. Doğaldır, yapmacık davranmaz. İnsanlara sevgi ve saygı duyar.Yücesoy, büyük bir maharetle oynadığı Onur üzerinden bütün bunların tam tersini sergileyerek ‘kendini gerçekleştirme’ gibi hayati bir meseleyi ete kemiğe büründürüyor. Didaktik olmayan son derece eğlenceli bir performansla.

Özetle, kendini gerçekleştiremediği için makamlara yapışan, ‘beyaz yakalı’ üniformasını derisi bellemiş insanlar için ders niteliğinde bir film seyrediyoruz. Epeyce büyük şeylerin konuşulduğu “Küçük Şeyler”i görün isterim. Asu Maro’nun Alican Yücesoy ile Milliyet Sanat için yaptığı, bugün Milliyet Pazar’da bir bölümünü yayımladığımız nefis söyleşiyi okumanızı da…

Yazının devamı...

Sağlıklı aile nedir?

24 Kasım 2019

Aile kültürden kültüre değişen bir kavram. Tek bir tanımı yok. Kimi kültürlerde kan bağının olması yeterli. Bazılarında akrabalık ilişkileri de devreye giriyor. Yıllardır sevgi, saygı ve dayanışma içinde süren arkadaşlıkları aile olarak isimlendirenler de var. Amerikan nüfus bürosunun tanımı ise şöyle: “Belirli sorumlulukları yüklenmiş, doğum, evlilik gibi sebeplerle birlikte yaşayan iki veya daha fazla kişiden oluşan grup”. Nilüfer Özabacı ve Zülal Erkan’ın birlikte yazdıkları “Aile Danışmanlığı” adlı kitapta yer alan şu cümle hepsini bir potada eritiyor aslında: “Aile, birbirine biyolojik ve psikolojik olarak bağlı; birbiriyle geçmiş, duygusal ve ekonomik bağları olan; birbirlerini aynı ev ortamının bir üyesi olarak kabul eden kişiler olarak tanımlanabilir”. Yine kitaba göre sağlıklı ailenin tanımı ise şöyle: “Aile fonksiyonlarını yerine getiren ve üyelerine doyum sağlayan ailelerdir”.

Sağlıklı aile
Yönetmenliğini Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho’nun yaptığı bu yılki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü alan “Parazit”te iki aile çıkıyor karşımıza. Park ailesi ve Kim ailesi. Evet, kan bağları var her iki ailede de. Doğum, evlilik, duygusal ve ekonomik bağlar da... Ama sağlıklı aileler mi bunlar acaba?

Park ailesi, anne, baba ve iki çocuktan oluşan üst gelir grubu bir aile. Ünlü bir mimar tarafından yapılmış lüks bir malikânede yaşıyorlar. Park ailesi ise yoksulluğun dibine vurmuş, hamam böceklerinin istila ettiği, evden çok, yıllardır el değmemiş depoya benzer bir bodrum katında. Ailenin tek geçim kaynağı pizza kutularını paketlemek. Hiçbirinin gelir getiren düzenli bir işi yok.

Yazının devamı...