Haydut devletler

19 Ağustos 2019

Amerikalı yazar Bill Blum’ın “Dünyanın tek süper gücünü anlama kılavuzu: Haydut Devlet” kitabından daha önce söz etmiştik. Hakkında inceleme yazanlar, kitabı “ABD küresel müdahaleciliğinin mükemmel bir eleştirisi” ve “Resmî Amerikan yalanlarına panzehir” diye niteliyorlar. Kitapta yapılan şey, ABD’yi, dillerinden düşürmedikleri ve diğer ülkelerden bekledikleri “Amerikan Değerleri” kriterlerine göre yargılamaktan ibaret.

Bir ülke (ulusu ile değil belki ama devleti ile) nasıl haydutlaşır? Çok basit: 2 milyar Müslümanın hissiyatına, değerlerine, kutsallarına aldırmadan, onları öfkelendirdiğinizi, kendinize düşman ettiğinizi umursamadan, hareket edersiniz. Söz gelimi, 1947’de geleceğine halkının karar vereceğini kabul ettiğiniz Keşmir’de (o referandum yapılıncaya kadar) yürürlükte olan özerkliği tek taraflı bir kararla askıya alırsınız. Çünkü Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı silahlandırdığı Hindistan olarak nükleer silaha sahipsiniz; ama Sovyetlere karşı ABD’nin yıllarca piyon olarak kullandığı Pakistan ise şu anda ABD ve tüm batı tarafından yüzüstü bırakılmış durumdadır. Elinizde atom bombası olduğu için, Keşmir’deki Müslüman çoğunluğu, hem de Kurban Bayramı günlerinde adeta katliama hazırlanır gibi dünyadan tecrit edebilirsiniz. Binlerce yıllık Hint uygarlığını, Hindu Faşizmine çevirmenizde sakınca yoktur.

İsrail olarak aynen Hindistan gibi haydutluk yapmanız mümkündür. Bayram günü, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’ya giriş çıkışları durdurursunuz. Bayram namazı sırasında askerlerinizin çizmeleri ile Mescide girerek, Müslümanların kutsal saldığı bir yeri kirletmelerinde sakınca görmezsiniz. Sadece bu da değil, en az sizin kadar haydut ve hatta size haydutluğunuzun ölçüsünü arttırmanız için cesaret veren ABD başkanı, sosyal medya yoluyla başbakanınıza, iki ABD milletvekilinin İsrail’e sokulmaması talimatını verir; o da bu emri ikiletmeden yerine getirir. Ortada uluslararası anlaşmalar, teamüller, diplomatik gelenekler varmış… İsrail olarak umurunuzda olmaz. Neden olsun? Müslüman kadın milletvekilleri Somali asıllı İlhan Omar ve Filistin asıllı Raşida Tlaib’i ülkenize sokmadığınız için ne Müslümanlar ne ABD’li Demokratlar ne kadınlar ne uluslararası hukuk ne Birleşmiş Milletler size              bir şey yapabilir.

ABD’nin çıkarları, bu ülkenin kendisi ve elini gösterdiğinde “sıçra” demesine bile lüzum kalmadan sıçrayan bir köpek sadakatine sahip İsrail başbakanının, Müslümanların duygularını, tepkilerini bir haydut misali yok saymasına izin veriyor mu? Aynı şekilde, ülke halkının yüzde 15’inin Müslüman olduğu Hindistan’da, ülkenin dar bir Hindu milliyetçiliğine mahkûm edilmesi, bu ülkeye nasıl bir gelecek vaat ediyor?

Bu haydutluklar sadece dünyanın Müslüman halklarının belleğinde kötü bir birikime sebep olmakla kalmıyor; ABD, İsrail ve Hindistan’ın demokrat halkları da istemeden taraf haline getirildikleri bu kavgadan kurtulmaktaki çaresizliklerini daha iyi anlıyorlar. Bu ülkelerin halkları da haydutların düşmanı             haline geliyorlar.

Yazının devamı...

Atmosferi delmenin vebali

15 Ağustos 2019

“Ozon deliği” ve “küresel ısınma” kavramları ortaya atıldığında, kalkınmakta olan ülkelerin genel, ortak tepkisi umursamazlık ve “Bize ne? Ozonu siz deldiniz; siz onarın!” şeklinde oldu.

Gerçekten de buzdolap- larımızdan klima cihazlarına kadar her yerde kullanılan kloroflorokarbon gazlarının yoğun salınımı, 19’uncu yüzyılın son yarısı ile 20’nci yüzyılın ilk yarısında olmuş ve atmosfere onarılamaz zararlar verilmiştir. Bu yıllar, yeni sömürgecilik (neokolonyalizm) siyasetinin hammadde ithalatı ve mamul madde ihracatı sırasında gemilerde ve trenlerde dikkatsiz soğutmalar, yakıt (özellikle linyit kömürü) tüketimi (ve yeni yeni anlaşılan diğer uygulamalar, örneğin yanlış ve zararlı gübreleme ve besicilik yöntemleri, aerosol spreyler) yüzünden dünyayı her anlamda tahrip ettiği yıllardır. Küresel kapitalistleşmenin savunucuları, o yıllarda yapılan bu yoğun ticaret olmasaydı bugün artık çoğu kalkınmış olan üçüncü dünya ülkelerinin açlıktan mahvolmuş olacağını söylerler. “Öyle olmasa idi de böyle olsa idi...” tarihe ilişkin değerlendirmelerde makbul bir yöntem değildir ve bu yolla yapılan analizler, bugün ve yarın için çözüm üretmekte başarılı olamazlar.

Ama bugün ve yarın son derece gerçek bir sorun var: Havalar artık o kadar sıcak ki ormanlar en ufak bir dikkatsizlikle ve kimi zaman kendiliğinden büyük ölçülerde yanıyor; denizler ısınıyor, balık türleri azalıyor. Dünyanın dörtte biri için besin kaynağı olan deniz yosunları kuruyor. Küresel ısınmanın bir diğer etkisi ise havaların aşırı soğuması, yağışların bereket sınırını aşıp, afet boyutuna ulaşmasıdır. On yılda bir duyulan dev dalga sorunu adeta haftalık boyutlara sıçradı.

İklim değişikliğinin küresel facia boyutuna ulaşması ve dünyanın canlı yaşamını etkileyecek bir afete dönüşmesi, kutuplardaki buzulların tümüyle erimesiyle ortaya çıkacaktır. Bu tahminler, araştırma kurumlarının dışına ilk çıkmaya başladığında, alınması gereken tedbirler arasında, Üçüncü Dünya veya “kalkınmakta olan ülkeler” gibi isimlerle anılan coğrafyalarda sanayileşmenin yavaşlatılması ve zararlı gaz salınımının filtrelenmesi vardı. Bu, Batı ve Kuzey ülkelerinin adeta bedava sanayileşmesi ile kıyaslandığında, çok pahalı, hatta imkânsız bir sanayileşme anlamına geliyordu. Bu ülkelerin aydınları, sıra kendi kalkınma çabalarına geldiğinde önlerine geri kalmışlığı sürdürecek bahaneler sürülmesi olarak değerlendirdikleri bu önerileri reddettiler. Küresel ısınmayı inkâr ve önlem almayı ret siyasetine günümüzde en çok cesaret veren, Trump’ın ABD’yi her türlü iklim anlaşmasından çıkartması, yok olan türlerin korunması için konulan kısıtlamaları kaldırması olduğu söylenebilir.

ABD’de, ülkeyi bir “haydut devlet” haline getiren Trump’ın sebep olduğu utancı hisseden çok kişi var. Ancak, Trump’ın ırkçılığı bile hoş gören popülizmi, aklı başında ve uluslararası toplumun saygın bir üyesi olmasına imkân verecek kadroların işbaşına gelmesine engel olmayı bir dört yıl daha sürdürecek gibi görünüyor.

Yazının devamı...

Uluslararası yayınların taraflılığı

12 Ağustos 2019

Bir uluslararası yayın kurumunda çalışmış bir kişi olarak şunu kesinlikle biliyorum: Bu kurumlar ne kadar doğrudan bir bakanlık denetiminden veya istihbarat dairesinin yönlendirmesinden muaf olursa olsun sonuçta yayını finanse eden devletin sesidir; görüşüdür. Bu yayınların yönetmenlerinin, doğrudan hükumet müdahalesini kabul etmeyecek kadar demokratik batı normlarında ifade özgürlüğü anlayışına sahip olmaları da mümkündür. Britanya Yayın Kurumu BBC’nin Kuzey İrlanda’daki terörle ilgili yayınları 1988’de hükumet kararı ile kısıtlanmıştı. Ancak bu kararı protesto eden BBC genel müdürü istifa etti. 1985’de, İran’a gizlice silah sevk edip, kazanılan para ile Nikaragua’daki anti-komünist gerillalara yardım sağlandığı skandal sırasında, Amerika’nın Sesi (VOA) yardımı ile İran’a gizli mesajlar ulaştırıldığı ortaya çıkınca yönetim kurulu başkanının istifa ettiği de hatırlanabilir.

Ancak bu istifalar o kişilerin bireysel mesleki ahlakı ve kişisel haysiyeti ile ilgiliydi. Uluslararası yayıncılarda bu gibi istismarlardan kaçınmayı zorunlu kılan bir meslek ahlakı kaldığını da söylemek zor olsa gerek. Devletler medyayı (kötüye) kullanarak, hedef dinleyici kitlesi üzerinde algı operasyonları yapmayı son derece meşru görüyorlar.

Ülkemizde bir süreden beri bir Kanada firmasının Çanakkale yöresinde altın madenciliği yapacağına ilişkin haberler üzerine bir takım çevre koruma kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin ve sonunda siyasal partilerin yoğun protestoları oluyor. Bu onların hakkıdır.

Bu durum haber artışını da beraberinde getirdi ve yurt dışından Türkiye’ye yönelik haberler yapan kurumların da konuya ilişkin yayınlarında artış oldu. Bu da normaldir.

Normal olmayan şudur: Bu kurumlar, örneğin Almanya’nın Sesi radyo ve televizyonu (Deutche Welle), yayınlarını sosyal medyaya da taşıyorlar ve orada belirli sosyal veya siyasal tutumları, siyasetleri ve grup görüşlerini yaymak, kitleleri bu çerçevede organize etmek için kullanılan etiketleri, sloganları (hashtag) haber başlıklarına ekliyorlar.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) bir süre önce kapsamlı bir raporla, uluslararası yayınlarla sosyal ağlardaki partizanlık arasındaki ilişkilerin envanterini yayınlamıştı. Böyle bir raporun ilgili kurumlarda partizanlığa karşı bir hassasiyet uyarması beklenirdi. Ancak meselenin öyle olmadığı ve olmayacağı anlaşılıyor; hemen hemen bütün uluslararası yayıncılar, sadece istihdam ettikleri yayıncıların kişisel hesaplarından değil fakat kurumsal kimlikleri ile yayınladıkları mülakatı, derlemeyi, liseli-üniversiteleri gençlerin oluşturdukları, kullandıkları etiketlerle süsleyerek sosyal medyaya koyuyorlar.

Eskiden, yani ABD’nin kendisini var eden idealleri henüz ayaklar altına almadığı, Almanya’nın veya İngiltere’nin medya etiği denen belgeleri önemsediği yıllarda, ülkelerin dış yayınlara tepkisine önem verilir; yayıncılar elçilikleri tarafından uyarılırdı.

Galiba birçok şey gibi, bu hassasiyetlerin de devri geçti.

Yazının devamı...

FETÖ kimin koruması altında? (2)

8 Ağustos 2019

2016 yılında yapılan “Eğitimi Öldürmek” adlı belgeselde konuşan bir eğitim uzmanı, Türkiye’de hükumeti devirmek için darbe girişiminde bulunmakla suçlanan bir imamın, ABD’de okul ağına sahip olduğunu halkın bilmemesinin ancak komplo ile açıklanacağını söylüyordu. Bu komployu kim kurdu?

Filmi bağımsız bir şirket yapmıştı. Türkiye ile ilgili bir hukuk bürosu bu filmde dile getirilen iddiaları üç grupta toplayıp her birini Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile ilişkilendirilen 200’den fazla okulun yer aldığı kentlerde soruşturdu. Amsterdam ve Ortakları isimli bu büro, FETÖ okullarının kurulu olduğu hemen her yerde, gerekli vizeye sahip olmayan öğretmenlerin işe alındığını, okul yeri olarak gösterilen emlakin hukuken kuşku uyandıran durumda bulunduğu, okulların çok büyük kısmının hisselerinin Gülen örgütü tarafından alınarak tekel oluşturulduğunu belirledi.

Büro, bu raporunu hem ABD federal hükumetine hem eyalet yönetimlerine hem de medyaya verdiğini açıkladı. Basit bir içerik analizi ABD’de geleneksel ve Internet medyada, FETÖ’den “terör örgütü” adıyla değil hala “Gülen Örgütü” diye söz edildiğini, Amsterdam Hukuk Bürosu’na ise “Türkiye’nin lobi şirketi” muamelesi yapıldığını gösteriyor. Örneğin en çok takipçisi olan Politico dergisinin sitesinde yer alan haberde, hukuk bürosu “Türkiye’nin ajanı” diye küçümseniyor; ama bir sözcüsünün ağzından FETÖ okullarının Gülen’le ilgisinin olmadığı, eğitim kalitesinin mükemmel düzeyde bulunduğu gibi bilgiler veriliyor. Bu sadece bir örnek. Oturduğu semtte bir okulun kullanılmayan spor salonunun bir duvarı çöktü diye, okul yöneticilerinin tümüyle işten el çektirildiğini hatırlayan bir kişi olarak, dörtte üçünün öğretmenleri, yarısından fazlasının bina mülkiyeti ve binanın okul olarak kullanılmaya elverişli olmadığına dair müfettiş raporları bulunan bu okul sisteminin hâlâ nasıl olup da “sahibi” ve “işletmecisi” olarak görülen kişilerin elinde bırakıldığına inanmak zordur. “Charter” okulu kayıtlarının Gülen örgütü üzerine olduğu, FBI kayıtları ile sabit iken, dergi, gazete ve Web sitelerinin, nasıl olup da bu okulların Fetullahçı örgütle ilişkisi olmadığını yazabilmeleri ABD gibi bir ülkede aklın kabul edebileceği bir durum sayılamaz.

Peki, bu durumun sebebi ne?

Bilinmesi gereken ilk nokta, Fetullahçı örgütün tek başına var olan bir yapı olmadığıdır. “Ilımlı İslam modeli” çerçevesinde kurulan, “İslam’ın bir şiddet dini” olmaktan çıkartılması için Kur’an’ın “aşırılıklarından arındırılması gerektiği” ve hadislerde ayıklama yapılarak, bir reformun gerçekleştirilmesi fikrini yaymak üzere, Türkiye’den tutun Bangladeş’e, Pakistan’dan tutun Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Sudan’a, Suudi Arabistan’a kadar İslam coğrafyasında birçok yerde, FETÖ benzeri kuruluşlar ve kişiler var. ABD derin devleti, FETÖ’nün malî yapısının çökmesi, üyelerinin Türkiye tarafından yargılanması halinde bunun arkasının mutlaka geleceğine emindir ve bana asla izin vermez.

FETÖ, bu sebeple ABD koruması altındadır.

Yazının devamı...

ABD’de okul işletmek (1)

5 Ağustos 2019

ABD’de federal sistemle, eyaletleri birbirinden ayıran hususların başında eğitim sistemi gelir.

Federalizmin temelleri atılırken heyet gönderilen ve eğitim sistemi araştırılan ülkeler arasında Osmanlı İmparatorluğu da vardı.

“American Board of Commissioners” adı altında örgütlenmiş olan Evanjelistler, 1797’de Anadolu’ya ayakbastılar ve iki şeyi hemen gördüler:

Osmanlı’da okul açmak için devletin değil, toplulukların, yani halkın izni gerekir; kilise açmak için buna bile ihtiyaç yoktur.

ABD’ye dönünce örgüt, belirlemelerini kurucu babalarına bildirdi. ABD’nin kendileri de misyoner olan kurucuları, Osmanlı’daki eğitimin toplum girişimine ve denetimine dayanması ilkesini benimsediler ve kendi sistemlerine entegre ettiler. Bugün ABD’de ilk ve orta öğretim tamamen kent ve köylerde oluşturulan “eğitim komisyonlarının” elindedir; Eğitim Bakanlığı (ki adında “Millî” sıfatı da yoktur) sadece okulların lojistiği ile ilgilenir. Bir diğer nokta, ilk ve orta öğretimin topluluk tarafından yeterli malî destek sağlanamayan yerlerde paralı olmasıdır.

Malî destek sağlanan okulların uyması gereken ilkeler bir tüzükle (charter) belirlendiği için Charter Okulları denir. 2016-17 ders yılında ABD’de, 42 eyalette 7 bin “charter” okulunda 3 milyon öğrenci okuyordu. Bu okulların başlıca özelliği eğitim-öğretim için bütün masrafları kendilerinin yapması, daha sonra okuttukları öğrenci başına eyaletten para almalarıdır. Eyaletler, “charter” okulu açma iznini öğrenci başına en az parayı isteyen kurum ve derneklere verirler. (Geri kalan 10 eyalette, eyalet hükumeti, her bir eğitim komisyonu bölgesine gereken yatırımı kendisi yapabilmek-tedir.)

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ), ABD’de 25 eyalette, 120 “charter” okuluna sahiptir. Benzeri derneklere oranla en az ücreti istediği için, birçok eyalet, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgisi ortaya çıkıncaya kadar bu örgüte kolaylıkla izin veriyordu.

Kendi okulunu kendisi açacak kadar zengin olsun-olmasın ABD’de her bir eğitim komisyonu okullarının başarı göstergeleri ile yakından ilgilenir. Komisyonlar yerel seçimlerde halkın oyuyla kurulur. Son iki yılda hazırlanan raporlar ve birçok eyalette kurulan soruşturma komisyonlarının araştırmaları FETÖ okullarının diğerlerine oranla ucuz olmasının sebebinin eğitimin kalitesinden yapılan kesintiler olduğunu gösterdi. Bu okullarda daha az yemek verildiği ve öğretmenlerin maaşlarının yüzde 40’ını örgüte vermek zorunda oldukları belirtiliyor ve Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından iki yıllık bir soruşturmanın sonuçlanmak üzere olduğu öne sürülüyor. Ancak bu araştırma bir türlü sonuçlanıp raporu bir türlü yazılmıyor.

Yazının devamı...

Artık kandıramıyorsunuz

1 Ağustos 2019

Ankara’ya ABD Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’i göndereceksiniz; “Suriye’den terör örgütü nasıl temizlenir?” sorusuna cevap ararken, ABD’nin Orta Doğu’da en yüksek rütbeli komutanı Org. Kenneth McKenzie de Rasulayn’da bu “temizlenecek” teröristlerin elebaşlarından biriyle, Türkiye’nin başına 4 milyon lira ödül koyarak aradığı, Ferhat Abdi Şahin (Şahin Cilo ve Mazlum Kobane adlarıyla da biliniyor) ile görüşecek.

Hafta başında Amerikalı dost ve müttefiklerimizin (!), Ankara’daki görüşmeden bir yarar ummaları için Türkiye hakkındaki algılarının bayağı çarpık olması gerektiğini ifade etmiştik. Nitekim bu görüşmeden hâsıl olan kocaman bir sıfır oldu.

Dikkatli okurlarsa bu sıfırda ABD açısından alınacak bir ders var: Türkleri artık kandıramıyorlar. “Menjib’de beraber devriye yapacağız” veya “Askerlerimizi tamamen çekeceğiz,” “Beşar Esad’ı biz de istemiyoruz” ve “Cenevre’de anayasa yazma işine başlamanın zamanı geldi” gibi asılsız vaatleri, yalanları, düzenbazlıkları artık işlemiyor.

ABD’nin Suriye’ye demokratik bir çözüm gelmesini istemediği o kadar belli ki! ABD’nin Suriye’yi en az üçe bölmek ve Türkiye, İran ve İsrail sınırları arasında bir yeni “devlet” kondurmak istedikleri o kadar tartışmasız ki, burada asıl sorulması gereken soru, Türkiye’nin bu kadar zaman neden buna uygun davranmadığı olabilir.

Osmanlı yenilmiş gelmiş, Padişah gürlemiş kaptan-ı deryaya: “Neden yenildiniz?”

Kaptan titreyerek cevap vermiş; “Sebepleri var sultanım...”

Say demiş Sultan? Kaptan başlamış saymaya: “Bir, barut bitti, iki...” Padişah kesmiş sözünü: “Be kaptan barut bittikten sonra başka sebebe lüzum olur mu?”

Türkiye’nin bu tutumunun da sebepleri var. Ama en başta başka sebebe gerek bırakmayan, ABD’yi dost ve müttefik saymak geliyor.

Yazının devamı...

Tehlikeli Oyunlar

29 Temmuz 2019

Oğuz Atay’ı eskisi kadar çok okumuyoruz galiba. Okumalıyız oysa. Hele ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar, eserin kahramanı Hikmet Benol’un şahsında, hepimizin aslında kimi zaman gerçekten tehlikeli oyunlar oynadığımızı kanıtlayacak size. Oynayanları tanımak, oynadıklarını anlamak, hatta sonucu kestirmek için nefis bir elkitabı. (Elkitabı dediysem, kısa bir şey sanmamalı. “Tutunamayanlar” kadar yoksa da bu da 480 sayfa!)

Romanın kahramanı Hikmet, oyunların sadece kişisel temelde oynanmadığını; bazen Napolyon düzeyinde uluslararası oyunlar oynandığını da fark etmiş bir kişi. Komşusu Albay Hüsam ile bir Napolyon oyunu yazarlar. Napolyon, Rus Mareşali Mihail Kutuzov ile arasındaki Austerlitz Savaşı’nı, gerçekten Fransız generali Schlick’in karısı Monika ile kavgası sebebiyle mi kaybedilmiştir? Bilinmez. Bu, belli ki Oğuz Atay’ın romancı muhayyilesinin ürünüdür.

Peki, şuna ne demeli: ABD’nin Suriye koalisyonu temsilci James Jeffrey Türkiye’ye çağrılır; sürüncemede bıraktıkları vaatlerin bir bakıma hesabı sorulacaktır. Jeffrey Ankara’da iken Suriye’deki ABD kuvvetlerinin bağlı olduğu en yüksek komutan, Centcom Komutanı Org.  Kenneth McKenzie, Suriye’ye giderek, Ankara’daki konuşmanın konusu olan kişilerden biriyle bir PKK/PYD teröristi ile görüşmeler yapar.

Türkiye’nin başına ödül koyarak aradığı bir teröristle, (T.C. yurttaşı Şahin Cilo, teröristler arasındaki adıyla Mazlum Kobani) ile görüşme! Hem de ne görüşme: taraflar arasında heyetler; tercüme ve tutanak faaliyeti, karşılama ve uğurlama törenleri. General McKenzie zahmet edip, gelmişken kendisine, (aynı anda Ankara’da istikbali görüşülen, PKK’nın elinden nasıl kurtarılacağı sorulan) Kobani’de çeşitli mevzileri ve
tesisleri gezdirmek de dâhil.

Oğuz Atay-vari bir oyun yazarsak şöyle bir sahne olabilir:

“- Hello Mr. Kobani. Nasılsınız? Silah sevkiyatından memnun musunuz?

“- Hello General. Sevkiyat düzenli ama miktar az. Biz bunların bir kısmını Irak’ta Kandil’e, bir kısmını Türkiye’deki arkadaşlara sevk ediyoruz. Bize kalmıyor. Türkler temizlik harekâtına başlarsa, halimiz ne olur?

Yazının devamı...

Ciddiyetsiz lider sendromu

25 Temmuz 2019

İyi tanıdığımız ve iyi bildiğimiz bir psikoloji profesörü, ABD’deki üniversitesinden bir yıl izin alıp, Donald Trump’ın seçim kampanyasında çalışacağını söylediğinde çok şaşırmıştık. Daha önceki denemelerinde Trump’ın bizde (ve sanıyordum ki herkeste) bıraktığı intiba, yarattığı algı, kendisinin başkan olma arzusunun sadece bir şakadan ibaret olduğu şeklindeydi. Kimse, Trump’ın ciddi ciddi ABD başkanlığını isteyebileceğini düşünmüyor sanmıştım.

Neden? Çünkü adamın hali, tavrı, konuşması, boşanmaları, eş tercihleri, sağda solda özellikle kameralar kapalı ama mikrofonlar açıkken yaptığı gafların sebep olduğu izlenim buydu: Donald Trump ciddiyetten uzak bir kişidir.

Şimdi, eğlenceli, komik, hayatı şakaya vuran, her olayın hafif bir tarafını bulup millete eğlence olsun diye onu ortaya süren kişi ister siyasetçi ister iş insanı olsun neşeli bir tiptir ve yeri geldiğinde ciddileşmesini bilir. Böyle öğretmenlerimiz oldu; iş yerlerimizde müdürlerimiz oldu. Hatta böyle milletvekilleri oldu dünyanın her ülkesinde. Rahmetli Kinyas Kartal, AP milletvekili olarak TBMM’de bulunduğu sırada, kuliste oturduğunda etrafında 50 siyasetçi ve gazeteciden az kişi bulunmazdı ve hepsi onun yeni bir deyim, atasözü veya fıkra anlatmasını beklerdi. Ama parti içinde Demirel’in en ciddi kritiklerinden biriydi.

Ama Trump ile yeni bir çığır açıldı ve İngiltere de kendisini bu çığırın içinde bulundu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan devletin son içişleri bakanı Ali Kemal’in oğlunun torunu, ABD’de doğduğu için Amerikan yurttaşı, anne tarafından soyu Litvanyalı bir hahama dayanan, İngiltere’de en iyi okullarda okumuş, ama Churchill’den bu yana en ince zekâya sahip siyasetçi olduğu söylenen Boris Johnson’ın başbakan olması, ABD’den sonra İngiltere’yi de ciddiyetsiz liderler kategorisine sokmuş bulunuyor.

Kendisini sevenlerin taktığı isimle BoJo’yu Trump’tan ayıran husus, sadece zekâsı değil, fakat çok sevimli olmasıdır diyebiliriz. Kendi gaflarıyla (Aman o gaflar! Bitmek tükenmek bilmeyen gaflar!), hatalarıyla alay edebilen, ince bir zekânın getirdiği sevimlilik! BoJo’ya İngiltere başbakanlığının kapısını açan bu olsa gerek. Daily Mirror gazetesi, 30 yıllık siyasetçi hayatında yaptığı hatalar, skandallar ve söylediği 37 fahiş yalanla başbakan koltuğuna oturmaması gerektiğini yazmıştı. Ancak, ABD’nin muhafazakâr National Review dergisi Boris’in “salak, sarsak, soytarı haliyle İngiliz parlamentosunda manevra alanı açarak” Theresa May’in çözemediği AB’den çıkma meselesini halledebileceğini savunuyor. İngiltere muhafazakârlarının kamuoyundaki algısı, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’den farklı olarak “yoksul düşmanı” olduklarıdır. Örneğin, dışarıda Demir Leydi diye anılan Margaret Thatcher’ın ülkesindeki adı (ilkokullarda beslenme saatlerindeki süt miktarını azalttığı için) “Süt Hırsızı” idi!

BoJo, maskaralıklarıyla bu imajı silebilir; ama bunun İngiltere’nin uluslararası hatalarından edindiği kötü şöhreti silmeye ne yararı olabilir, belli değil.

Yazının devamı...