‘Hayat o kadar berbat olamaz’

18 Ağustos 2019

"Hayat o kadar berbat olamaz diye düşünürüm’ der Orhan Pamuk, “İstanbul Hatıralar ve Şehir” adlı kitabında: “Ne de olsa insan Boğaz’da bir yürüyüşe çıkabilir.” Bu sadece bir tanesi. Her İstanbullunun bu şehirden bir gerekçesi mevcuttur berbatlıklarla başa çıkmaya çalıştığı. Canına tak ettiğinde kendini dışarı atıp ona koştuğu. Bazen berbatlık bizzat şehrin keşmekeşi olsa da tutunulacak bir dalı mutlaka vardır. Aslında çoktur. Herkesin İstanbul’u başkadır. Gözünde taşıdığı aynanın gümüş astarının kumaşına göre değişen. Ben en çok da yazarların İstanbul’unu severim. İstanbul’un kokusunu kitap kokusuna benzettiğimden belki.

Bu hafta yine bir yazarın, bizim meslekteki sıfatıyla “edebiyatın cumhurbaşkanı” Doğan Hızlan’ın İstanbul’unu gezme şansım oldu, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Yayınları’ndan çıkan Çağlayan Çevik’in titiz bir çalışmayla hazırladığı “Benim İstanbul’um” kitabının sayfalarında. “Ahh, nerede o eski İstanbul!” tonlaması gibi bir beklentim yoktu. Zira Doğan Bey, öyle geçmişi yücelten, bugünden şikâyet eden biri değildir. Yaşsızdır, her daim yenidir. Kitabında da bu özelliklerini görüyoruz. Daha da ilginci onun İstanbul’unu kendi alışkanlıkları şekillendirmiş. Kenti bu alışkanlıklar ekseninde yaşamış, gezmiş, anlamlandırmış. Aslında İstanbul’un ona kattığı kadar, o da İstanbul’a değer katmış.

İki teyze, anne ve anneanneden mürekkep çok kadınlı bir evde dünyaya gelmiş Hızlan, 1937 yılında. İstanbul’da neyin nerede iyi olduğunu, farklı semtlere gide gele, teyzelerinden öğrenmiş. Bu öğreti alışkanlıklarını oluşturmuş, alışkanlıkları da onun İstanbul’unu belirlemiş. Doğduğu semt olan Kocamustafapaşa’nın İstanbulluluğunun başladığı yer olduğunu, hayatını şekillendiren semtlerin başında geldiğini belirtiyor. Bahçeli, üç katlı evlerinin balkonunda kitap okurken hatırlıyor kendini ilk. En önemli ritüellerinden biri de ikindi çayı. Çayın yanında ikram edilen kurabiyeler, pastalar. Bunun için inilen semt ise Samatya.

İlk gençliğinin İstanbul’u katıldığı edebiyat matineleri. Eminönü’ndeki Halkevi’nde düzenlenen. Aslında Hızlan, kitap boyu fark ettiğimiz gibi kenti çoğunlukla edebiyat üzerinden yaşamış. Onun İstanbul’unu diğer yazarlarınkinden ayıran en önemli farklardan biri de bu. İstanbul’un en vazgeçemediği yerlerinden biri Beşiktaş. Aslında Beşiktaş’tan yukarı çıkarken uğradığı o iki katlı ev. Behçet Necatigil’in evi. Florya, Kartal, Pendik ve Adalar gibi yazlık muhitlere gittiği olmuş çocukluğunda. Ama bir süre sonra uzaklaşmış oralardan. İstanbul’da tatil demek kütüphanelerde uzun vakitler geçirmek demekmiş artık. İçindeki büyük kütüphanesiyle Beyazıt olmuş Hızlan’ın İstanbul’u, bu kez de kitap okuma alışkanlığının belirlediği.

Hayatı boyunca kulüpçülük, akşamları arkadaşlarla meyhanelerde buluşmak gibi alışkanlıkları olmamış Doğan Bey’in. Gittiği yerleri sevdiği arkadaşlarının uğrak yeri olan semtler belirlemiş. Pastaneler, lokantalar, kitapçılar, sinema, tiyatro, konserler diğer alışkanlıkları. O zaman da Doğan Hızlan’ın İstanbul’u Beyoğlu olmuş uzun yıllar.

Semtlerin çoğunu bir semt adı şeklinde niteleyen Hızlan, oralardan kendisine kalan izlerin dostluklar, gidip geldiği mağazalar, mekânlar, buluşmalar, alışverişler olduğuna da dikkat çekiyor. Bunun istisnası tek bir yer var: Cağaloğlu. Önceleri kırtasiyeleriyle sonra buradaki gazetelerde ve yayınevlerinde geçen iş hayatıyla. Kemal Tahir’in önerisiyle Cumhuriyet gazetesinde sanat sayfasını hazırlamaya başlaması gibi değerli anılarla örnekliyor bunu. Cağaloğlu için “Bugün belki de tek özlediğim yer” diyor. Hürriyet gazetesindeki mesleki yılları için başlayan İkitelli ve Bağcılar dönemi. Uzun yıllardır ikamet ettiği Ataköy. Alışkanlıklarını taşıdığı semtler üzerinden akıp gidiyor Doğan Hızlan’ın İstanbul’u. “Herhangi bir İstanbul dışı seyahatimde daha birkaç saat sonra İstanbul özlemi, İstanbul’da olamamak sıkıntısı çöker üzerime” diyor. Kendini bir İstanbul bağımlısı olarak tanımlıyor.

Hızlan, edebiyattaki İstanbul’unu da bir diğer bölümde anlatıyor. Yazarların, şairlerin tarihçilerin anlattığı İstanbul’u: “Edebiyattaki İstanbul benim için hep Halil İbrahim sofrası gibi olmuştur; eksiksiz, aynı malzemelerin türlü ustalıklarla birkaç kere yeniden işlenmiş halleriyle doludur. İşte o sofraya bir kere oturduktan sonra kalkması o kadar kolay olmuyor. Kaldı ki kim kalkmayı ister böyle bir sofradan!”.

Dumanı tüten yeni kitabı “Benim İstanbul’um” da o sofranın en müthiş lezzetlerinden biri. Kitabı okurken, içindeki İstanbul’da dolaşırken ben de itiraf ettim kendime; hayat o kadar berbat olamaz. İstanbul varken. Edebiyat varken. Doğan Hızlan gibi dillere destan kalem koleksiyonundaki tüm kalemlerden kıymetli, heybetli bir kalem varken...

Yazının devamı...

Teşekkürler Toni Morrison

11 Ağustos 2019

18 Şubat 1931’de Ohio’ya bağlı Lorain’de dünyaya geldi Toni Morrison. Wofford Ailesi’nin dört çocuğunun ikincisi olarak, Chloe Anthony adıyla. Okul yıllarında arkadaşları Chloe ismini telaffuz etmekte güçlük çekince, ikinci adını kısaltıp kendine Toni demeye başladı. Edebiyatla ilişkisi ailesi sayesinde kuruldu. Hikayelere bayılıyordu; hikaye anlatıcılarına da. Lorain Lisesi’ni dereceyle bitirdikten sonra üniversite öğrenimi için Washington’daki Howard Üniversitesi İngilizce Bölümü’nü tercih etti. Yüksek lisansını Cornell Üniversitesi’nde yaptı. Tez konusu Virgina Woolf ve William Faulkner’dı. Sonrasında Texas Southern Üniversitesi’nde ders verdi. 1957’de İngilizce öğretmenliği için Howard Üniversitesi’ne geri döndü; orada Jamaikalı mimar Harold Morrison ile tanıştı. Evlendiler, iki çocukları oldu. 1964’te eşinden boşanıp, üniversitedeki görevinden ayrılan Morrison, iki küçük çocuğu ile birlikte New York’a taşındı. Random House’da editörlük yapmaya başladı. Gerçek bir bibliyofildi, ait olduğu işi bulmuştu. Bütün derdi iyi bir okur olmaktı aslında. Yazılması gereken her şeyin zaten yazıldığını düşünüyordu. Ama ne var ki, siyahları anlatan kitaplarda aradığı samimiyeti bulamıyordu. Sonunda okumak istediği kitabı kendisi yazdı: “En Mavi Göz”. Amerikan ırkçılığını, siyahların yaşadığı mezalimi en iyi anlatan yazarların başında gelen Toni Morrison, bu çok dokunaklı ilk romanında, Pecola adlı siyah bir kız çocuğunun güzellik dayatması konusunda rengi yüzünden yaşadığı acıyı anlattı. Herkes tarafından aşağılanan Pecola’ya göre gözleri mavi olursa her şey yoluna girecekti. İnsan ve toplum psikolojisini romanlarında büyük bir maharetle işleyen Morrison’ın bu romanı yazarın şiirsel üslubu ve edebi derinliğiyle bir ilk kitaptan çok daha fazlasıydı. Onu  “Sula” ve “Solomon’un Şarkısı” izledi. Artık edebiyatçı olarak tanınmaya başlamıştı. Kendi ırkının yaşadıklarını, görkemli edebiyatı içinde, dilin tüm çeşnisini kullanarak, lezzetin doruğunda bir üslupla anlatmaya devam etti. Siyahların yaşadığı hayata dair sertlikleri sakınmadan, olanca acısıyla kaleme alıyor, bunu öyle bir ustalıkla yapıyordu ki, edebi haz, anlatının sızısıyla karışıp okuru allak bullak ediyordu.  Ama ağırlık yapmadan, ajite etmeden, edebiyattan hiç vazgeçmeden.

Dördüncü romanı “Sevilen” ile Pulitzer Ödülü’nü kazandı Morrison. İnsanı okurken yerine mıhlayan, nefesini kesen, kalbine kağıt kesikleri atan Sethe’in hikayesi. Bir çiftlikte köle olarak çalışan siyahi Sethe. Çiftlikten dört çocuğu ile birlikte kaçışı. Yakalanacaklarını anlayınca köle olmasınlar diye onları öldürmeye karar veren. Annelik vicdanı ve kadın oluşla yapılan edebiyat tarihinin en büyük hesaplaşmalarından biri. Kitap 1998 yılında Jonathan Demme tarafından filme çekildi, Sethe’i Oprah Winfrey oynadı.

Toni Morrison tarihler 1993’ü gösterdiğinde bir başka tarihi başarıya daha imza attı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk Afro-Amerikan kadın yazar oldu “Yaratıcı gücü ve şiirsel anlatımının damga vurduğu romanlarında Amerikan gerçeğinin yadsınamaz bir yönüne hayat verdiği için”. 2012 yılında Özgürlük Madalyası Ödülü’nü Başkan Barack Obama’nın elinden aldı. 10 roman, çok sayıda makale, çocuklar için oyun, opera librettosu… Onun asıl özgürlüğü kâğıt ve kalemle kurduğu ilişkiydi belki de. Kitaplarını kalemle yazan, kalemini kalbiyle açan yazarlardandı.

Sadece siyahların değil, kadın varoluşunun da benzersiz ve güçlü seslerinden biri olan Toni Morrison’ı bu hafta 5 Ağustos’ta kaybettik. 88 yaşındaydı. Her ölen kadar erkenciydi. Haberi aldığım akşam salonumdaki fotoğrafına baktım uzun uzun. İnsanın sevdiği yazarlardan birini kaybetmesi tuhaf bir duygu. Biri elime bir yalnızlık tutuşturur, bildiklerimin hiçbirine benzemeyen. Alev ateş, taş gibi ağır. İçeri geçtim, kütüphanemdeki kitaplarını çıkardım raflarından. Sırtlarını okşadım. En çok da gözü yaşlı “Katran Bebek”in. “Aşk”ın. “Sula”yı çekti canım. Büyüleyici dilinde teselli bulma gayretiyle gece yarısına kadar okuyup bitirdim. Nobel konuşmasında ”Ölüyoruz. Hayatımızın anlamı bu olabilir. Ama dil ‘kuruyoruz’. Hayatımızın değeri ise bu olabilir” demişti. Bir dil kurmak. Bunu öğrendiğim yazarların başında gelen Morrison’a hem bu yüzden hem de kitapları sayesinde hayatıma, kadın ve yazar olma bilincime kattığı değerler için teşekkür ettim.   

Yazının devamı...

Gelsin 50 yaşım, hoş gelsin sefa getirsin!

28 Temmuz 2019

Bir süredir epeyce yaklaştığım 50’li yaşları pek merak eder oldum. Özellikle biri canımı sıktığında “Dünkü çocuk değilim, 50 yaşıma geliyorum!!!” cümlesini çok sık kullanıyorum. Sanki 50 yaş, hadsizlik yapanların şöyle bir silkelenmesine neden olabilecek iyi bir mazaretmiş gibi.

Yaşıtlarımın çoğu pek sıcak bakmıyor bu durumuma. Her 50’ye yaklaştığımı vurgulayışımda, benden bir yaş küçük mesletaşım olan yakın bir arkadaşım özellikle, şöyle elinin tersiyle ağzıma bir tane indirmek istiyor. Daha 50’ye var, bu neyin acelesi diye. Acele filan değil aslında. Sahiden çok merak ediyorum, 40’ların gelgitli kabuğundan sıyrılmayı. İtiraf edeyim Duygu Asena’nın “Hayattaki en büyük aşkımı 50 yaşımda yaşadım” gibi bir cümlesi vardır ki o da aklımın bir yerlerinde kıpırdayıp duruyor.

Bu merakı giderecek, fazlasını da verecek çok hoş bir film girdi vizyona geçen hafta. Şilili yönetmen Sebastian Lelio’nun “Gloria Bell”i. Bu bir yeniden çevrim. Lelio ilk “Gloria”yı 2013 yılında çekmiş hatta film Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında büyük ses getirmişti. İlk filmde Gloria 60’larındaydı. Paulina Garcia şiir gibi oynamış, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü de almıştı. Yeni çevrimde Gloria 50’lerinde ve onu şahane kadın Julianne Moore oynuyor.

Gloria, toplumun kendisinden beklediği vecibeleri yerine getirmiş, doğmuş, büyümüş, meslek sahibi olmuş, evlenmiş, iki çocuk yapmış. Gün gelmiş boşanmış. Çocuklar yuvadan uçmuş. Oğlundan bir torunu var. Kızı yeni bir aşkın arifesinde. Gayet de keyfi yerinde Gloria’nın. Kızıyla da oğluyla da ilgileniyor; yapıcı bir anne rol modeli. Hayatta kalmak için ille de bir erkek yörünge arayışında değil. Gündüzleri işini yapıyor, akşamları dans kulüplerine gidip kendi kendine dans ediyor. Araba kullanırken, radyodan yükselen aşk şarkılarının hepsine eşlik ediyor. Bakışları, gülüşü, beden dili; ona ne açıdan baksanız mutlu bir kadın görüyorsunuz.

Bir gün sözümona aşk da çalıyor kapısını. Dans ettiği kulüpte Rodolfo adlı eski bir askerle tanışıyor. O da evlenmiş, ayrılmış, iki kızı var. Dansı seviyor Gloria gibi. Birlikte çok iyi vakit geçiriyorlar. Ama Gloria, Duygu Hanım kadar şanslı değil. Rodolfo’dan öyle büyük bir aşk çıkma ihtimali zayıf. Zira kendisi kimi klasik erkek sorunlarından muzdarip. Lelio, 50 yaş kadınını anlatırken aynı yaş grubu erkeğinin arızalı addeceğimiz grubuna da hatırı sayılır bir eleştiri getirmeyi ihmal etmiyor. Boşanmış, kaçmış ama kurtulamamış erkek modeli. Geçmişinin tortularını analiz edip temiz bir sayfa açmak yerine, onların arasında toz duman içinde eski bir kâğıdı karalayarak korkusunu sürekli büyüten. Yeni bir şey yaşamayı istese de bundan ödü kopan. Korkusuyla başa çıkamadığında ortadan kaybolan. Alacaklı çocuk misali, hep biraz dramatik, mız mız, gözleri buğulu. Kadınlar sever böyle erkeklere amatör psikologluk yapmayı, hele de 40’larda. Ama işte 50 yaş bu olsa gerek. Aslında değişmeye hiç de niyeti olmayan, geçmişle bağlarını koparamayan Rodolfo’ya bir iki küçük şans verdikten sonra, dans eden benlikler arasındaki yerine dönüp “Nerede kalmıştık?” sorusunu sorarak ilerliyor hayatında Gloria. Bu süreçte yaptıkları o kadar eğlenceli, kriz yönetimi öyle başarılı ki... Yaşını kanaviçe gibi işliyor. Çocuklarının sorunlarına çözümler buluyor. Evine gizli gizli giren ve her defasında ensesinden tutup dışarı attığı kediyle ev arkadaşlığını kabul ediyor. Hayat bu, derdi tasası bitmez. Ama o hiç yılmıyor, asla dibe batmıyor.

Çok hoş, çok keyifle izlenen bir film “Gloria Bell”. Son sahnesinde Laura Branigan’ın seslendirdiği 80’lerin Grammy ödüllü şarkısı “Gloria”yı mırıldanarak dağılıyoruz salondan. Arkadaşımı arıyorum. “Bak vallahi korkacak bir şey yok bu 50’de” diyorum: “Git izle ‘Gloria Bell’i, göreceksin”. Geldi, geliyor beş kardeş!!! “Ben senin bu 50 yaş barışıklığınla başa çıkamam. Yaştan açılırsa bir yerlerde, biz mesleğe başladığımızda ona Filiz Abla derdik diyeceğim senin için” diyor. Çok gülüyoruz çok. Ben bekliyorum yine de, 50 yaşım gelsin bir an evvel, hoş gelsin sefa getirsin... Gloria, Gloria, Gloria, Gloria...

Yazının devamı...

924 sayfalık bir rüya

21 Temmuz 2019

İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış Paris... Alman işgali sona ermiş. Bunu kutlamak için bir araya gelen Paris entelijansiyasının buluşmasıyla açılıyor Simone de Beauvoir’ın Goncourt Ödülü’nü almış romanı “Mandarinler”. 924 sayfalık bir rüya. Hiç uyanmak istemediğim. Son bir haftam onunla geçti. Yıllardır okuma listemde bekler dururdu ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Nihayet geçen hafta Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni baskısını görünce daha fazla ertelemek istemedim. Meğer nasıl bir edebi lezzetten mahrum bırakmışım kendimi onca yıl.

Kadın kimliğimin oluşmasında mihenk taşı saydığım “İkinci Cins” serisiyle başladı Simone de Beauvoir okumalarım. Genç kızlıktan olgunluk çağına uzanan. İçinde varoluşçu felsefe, feminizm olduğu halde kapaklarında utanç verici seksi kadın fotoğrafları vardı o kitapların. Neyse ki sonra kapaklara Beauvoir’ın fotoğrafları konularak bu kapak rezaletine son verildi. Bertan Onaran’ın nefis çevirisinin tadı ise hâlâ damağımdadır. Denemeler, anılar ağırlıklı bu kitapların yeri ayrıdır bende, kütüphanemde. “Mandarinler” ise Beauvoir’ın felsefesini arka planına alan nefis bir roman. Bir kez daha yazar olmakla romancı olmanın farklı şeyler olduğunu fark ettirdi kitap bana. Simone de Beauvoir’ın iyi bir yazar olduğu kadar büyük bir romancı olduğunu da. İki anlatıcı üzerinden ilerliyor “Mandarinler”. Biri tanrı yazar diğeri Anne isimli bir psikanalist. Tanrı yazar, gazeteci - yazar Henri’ye ve çevresine odaklanırken, Anne kendi kadınlık hikâyesini ortak çevreleri ekseninde anlatıyor. Bölümler birbirini tamamlıyor.

Hikâye Henri’nin kurduğu L’Espoir isimli gazetedeki gelişmeler ekseninde ilerliyor. L’Espoir’ın, Anne’ın kocası filozof Dubreilh’in öncülüğünü yaptığı komünist olmayan bir sol hareket çizgisini savunan SRL adlı sosyalist siyasal oluşumun yayın organı olup olmaması tartışmasıyla başlıyor hikâye. Henri başlangıçta karşı çıksa da maddi zorlukların da dayatmasıyla kabul ediyor. Bu çerçevede gazetenin diğer aktörleriyle tanışıyoruz. Lambert, Vincent, Luc, Sezenac... Dönemin Paris’indeki siyasal atmosferi bütün renkleriyle yansıtan roman kadının varoluş sorununa da ayna tutuyor. “Mandarinler” aynı zamanda çok parçalı büyük bir aşk romanı. Anne’ın Amerikalı sevgilisi Lewis ile olan aşkı. Paule’ün Henri’ye duyduğu bağımlı aşk. Anne ve Dubreilh’in kızları Nadine’in aşkı yakalama çabaları. Henri ve Josette arasındaki çıkar ilişkisi üzerine kurulu aşk... Beauvoir, aşkın hallerini de muazzam çözümlemeler ve nefes kesen bir ritimde anlatıyor aslında felsefi bir manifesto olan bu romanda. Özgürlüğünün peşindeki kadınları, ancak kendisinin yapabileceği kadar büyüleyici bir edebi görsellikte resmediyor.

Bağımlı aşkın en iyi ve en dokunaklı şekilde tarif edildiği bu roman, diğer Parisli kadın karakterlerinin erkeklerle ilişkilerini de bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir derinlikte inceliyor. Bir kadının hayatında aşkın önemini hikâye ederken önceliğin kadın olarak var olmak olduğunu da gerekçeleriyle anlatıyor. Hatta bu olmadan sağlıklı bir ilişki yürütülemeyeceğini de. Edebiyatın tüm mucizelerini kullanarak yapıyor bunu.

Edebiyat magazininde Anne’ın Beauvoir; Dubreuilh’in Sartre, Henri’nin Camus, Amerikalı sevgili Lewis’in de Simone’un büyük aşkı -aynı zamanda bu romanı ithaf ettiği- Nelson Algren olduğu söylense de Simone de Beauvoir hepsini bir gazeteye verdiği söyleşide reddetmiştir. Saçmalık diyerek. Ama okurken benzerlikler bulmaktan kendini alıkoyamıyor insan.

Kabaca “aydın sınıfı” olarak da çevrilebilecek olan “Mandarinler”,  Parisli aydınların savaş sonrası çıkış yolu bulmak için verdiği çabalar,  komünizm eleştirisi, bireyselleşme kaygıları, edebiyat nedir ne değildir tartışması, Nazilerin Fransa’yı işgali, tüm o çekilen acılar, verilen kayıplar, entelektüel çevrenin sanata bakış açısı, bağımsız gazeteciliğin önemi ve son cümlesinde verdiği umutla insana ve hayata dair büyük bir roman: “Mademki yüreğim çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için, birileri için çarpmak zorunda. Sağır olmadığıma göre yeniden çağrılar alacağım. Kim bilir! Belki bir gün yeniden mutlu olacağım. Belki de... Kim bilir?”

Özetle... Yazının başında da dediğim gibi, 924 sayfalık bir rüya “Mandarinler”. Yaşamaya yatıp görülen.

Yazının devamı...

O kitapları ben yazdım!

14 Temmuz 2019

Edebiyat tarihinin skandallar kraliçesi olarak bilinse de Proust’a göre Fransa’nın en önemli kadın yazarı. Ayakları üzerinde durabilen, yalnızlığıyla barışık kadınları, onların aşk ve cinsellikle ilgili sorunlarını kaleme alan. Kadın özgürlüğü için verilen mücadelenin en sivri figürlerinden biri: Sidonie Gabrielle Colette! Colette’in 81 yıllık yaşamının ilk 32 yılına denk düşen dönemini anlatan Wash Westmoreland imzalı biyografik film “Colette” bu hafta vizyona girdi.

Colette’in 19 yaşıyla başlıyor film. Güney Fransa’nın taşra kasabalarından Saint Sauveur’de doğan, köylülerin saçlı kız diye çağırdığı, iki örgülü, kırlarda dolaşan böğürtlen toplayan genç bir kız. Bir yıl sonra ünlü eleştirmen ve yazar Willy ile evlenip sığamadığı kasabasından kurtularak hayallerinin şehri Paris’e yerleşiyor.

Willy, seçtiği hayalet yazarlara kendi adıyla roman yazdıran biri. Kendisine yazdığı mektuplardan Colette’in yazı kabiliyetini fark edip bu kez hayalet yazarı olarak Colette’i seçiyor. “Claudine” adında bir romana başlıyor Colette. Öyle bilinçli bir yazarlık değil, maddi sıkıntılarını hafifletmek için kocasına verilmiş bir destek olarak algılıyor bunu. Kitap basılır basılmaz büyük ses getiriyor. Kitapçıların önünde kuyruklar oluşuyor. Herkes Willy’nin bu başarısını (!) konuşuyor. Katıldıkları davetlerde etrafı hayranlarıyla çevriliyor. O günlerde kitapla gelen para pul ve şöhretli bir adamın karısı olma duygusu yetiyor Colette’e. Ne var ki bunun bir bedeli var. Paranın suyu kesilmesin diye Willy, onu “Claudine”in devam romanlarını yazmaya zorluyor. Gün geliyor odaya kilitliyor Colette’i. Yazmadan çıkamayacağını bildiğinden oturup sayfalarca yazıyor Colette. Yeni yazdıkları da kitap dünyasında fırtınalar koparıyor. Kitaplar tiyatroya uyarlanıyor. Claudine adında kremler, parfümler, briyantinler, yelpazeler, korseler çıkıyor. Claudine bir simge haline geliyor Parisli kadınların bayıldığı.

O günlerde cinsel kimliğini sorgulamaya başlıyor Colette. Kadınlarla birlikte olmaktan hoşlandığını fark ediyor. Willy, Claudine serisinde yazmak kaydıyla Colette’in bu yeni deneyimine izin veriyor. Bir süre sonra uzun yıllar hamiliğini yapacak Missy diye anılan Matmazel Belbeuf ile tanışıyor Colette. Aralarında büyük bir aşk başlıyor. Bu ilişkiyle birlikte Colette hayatını da sorgulama sürecine giriyor. “Claudine” kitaplarını yazanın Colette olduğunu ilk anlayan Missy oluyor ve onu bu esaretten kurtulması için teşvik ediyor. Colette bir adım atıyor ve Willy’ye bundan sonraki romanı çift imzalı yayımlamayı teklif ediyor. Ama bu teklif kabul görmüyor. Kendi olma sancılarını başlatıyor bu ret cevabı. İmzasıyla var olamayacağını anladığından olsa gerek dansa veriyor kendini. Başarısını kimseyle paylaşmak zorunda kalmayacağı bir alana. Sahneye çıkmaya başlıyor. Moulin Rouge’daki bir gösteride tek göğsünü açınca kıyametler kopuyor. Neredeyse taşlanıyor. Ama o yılmadan devam ediyor gösterilerine. “Paris beni kabul etmezse başka bir yere giderim” diyerek. Bu kararlılık, Willy’nin tüccar kafasıyla aldığı bazı kararlar, annesinin ve Missy’nin teşvikleri onu kapağında Colette imzasının bulunduğu kitaplar yazma mücadelesine sokuyor. O kitapları ben yazdım deme tutkusuna...

Film biraz da bu mücadelenin hikâyesi aslında. Bir yazarın kendi imzasıyla kitaplarını yayımlama özgürlüğüne kavuşmasının, bu süreçte bir kadın olarak kendini, özgürlüğünü keşfetmesinin. “The Wife”ta Glenn Close’un canlandırdığı, kocasının adıyla kitaplar yazıp sonunda onun Nobel’i alışını ve bu süreçteki bencilliğini izleyip isyan eden Joan karakteriyle, Keira Knightley’nin Colette karakteri birbirini andırıyor. Ama Joan, ilk günden itibaren kocasına kaptırdığı imzasının acısını çekerken, Colette başlangıçta bu durumdan pek de rahatsızlık duymuyor. O Paris’i ve kadınlığını özgürce yaşamanın derdinde. Sonradan dert ediniyor imzasını. Ve zaman içinde o imzanın hakkını da fazlasıyla veriyor. En başarılı romanı olan, Parisli koket bir kızın öyküsünü anlattığı “Gigi”yi 72 yaşında yazıyor. Bir kadın yazarın kendi imzasına kavuşma savaşının anlatıldığı “Colette”, bu açıdan önemli bir film. Kadının varoluşu temasıyla da ayrıca önemli. İzlemenizi isterim.

Yazının devamı...

Aşkı öğrenmek için dedeni iyi dinle Ozan!

7 Temmuz 2019

Erol Evgin 50’nci Sanat Yılı Türkiye Turnesi kapsamında ilk konserini çarşamba akşamı Harbiye Açıkhava’da verdi. Konserin izleyicilerinden biri de Evgin’in torunu Ozan’dı

Çarşamba akşamı ilk gençliğimle randevum vardı Açık Hava’da. Yalnız da değildim üstelik. Benim gibi 50’ye merdiven dayayanlar, merdiveni ortalayanlar, şahane 40’larını sürenler... 20-35 yaş grubu... Son olarak da üç sıra ötemde oturan 10 yaşında yakışıklı bir çocuk. Ozan. Senin ne işin var burada? “Dedemi izlemeye geldim” diyor. Erol Evgin’in torunuymuş meğer. Sohbet ediyoruz biraz. Sonra orkestra yerini alıyor.

‘Bir tanem söyle canım’

Sahnedeki barkovizyondan Erol Evgin’in 50 yılı geçiyor. Albümler, konser kayıtları, fotoğraflar, Ses dergisi kapakları... Pürdikkat izliyor Ozan. Ben de.

8 yıl 3 gün süren dev bir aşkın kahramanları, Çiğdem Talu/Melih Kibar ikilisinin “Deli Divane”siyle başlıyor konser. Yaşını başını almış gençliklerimiz Erol Evgin’in dupduru sesiyle sahnede. Hemen ardından “Söyle Canım” başlıyor: “Bir tanem söyle canım, ne dilersen dile benden”... Açık Hava bu ikinci şarkıda gençlerin deyişiyle ‘yıkılıyor’. Aman nasıl bir eşlik etme. Şarkısını söylemek kolay. Sevdiklerinin yüzlerine de söyleyebiliyorlar mı acaba, bu epey riskli cümleyi?

Nakaratını kadınlara ayrı erkeklere ayrı söyletiyor Erol Evgin. Kadınların sesi daha çok çıkıyor. Üzülsem mi sevinsem mi?

Yazının devamı...

Kim korkar yaşlanmaktan?

30 Haziran 2019

Hayatın akşam vakitleri. Yaş kemale ermiş. Gençlik bir kuş idi uçtu da tutamadım demeler. Aynanın sırlarının dökülmeye başlaması. Geride kalan koltuklar, mevkiler, parlak başarılar. Çok dramatize etmekten yana değilim ama o akşamların dokunaklı bir tarafı da yok değil. İnsanın zamana direnememesinde hafif hüzünlü bir yan var. Panzehiri ise sağlam dostluklar aslında. Bunu bu hafta gösterime giren “Laurel ile Hardy”yi izlerken bir kez daha fark ettim. Dünyanın en iyi komedi ikilisi Stan Laurel ve Oliver Hardy. 80’li yıllardaki çocukluğumun en komik ikonları. Ama ne çok eğlenirdim onları izlerken. Konuşmalarına bayılırdım. Ünlü seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur’un onları seslendirdiğini bilmeden. Galiba da Laurel’i daha çok severdim. Sıska olanı. Daha nahifti, duygusaldı, insanda şefkat uyandırıyordu. Yol arkadaşlıkları da çok hoşuma gidiyordu. İşte az önce sözünü ettiğim film, bu arkadaşlığın son dönemlerinin hikâyesi. Filmin başında 1937 yılındayız. Bütün dünya onların filmlerini izliyor. Birlikte 106 filmde rol almışlar. Zirvedeler. Sinemalarda insanlar gülmekten kırılıyor. Şöhretleri almış başını gidiyor.

Birkaç sahnenin ardından 16 yıl sonraya uzanıyoruz. Yıl 1953. Artık ikisi de altmışlarında. Parlak günler bitmiş. Bir İngiltere turnesi teklifi geliyor. Kabul ediyorlar. Konaklayacakları yere vardıklarında şaşırıp kalıyorlar. İzbe, ucuz bir otel. Resepsiyondaki kız soruyor: Siz emekli olmadınız mı daha? Morallerini bozmamaya çalışarak hazırlıklarını yapıyor ve tiyatro sahnesinde İngiliz halkıyla buluşuyorlar. Salonun hali içler açsı. 10 seyirci ya var ya yok. Bu turne öyle, çok ünlü ama artık emeklilik çağı gelmiş, bolluk refah içinde akşam vakitlerine hazırlanan iki adamın mutluluk dolusu jübilesi filan değil. Elbette bir yeniden varoluş projesi. Öte yandan, bu turneye ihtiyaçları da var. Filmleri televizyonlarda gösterilmeye devam ediyor ama o yıllarda telif filan hak getire tabii. Aslına bakarsanız beş paraları yok.

Salonlar dolmayınca, halkın arasına karışıp kendi PR’larını yapmaya başlıyorlar. Bu çalışma sonuç veriyor. Tiyatro salonları dolmaya başlıyor. Bu süreçte eşleri de onları yalnız bırakmıyor. Laurel’in son derece baskın, kocasının sağlığıyla yakından ilgilenen, hatta ona nefes aldırmayan epeyce soğuk bir karısı var. İda. Hardy’ninki çıtı pıtı, minyon, tatlı, yumuşak bir kadın. Lucille. Yatakta soruyor Hardy, Lucille’e “Bu iri yarı kocaman adamda ne buluyorsun?” Karısının cevabı: “Burada söz konusu olan benim kocam”. İkilinin eşlerinin çok iyi anlaştıkları söylenemez. Laurel ile Hardy’nin de birbirlerine karşı kırgınlıkları var. Laurel, yıllar önce Hardy’nin ikiliyi bozup bir başkasıyla film yapmış olmasına kırgın hâlâ. 2000 kişilik bir salona oynadıkları akşam, oyun sonrası bir hesaplaşma yaşanıyor aralarında. Aynı konu nedeniyle. Hardy suçluluk duygusuyla öfkeleniyor. Dost olmadıklarını, seyirci onları bir arada görmek istediği için bir arada olduklarını söylüyor. Laurel “Ben bizi sevdim” diyerek yanıtlıyor. Hardy tokat gibi bir sözle karşılık veriyor: “Sen Laurel ile Hardy’yi sevdin. Beni sevmedin.”

Acaba öyle mi?

Bu tartışmanın ardından Hardy küçük bir kalp krizi geçiriyor. Doktorları turneye devam edemeyeceğini söylüyor. Laurel’e bir başka komedyenle turneyi sürdürmesi teklif ediliyor. Laurel kabul ediyor mu peki, yıllar önce Hardy’nin yaptığı gibi? Amerika’ya döndüklerinde sahne alıyorlar mı? 1957’de yol arkadaşı Hardy’yi kaybeden Laurel 1965’te ölümüne dek ne yapıyor? Özetle... Bütün bu sorulara cevap vererek ilerleyen güzel, dokunaklı bir dostluk hikâyesi “Laurel ile Hardy”.

Bedenlerimiz, mevkilerimiz, gençliğimiz zamana direnemiyor belki ama sahici yol arkadaşlıklarımız hayatın sabah saatlerindeki kadar zinde kalabiliyor. Öyleyse kim korkar yaşlanmaktan?

Yazının devamı...

Tarkovski şöleni

23 Haziran 2019

14 Haziran’dan bugüne vizyonda Tarkovski rüzgarı esiyor. Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Andrei Tarkovski’nin üç yapıtı birden Başka Sinema salonlarında gösterime girdi: “Solaris”, “Stalker” ve “The Mirror”. Şiirsel sinemanın şairi Tarkovski’yi beyazperdede izlemek için büyük fırsat. İnsanın anlam arayışını beyazperdeye en iyi yansıtan yönetmenlerden biri olan Tarkovski’nin sinemasını kavramak ya da hafızamızda temize çekmek için en iyi üç seçim bu filmler.

Felsefi bilimkurgu denince akla gelen ilk filmlerden biri olan “Solaris”te geniş okyanuslarla çevrili bir gezegenin çevresinde bulunan Solaris adlı uzay istasyonunda görevli psikolog Kris Kelvin’e odaklanırız. Kendine ait bilinci olan bir gezegendir Solaris. Ağırladığı ‘dünyalıların’ zihinleriyle oynama, bilinçaltlarını yüzeye çıkarıp ete kemiğe büründürme kudretine sahiptir. Psikolog Kelvin, gizemli yapısını çözmek için gittiği Solaris’te kendisi de açıklayamayacağı birtakım deneyimler yaşar. Ölmüş karısı Hari ile karşılaşmak gibi. Ki bu karşılaşma onu bir vicdan muhasebesine de sürükler. Geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yaşananın ne kadarı gerçek ne kadarı halüsinasyondur, aslında gerçek nedir sorusu dolaşır durur film içinde. Sadece Tarkovski sinemasında değil, varoluşu sorgulayan filmler arasnda da bir başyapıttır “Solaris”. Daha önce televizyonda izlemiştim ama beyazperdede izlemek başka bir keyif. Kaçırmayın derim.

“The Mirror/Ayna”ya gelince… Onun yeri bende ayrı. Uzun ve derin bir rüya “Ayna”. 40 yaşlarında, ölmek üzere olan Alexei’in geçmişinden kesitleri hatırladığı şiirsel bir rüya. Ki bu rüya, Alexei kadar Tarkovski’nin de gördüğü, biyografisinden izler taşıyan bir rüyadır. Alexei’in çocukluğu, annesi, kendi oğlu Ignat, annesine çok benzeyen ve filmde her ikisini de aynı oyuncunun canlandırdığı karısı… Bu özneler ekseninde yaşanan bir pişmanlık öyküsü. Son derece netameli anne oğul ilişkisinin doğasını anlayabilmek adına da önemli bir film “Ayna”: “Annem nasıl yaşamam gerektiğini benden daha iyi biliyordu; beni mutlu edeceğini sanıyordu”. Evrensel anne yanlışı! Öte yandan çocukluğa duyulan özlem. Tekrarlayan rüyasıyla ilgili Alexei’in yaptığı anlamlı itiraf: “Kendimi çocuk gibi gördüğüm o rüyayı hep görmek istiyorum. Göremeyince üzülüyorum. Çünkü o rüyayı gördüğümde her şey önümde, her şey mümkünmüş gibi geliyor”. Öyle değil midir, çocukken gençlik, olgunluk, yaşlılık mutluluklarla dolu birer uzak ülke değil midir? Sonra film boyu bize eşlik eden Bach, Purcell ve Pergolesi notaları… Tarkovsky “Ayna”yı şu sözlerle açıklar: “Kendisi için değerli olan insanların hakkını ödeyemeyeceğini, kendisine gösterilen sevgiyi, verilen onca şeyi hiçbir zaman gereğince karşılayamayacağını düşünen bir insanın çektiği acıları anlatmak istiyordum. Bu insan, onları yeterince sevmediğine inanıyor ve bu, onun için gerçekten acı veren katlanılması zor bir düşünce.” O acıyı iliklerimize kadar hissettiğimiz zaman zaman katarsis yaşadığımız, en sevdiğim Tarkovski filmi.

Tarkovski’nin “Bölge olarak adlandırılan bir alana yapılan yolculuğu” anlattığı bir diğer bilimkurgu filmi olan “Stalker”ı ise bu haftaya bıraktım. Böylelikle Başka Sinema’nın yaz sürprizi üçlemesini tamamlamış olacağım. Bugün İstanbul kadar tüm Türkiye’nin de gözü İstanbul seçiminde. Seçim günleri akşam olmak bilmez. Sinemadan yardım almak isterseniz benim önerim Tarkovski. Bu muhteşem sinema şölenine katılmaya ne dersiniz?

Yazının devamı...