KKTC’nin adını anmadan olmaz

,

AB dışişleri bakanları Türkiye’ye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin açık denizlerdeki egemenlik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle yaptırım uygulamaya karar verdi. Ama ne karar! AB’nin -ne hikmetse hep öyle olur- adının açıklanmasını istemeyen bir yetkilisi, Türkiye’nin bazı Avrupa üyelerinin enerji hatlarının geçtiği bir ülke olması sebebiyle “çok ağır” yaptırımlar beklenmemesi uyarısında bulundu ve ardın-dan iki “önlem” açıklandı:

AB, Ankara’ya yapılan finansal yardımı kısıtlayacak ve hava taşımacılığı anlaşmasıyla ilgili görüşmeleri askıya alacak.

Duyan sanır ki AB, Türkiye’ye avuç avuç para veriyor. Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen mültecilerin Avrupa’ya geçmesine engel olma sözümüz karşılığında (ki bu sözü vermek kadar ağır bir dış politika hatası, olsa olsa Yunanistan’ın yeniden NATO’ya kabulü için Kenan Evren’in verdiği izin olabilir...) 6 milyar euro destek vaadini yerine getirmemiş bir örgütten söz ediyoruz. Bu yaptırımın maddi değeri 145 milyon euro imiş ki Türkiye’nin başka ülkelere verdiği geçen yılki toplam dış yardım 7 milyar eu-ro! Hava taşımacılığıyla ilgili görüşmeleri askıya almak fikri kimin ise kendisini kutlamak gerekir; çok ağır yaptırım uygulamayacağın zaman aynen böyle, olmayan bir toplantıyı iptal edersin.

Bu önlemler AB’nin giderek ne ölçüde anlamsız hale geldiğini göstermekten başka bir işe yaramaz. Ama bu kararlar açıklanırken, Almanya’nın AB işlerine bakan siyasetçisi, sosyal demokrat Michael Roth’un söylediği sözler, gerçekte bu yaptırımların ne anlama geldiğini, arkasında yatan felsefeyi ve AB-Türkiye ilişkilerinin neden hiçbir ilerleme göstermediğini ve göstermeyeceğini çok güzel açıklıyor. Alman siyasetçi, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de “kışkırtıcı hareketlerde” bulunmakla suçladı ve “Biz Kıb-rıs’ın tarafındayız” dedi.

Çin’den ABD’ye, Almanya’dan İspanya’ya şu sırada “itidal” tavsiye eden bütün ülkelerin (bunların arasında en komiği Ermenistan olsa gerek!) dilleri farklı olmakla birlikte telaffuz etmekten kaçındıkla-rı ortak kavram, Kuzey Kıbrıs, KKTC veya Kıbrıs Türkleridir. Bu kelimeleri söylemedikçe, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının bir kere daha Kıbrıs Türklerine yaptığı bütün saldırılara ve katliamlara ortak olur-sunuz; Türkiye’yi gidip başka birilerinin “münhasır ekonomik bölge” ilan ettiği yerde petrol-gaz ara-ması yapıyor sayarsınız.

Oysa Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni var eden 11 Şubat 1959 Garanti Antlaşması’nın üç tarafından biridir ve bu antlaşmayla Yunanistan, İngiltere ve Türkiye birlikte veya birbirlerine danışarak (iş birliği halinde) hareket edeceklerini” kabul etmiş bulunuyorlar.

Kıbrıs hükümeti diye bir hükümet kalmamışsa da antlaşma ortada durmaktadır ve Türkiye’nin onayı alınmadan, Kıbrıs Rumlarının hiçbir ülke veya şirketle anlaşarak Akdeniz’i Kıbrıs Türklerine kapatma-ya hakkı yoktur.

Türkiye’ye itidal çağrısında bulunmadan veya yaptırım uygulamaya kalkışmadan önce, bütün ulusla-rın ve uluslararası kuruluşların ağızlarını “Kıbrıs Türkleri” ifadesine alıştırmalarında yarar olabilir.