İki ölçüt

Makbul olan “içerdekinin eleştirisidir, dışardakinin övgüsüdür.”
Liderlere “kılavuz” bu kuraldır.
Açayım...
Liderlerin çevresini zamanla “evet efendimciler, keramet buyurdunuzcular” doldurur.
Lider ne yaparsa, ne söylerse alkış tutarlar.
Hatta...
Sadece gaz vermekle kalmaz lidere yönelik haklı eleştiriler yapanları bile “düşman” gösterirler.
Liderin sinir uçlarına dokunarak orantısız tepki vermesi için tahrik ederler.
Bu tipler “yandaş provokatörlerdir.”
Elbette “çevresinin tümü böyledir” gibi bir inancım, önyargım yok.
Sağlıklı analiz yapabilen yakınları da var.
Bu köşede zaman zaman onlardan bazı sağduyulu satırları referans olarak yansıtıyorum da.
Ama...
Galiba sayıları az ya da “karbonat etkisi” olanlar daha baskın.
.......................
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu satırların yazılışından 7-8 saat sonra Türkiye’ye dönecek.
Hangi ruh hali içinde olduğunu -biraz- tahmin edebiliyorum.
Şu duyarlı süreçte Başbakan Erdoğan’a çevresinden yapılabilecek en değerli katkı, onu eleştirebilmektir.
Bunu yapabilirlerse, kriz yönetiminde lider psikolojisinin gerçekçi olmasına önemli bir hizmet sunmuş olurlar.
Türkiye’nin yararı, tansiyonun düşmesindedir.

BALKON KONUŞMASI MI?

BAŞBAKAN ‘ın kucaklayıcı bir “balkon konuşması” yapmasını “çözüm” olarak önerenler var.
Krizi yönetmenin unsurlarından biri bu olabilir.
Ancak...
“Sadece sözün yeterli olmayacağı” bir noktaya gelinmiş olduğu yolunda izlenimlerim var.
“Tansiyonu düşürecek kucaklayıcı söylemlerin eylemlerle paralel çizmesi” -sanıyorum- genel beklenti.
Taksim Gezi Platformu adına Başbakan Yardımcı Bülent Arınç’a açıklanan istekler biliniyor:
Hangileri yapılır, hangileri mümkün değildir, bunları tartışmıyorum.
Bunlar ayrıca tartışılabilir.
Ama...
Ortada bir gerçek var.
Yargı Gezi Parkı’ndaki proje için İdare Mahkemesi “yürütmeyi durdurma kararı” verdi.
Hukukun gereği -karar, bir olasılıkla Danıştay’da bozuluncaya kadar- yargıya uymaktır.
Gezi Parkı’ndaki aktivistlere ve onları Türkiye genelinde destekleyen göstericilere “iktidarın hukuk çizgisinde kalacağı” güvencesi ilk adım olabilir.
Gezi Parkı’na sabahın ilk saatinde baskın yapanların, orantısız güç kullananların, sopalarla ve kalas parçalarıyla göstericilerin üzerlerine yürüyenlerin, gözlere gaz sıkanların cezalandırılması zamana bırakılmaz hemen gerçekleşir ses, onların arkasındaki daha büyük sorumlular görevden alınır ve bunlar açıklanırsa tansiyon kademeli olarak aşağıya çekilebilir.
Polise bile çörek, börek, su ikram eden, gaz kapsüllerinde çiçek uzatan, revirini, yemek setlerini, kitaplıklarını kuran, hem dua eden, hem yoga yapan genç insanlara devlet de “şefkat” sunarsa grafik artılara doğru çıkış yapar.
Evet, diş macunu tüpten çıktı bir kez.
Yeniden tüpün içine sokmak için zorlamalarla sonuç alınamayabilir.
Fakat...
“Kriz yönetimi” diye bir sanat var.
Bu sanatın başarı işareti ise “iktidarın dışındakilerin, övgüsünü” kazanabilmektir.
Yani “empati, şefkatli devlet, kendinden olmayanları da sevmek, hataları samimiyetle itiraf etmek, farklı yaşam tarzlarına saygı çizgisinde kalmak, kimseyi aşağılamamak...”
.......................
Bu arada altını çizmek isterim ki büyük çoğunluğu tertemiz gençlerimizden, inanlarımızdan oluşan hareketin içine sızarak süreci, “şiddete, yakıp yıkmaya, patlamalara dönüştürmek” isteyen örgütler, içerden ve dışarıdan tezgahlar da elbette var.
Onları dışlamak, saflarına sokamamak için özen gösterilmeli, demokratik platformda yasal hak arayışlar ve özgürlükler içinde kalınmalıdır.
Yaşamını yitiren insanlarımıza rahmet diliyorum.