ALIŞVERiŞ ZAMANI

1 Nisan 2010

Yıllardır takipte olduğum eşsiz Tülay German stili, 15 Nisan’da karşımda olacak. Sanatçının kocaman güneş gözlükleri, uzun siyah saçları, ışıltılı elbisesi cazdan girecek, pop tınılı türkülerden çıkacak

Çekici bir varoluşçu eteği ve bu aralar neredeyse her erkeğin üzerinde gördüğüm asker ceketini istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, darbeci değilim. Aslında dertliyim.
Ayağıma leopar desenli Lanvin babetlerimi geçirdim. Hava soğuk olsa da skinny jean-babet ikilisi için çorap en büyük ihanettir. İhanet etmedim. Üzerime Banu Bora ceketimi giydim. Şişhane’ye, İKSV’ye gittim. Beni buraya Türk pop müziğinin öncüsü Tülay German getirdi. Onun İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek ”Kor ve Ateş Yılları” belgeseli. Bulamadığım bilet benim için bulundu. Yıllardır takipte olduğum eşsiz Tülay German stili 15 Nisan’da karşımda olacak. Sanatçının kocaman güneş gözlükleri, uzun siyah saçları, ışıltılı elbisesi cazdan girecek, pop tınılı türkülerden çıkacak. Kendisi, Paris’te 44 yıldan bu yana. Ona sevgiler yollanacak.
Paris stili, en çok da Balenciaga varoluşçudur hala. Bu stil trendleri umursamaz. Yüzde yüz mutluluk aramaz. Siyahtan asla bıkmaz. Sıra varoluşçu etekte. Geçen gün, genç tasarımcı Alexander Wang’inki, Harvey Nichols’ta tarafımca denendi, beğenildi. 150 TL’ydi. Daracıktı. Yerleri süpürecek kadar uzundu. Baldırıma kadar çıkan bir de yırtmacı vardı. Almadım. Beyoğlu’nda vardır sandım. Ama yok işte. Ah, Haider Ackermann’ın eteklerinden birine sahip olabilseydim! Tasarım dünyasının zirve adayı, Kolombiya doğumlu genç tasarımcı der ki: “Eteğinin boyunu kısaltma, bırak yerlerde sürünsün, uçları eskisin: Yaşamaya başlasın.”

Darbeci Stili!
Şimdi asker ceketine geçtim. Ama söylediğim gibi, darbeci değilim. Türkiye’deki bazı anti-militaristlerin her nasılsa hayranı oldukları militarist ülkelerdeki moda dergileri, bir sayılarının tamamını askeri stile adarken, şıklığını göklere çıkarırken, ben geçenlerde hazırladığım ‘Yeni Sezon Modası’ yazı disizinde kendimi sansürledim. Asker ceketi alın demedim. İşte şimdi söylüyorum: Çok şık görünüyor. Ben de istiyorum. İyi ki Taraf gazetesinin moda yazarı yok. Bu sezon yazacak bir şey bulamazdı diye düşünüyorum.

Rosa Stili

Yazının devamı...

ŞiMDi MODA ONLAR

25 Mart 2010

Rock, isyan, punk hatta anarşi. Madem ki bu kavramlar moda, birileri hakkını vermeli, stillerle nasıl buluşurlar göstermeli

Gerilla partisi yapıp da bizi çağırmayanlara sözüm. Sizi kınıyorum. Neyse ki, ‘partiler benim canım, can atarak katılırım’ insanları sizi yalnız bırakmamış, duydum rahatladım!
Ne kadar da havalı geliyor gerilla sözcüğü öyle değil mi kulağa? Tıpkı rock, isyan, punk, hatta anarşi gibi. Zira bir zamandır hepsi son moda. Hem stil hem de hayat tarzı manasında. Değişim tekdüze partilerin bezgin mekanlarından başladı. Onlar da herkesi dışarı attı. Zero dergisinin alternatif davetlerinin ardından 9 dergisinin Tünel’de bir otoparkta yaptığı gerilla partisi, sırada Adidas’ın sokak partisi. Lakin, katılımcılar hep aynı kaldılar: ‘Bay ve bayan can atanlar’! En ileri gelenleri yani playboy’ların ‘gerilla stili’ ne gönül verdiğini düşünün. Olmaz. Kadınlar yüzlerine bakmaz. Zira can atsa da, gerilladan koca olmaz!
Yine de playboy’lara çok yüklenemiyorum. Onlar yalnızca daha çok kadın bulabilecekleri yerler arıyorlar. Asıl enteresan olan çakma isyankarlar. Deri ceket ve Andy Warhol tişörtleriyle isyan etmiyor delicesine özeniyorlar. Bu gidişle özentiden kuruyup kalırlar. Partilere gitmekten imtina eden o adam, Chanel çantasını ve Lanvin botlarını Beyoğlu’nun ıssız sokalarında zevkle paralayan o kadın, mahallesinde giyemediği metalci tişörtü ve elele gezemediği erkek arkadaşıyla İstiklal’de sarmaş dolaş turlayan o gotik kız, çakma olmayan stil gerillalarından.

İsyan deneyimi
En iyi arkadaşım, ‘Kubbealtı Lugatı’m der ki anarşi karmaşadır. Gerilla da düzensiz çete. Çorapsız mini etek giyin sokağa çıkın. ‘Can atanlar’ın seçkin partilerine makyajsız gidin. Daha esaslı bir isyan deneyimi arıyorsanız, Çekmeköy Lisesi öğrencilerinin yaptığı gibi işçilere destek verin: Okuldan atılın. Sonuçlar sizi ‘gerilla stili’nden ‘gözaltı stili’ne de götürebilir, göze alın. Ya da Andy Warhol tişörtünüze iyice yapışın!

Yazının devamı...

ERKEĞiN STiLi YOK

18 Mart 2010

Kadınlar adları ve stilleri için yıllardır mücadele veriyorlar. Erkeklerin adı her yerde olduğuna göre stillerini gerçekleştirmek için fazlasıyla zamanları var


Sevgili erkekler, Bilmiyorum farkında mısınız ama uzaktan bakınca çoğunuz birbirinizin aynı görünüyorsunuz. Yakından bakınca da değişen bir şey olmuyor. Zira aynı şeyleri giyip, aynı konuları konuşuyorsunuz. Ya aynı kitapları okuyor, ya da hiç okumuyorsunuz. Girip çıktığınız mekanlardan hiç bahsetmeyeyim. Kendinize özgü bir stilinizin olmadığını hissedebiliyor musunuz?
Bu ara gardırobunuza eklemeyi hayal ettiğiniz bir gömlek var mı mesela? Onu buldunuz mu? Üzerinizde hayal ettiniz mi? Yoksa, Hegel gibi giyinmenin artistik bir eylem olduğunu düşündüğünüzden, bunları daha çok bir kadına ya da eşcinsele yakıştırmayı mı uygun gördünüz?! Eşcinselliğin hastalık olduğunu iddia eden bakana niye kızdınız hiç anlamıyorum. Modayla haşır neşir olan erkeklere eşcinsel etiketi yapıştırıp onlara da modaya da ‘hastalıklı’ muamelesi yapmadınız mı çoğunuz? Birileri size bakıp da o etiketi aklından geçirmesin diye hep aynı sıkıcı şeyleri giyip durursunuz. Zaten böyle şeyler için vaktiniz yok: Erkek olmakla fazlasıyla meşgulsünüz.
Üzerinize iki beden büyük takım elbiselerinizle ‘sıkıcı giysiler bürokrasisi’ kurdunuz, başarıyla yönetiyorsunuz. Biliyoruz, hepiniz aynı şeyleri giyerek demokrasiyi doya doya yaşıyor ve yaşatıyorsunuz!

MARX MI, BARTHES MI, WITTGENSTEIN MI?

Yazının devamı...

İZMİR’İN KIZLARI MI, TRABZON’UN KADINLARI MI?

11 Mart 2010

Ülkenin en işveli, cilveli kadınları İzmirli olanları. Güzellikleri dillere destan, kadınlıkları bilumum takdir törenlerini toplayan, ‘ölmeden once yapmanız gerekenler’ listesine ‘en az bir İzmirli kızla aşk yaşamak’ maddesini altın harflerle yazdıran o fettan kadınlar. Hiç düşünürler mi, neden bu kadar şakşaklanırlar? Düşünmemekte haklılar. “Güzelim, işveliyim, zekiyim. İstediğim erkeği elde ederim!” mottosuyla nefes almanın tadını çıkarırlar.
Trabzonlu kadınlar da öyle anılmak isterler aslında. İzmirli kadınların önüne gelen onca cazibeli sıfata karşı onların payına hep ‘çilekeş’ olmak düşer. Güzelseler güzeldirler, değilseler de değildirler. Şanslarını zorlamayı, kendilerini süslemeyi hiç bilmezler.Ah ama onların şansı, kıymetlerini iyi bilen, en az üç defa yedekledikleri kadınlarından özür dileme büyüklüğünü göstermekten çekinmeyen erkekleridir. Affedilmelerini birlikte kutladıkları kişiler de genellikle yedekleridir!

‘Çilekeş sanılan stil’in parçaları
İzmirli kadınlar, erkek arkadaş adayıyla geçirdiği ilk buluşmayı birkaç paragrafta anlatan, su gibi kolay okunan ‘Sex and The City’nin Carrie’si gibidir. Trabzonlu kadın bütün gününü ormanda geçirir, eve gelmeyen boyfriend’ine ya da kocasına söylemek istediği birbirinden ‘cici’ bir sürü kelimeyi, yapmak isteyip yapamadıklarını, beklemekten ne kadar bunaldığını 500 sayfalık bir roman yapar. Sizce hangisini okumak daha çok sıkar?
Ancak Pucci’nin sarılı bikini elbisesi yakışır İzmir’in ‘ebedi kız’ kadınlarına. Büyük boyfriend-erkek arkadaş ceketi de Trabzon’un asla taze kalamamış kadınlarına. ‘Çilekeş sanılan stil’in en gözde parçasıdır bu ceketler. Çoğu zaman hiçbir işe yaramayan erkeklerin ceketleri sayesinde yüklerini omuzları acımadan, canları yanmadan taşır Trabzonlu kadınlar.
Hep çalışırlar. Hayata çalışarak karışırlar. Onlar çalışırken erkekleri deniz kenarında yedekleriyle hayatın tadını çıkarırlar. İstediklerini yapsınlar ama lütfen artık ‘Karadeniz kadını’nın ne önüne, ne arkasına ‘çilekeş’ sözcüğünü koysunlar.
Bir ordu adamın arasına yollasanız ‘sağlam’ döner derler Trabzon kadını. Niye, kimseyi bulamaz mı? Bulmaz! Ona ‘edepli sabır’ yaraşır! O da pasif direniş konumuna geçerek savaşır. Öncelikle bekler. Lanet yağmurun dinmesini, güneşin çıkmasını, erkeğin eve dönmesini. Çalışır. Unutmak için, direnmek için. Dışarıda bir hayat kurabilmek için.

Uyuyakalmanın hazırlığı

Yazının devamı...

BOHEM BİR DİPLOMATIN KOSTÜMLÜ PARTİSİNDEYDİM

4 Mart 2010

Burası İstanbul’un en gözde semtlerinden Galata, şu an yaklaşmakta olduğum bina tarihi Doğan Apartmanı. Çamur içinde, perişan durumdayım. Şu halimi Charles Dickens görse bir romanına da beni baş kahraman yapardı eminim!
Binadan içeri girerken önüme biri 1.80, öteki 1.00 metre boyunda iki tavşan kız atladı. Uzun olan tavşan, kısa boylu tavşanın annesiydi. İkisi de pembe-beyazlara bürün-müştü. Çocuk “Alice Harikalar Diyarı” ndan, annesi “Victoria’s Secret” podyumundan fırlamış gibiydi. Acaba bu, Viktoryen dönemi değil de Victoria ’s Secret partisi mi? Umurumda değil. Üzerimde siyah skinny-dar jean’im ve yıllar önce aldığım önü fırfırlı gömleğimle her iki temaya uyabilirim.
Partinin ve evin sahibi, eğlencenin garantisi: Hollanda Kraliyeti, İstanbul Başkonsolosluğu Basın ve Kültür Ataşesi Daniel Stork beni üzerinde Hollandalı bir 19. yüzyıl lord’unun yeleğiyle karşıladı. En Viktoryen-rock halimle içeri girdiğimde gördüklerim; fırfırlar, Viktoryen dönemi korseleri, ve yine aynı döneme ait alçak topuklu, bağcıklı botlar oldu. Bir de Virginia Woolf vardı içeride. Onun orada ne yaptığını anlayamadım. Benim bildiğim Virginia, Viktoryen dönemden hiç haz etmez. Zaten bütün gece yüzünü asıp oturdu. Saat 17.00 gibi eğlence hız kazandı. Partinin bu saatte yapılmasının nedeni, İstanbul’da yeni moda olmaya başlayan öğlen partileri değil, apartmanın “genel müdürü” nün katı Viktoryen disipliniydi! Bir de Daniel’in kapı komşusu “İstanbul bebek” vardı tabii.



İstanbul gece hayatının gözde isimlerinden 34 yaşındaki Daniel Stork İstanbul’u Vespa’sıyla keşfediyor.

İstanbul’un partileri

Yazının devamı...

Kim daha şık?

25 Şubat 2010

Modayı deli gibi seven ve onun sıkı takipçisi olan bir sosyalist tanıdınız mı hiç? Bunun mümkün olup olmadığını ‘Özgürlükçü Sol’ hareketinin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Büşra Ersanlı’ya sormuş ve ”Tabii ki olabilir,” yanıtını almıştım.
Aynı soruyu bir de geçtiğimiz aylarda İstanbul’a gelen sol görüşlü dünyaca ünlü felsefeci Slavoj Zizek’e sormak istedim ama ne yazık ki başaramadım. Zizek; yeşil ceketi, içine giydiği safari rengi tişörtü ve yine aynı renkteki pantolonuyla hem solcu hem de o kadar stil sahibi görünüyordu ki. Soruyu soramasam da yanıtını aldım.
Peki ya Türkiye’deki sol cenahın şıklığı ne durumda? Bilmiyorum. Çünkü kimin solcu olduğunu bilemiyorum. Ama Sol’da şıklık denince aklıma gelen ilk isimlerden biri Ahmet İnsel oluyor. Aslında onda genellikle Sol’da takılmayan ”beyaz yakalı” havası var. Son zamanlarda sık sık ”İktidara gelmeden dünyayı değiştirmek mümkündür,” söylemiyle karşımıza çıkan Ahmet İnsel böyle giyinmeye ve medyada daha sık boy göstermeye devam ederse bir çeşit devrim yapıp, erkeklerin stil dünyasını değiştirebilecekmiş gibi görünüyor!
Murat Belge’nin stili kesinlikle neoliberaller ve sosyalistler üstü. Giydikleri, yerine ve zamanına göre değişiyor. Hep çok şık görünüyor. Özellikle bir takımın parçası olmayan ceketleri nasıl, nerede ve neyle giymeliyim diye düşünen erkekler lütfen Murat Belge’yi takip etsin. Alasını öğretiyor.
Aslında ceketler solcular için çok önemli ve kült bir parça. Dünyada da Noam Chomsky sıklıkla ceket giyenlerden. Tabii onun bir de hırkaları var. Chomsky hırkaları Sol gardırobun en sıcak parçaları.
Farkındaysanız kimseyi neoliberal ya da sosyalist diye sınıflayamıyorum. Ama yazdıkları ve konuştuklarıyla ”moda fikir tartışmaları”nı yürüten insanların stillerini niye hiç umursamıyoruz anlamıyorum ve artık bir de kadın bir fikir insanından bahsetmek istiyorum! Sözü Nuray Mert’in siyahlarına ve kırmızı rujuna getiriyorum. Ben Nuray Mert’i bir kez de ceket ve siyah skinny jean’le görmek istiyorum. Saçlarını dağınık bir şekilde toplamasını ve skinny jean’ini çizmelerinin içine sokmasını.
Neoliberallere gelince, stil ikonları Obama’dan birazcık ders alabilirler.

Yazının devamı...

PARİS’TEN STİL NOTLARI

18 Şubat 2010

Paris, uzun zamandır bu kadar renkli ve çiçekli olmamıştır, buna eminim. Koşarak H&M’e gittiğimde hem sevindim, hem de canım sıkıldı. O kadar güzel çiçekliler vardı ki, görünce baharlıklarımı buradan alır giderim diye düşündüm ama bedenlerinin kalmadığını öğrenince yüzüm düştü. Düşüş o düşüş hâlâ gülmedi. Üstelik o çok istediğim çiçekli kazağı ve de kazak elbiseyi geçen gün Ayşe Boyner’in üzerinde, gecelerde gördüm. Moralim bozuldu, kıskandım. O 29 euro’luk kazakla baharı çıkarırdım. Bu kadar uygun bir şıklık fırsatını kaçırdım. Ancak asıl merak ettiğim şey Parizyenlerin çiçeklileri nasıl giyeceği. Onları bilirsiniz. Siyaha taparlar, göz kalemi ve kırmızı ruj dışında pek de makyaj yapmazlar. Asıl tuhaf olan, çiçekli giysi ve de aksesuarların kapış kapış gitmiş olmasına rağmen kimsenin üzerinde çiçekli bir şey görememiş olmam.


MÖSYÖ SAINT LAURENT RAFLARDAN UÇUYOR!
Paris pembe bir bahara hazırlansa da, hâlâ gerçek bir siyah tutkunu olan ‘son usta’ Yves Saint Laurent’i izliyor. Nereye gitsem karşıma çıkan ‘Yves Saint Laurent, Tout Terriblement- Herşey Korkunç’ belgeselini büyük merak ve heyecanla aldım. 1994 yılında, tasarımcının Marakeş, Deauville ve Paris’teki evlerinde çekilen filmde Mösyö Saint Laurent konuşuyor. O yorulduğunda sözü aktris Jeanne Moreau alıyor. Onun yerine o anlatıyor. Bu arada, unutulmaz safari elbiseden, transparanlara, smokinlere kadar tüm ilk ve dolayısıyla kült parçalar evlerin içinden ve kalbinizden bir kez daha geçiyor.
Moda dünyasının bozulduğunu, artık hiç de keyif almadığını anlatıyor: “Benim için bir elbise yapmak; bir kadının hikayesini, günlük varoluşunu anlatmak gibi. Günümüzde hedef şık olmak değil, baştan çıkarmak. Burjuva kadınlarından ve zevklerinden nefret ediyorum. Nasıl giyineceklerini hiç bilmiyorlar. Çok sıkıcılar.”
Koleksiyonlarının görüntüleri eşliğinde, “Modern kadınlara bir geçmiş bir de gelecek sundum. Bunlarla ben öldükten sonra da idare edebilirler” diyor. Ediyoruz Mösyö Saint Laurent. Hala ”en şık” olmak istediğimizde trençkotumuzu giyiyoruz.

Yazının devamı...