Şahin, bu defa büyük bir ağaç devirdi ve altında kalacak...

İçişleri Bakanı Şahin'in, kendine özgü bir konuşma şekli vardır. Son derece efendi, kibar bir kişiliğe sahip, ancak birşeyleri anlatmaya başlayınca, her defasında farklı anlamlara çekilebilen sözler söyleyen bir bakandır. Sadece günlük şakaları değil, mutlaka bir bildiği olacak ki “Kürt Sorunu”yla ilgili saptamaları da çok farklıdır.
Başkaları adına konuşmayayım, kendi adıma sempatiyle izleyip eleştirdiğim bakanlarımızın başında gelir. Ancak son NTV söyleşisindeki sözleri sadece beni değil, kendi partisi dahil hemen herkesi rahatsız etti.
Bakın şu sözlere:
...O anda emri Ankara’da Hava Kuvvetleri’nden o görüntüleri analiz eden komutanlar vermiştir. Yaşamını yitirenlerin, kaçakçılık yaparak geçimlerini sağladıkları gözden kaçırılmamalıdır. Yanlıştan doğru sonuç çıkmaz. Bu hayatını kaybeden vatandaşlarımız kaçakçılık yaparken hayatlarını kaybettiler. Sağ yakalansalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı. Daha ağır bir sonuç olunca, yargılanamaz duruma gelip hayatlarını kaybedince kaçakçılık olayı gölgede kaldı. O bölge Kandil’e doğru bölücü terör örgütü KCK’nın kontrolünde olan bir bölgedir. O insanlara kaçak malı veren PKK terör örgütüdür. Kaçakçılığın rantını elde eden KCK terör örgütür. Bu insanlara 50 liraya, 199 liraya o güzergahta katırlarıyla birlikte dolap beygiri gibi döndüren de onlardır. BDP bu olayın parçası durumundadır. BDP cenazelerde yaptığı igrenç davranışın, 34 kişinin cenazesinin üzerine örttüğü iğrenç bez parçasının hesabını vermek durumundadır. BDP’nin bayrağı mıdır, neyin işaretidir? Bunları sorgulamamız lazım. Özür dilenecek mahiyette bir olay değildir. Özür dilenecek bir olay yoktur. Hantepe olayı vardır. Katırlar sırtında gelen silahlarla askerlerimiz şehit edilmiştir. Olayı suçluluk psikolojisiyle görmüyoruz. O gençlerimiz orada olmamalıydı...
Bu konuşmayı tüylerim diken diken olarak okudum.
Neresinden tutarsanız tutun, dökülüyor. Bu ne biçim mantıktır, bu ne biçim yaklaşımdır. "Öldüler kurtuldular, yoksa kaçakçılıktan yargılanacaklardı" ne demektir ?
Bu kafa ile biz ne “Kürt Sorunu”nu çözebilir ne de terörle demokratik kurallar çerçevesinde mücadele edebiliriz. Şahin' in bu koltukta oturması büyük bir talihsizliktir.

ŞAHİN'E KOMPLO KURMAYA GEREK YOK. KONUŞTUKÇA KENDİ TUZAĞINA DÜŞÜYOR
Şahin'in aynı konuşmada bir de medya faslı vardı ki, o da inci doluydu. Medyada, konuşmalarıyla ilgili eleştiri veya alayların bir komplo olduğunu söyledi. Hatta bazı gazetecilerin bir araya gelip bu konuda karar aldıklarını belirtti. Demek bizim bazı meslekdaşlar, kabinenin en zayıf halkası olarak Sayın Şahin'i göze kestirmişler ve toplanıp "Hadi bu bakanı yiyelim" demişler.
Çok komplo teorisi dinledim, ancak bu boyuttakini hiç duymadım.
Sevgili bakanımız yanılıyor. Hiçbir konuda ortak hareket edemeyen gazetecilere çok fazla kredi veriyor. Üstelik, Sayın Şahin'e komplo kurmaya da gerek yok. Tarafsız bir gözle söylediklerini alt alta koyup okusa, ne demek istediğimi çok daha çabuk anlayabilir. Gerçekten de kendi sözleriyle kendi tuzağına düşüyor.

AK PARTİ'DE DE ÖNEMLİ RAHATSIZLIK VAR...
Dua etsin ki, Erdoğan'ın tam desteğine sahip. Bakanına toz kondurmuyor. Ancak bu defa durum biraz farklı. Bazı hükümet üyeleri ile konuştum ve her biri bana bu konuşmanın ne kadar talihsiz olduğunu anlattı.
İktidar çevrelerini asıl rahatsız eden, Şahin'in Hava Kuvvetleri’ni hedef göstermesi olmuş. Başbakan'ın TSK ile ilişkileri düzeltmeye çalıştığı bir süreçte, Bakan’ın ortaya atlaması kaşları kaldırmış. Şahin bu defa fazla ileri gitti galiba. AK Parti içindeki rahatsızlığın Başbakan'ı ne oranda etkileyeceğini kısa bir sürede anlayacağız.
Şu kadarını söyleyebilirim ki, İçişleri Bakanı bu yaklaşımı ile ağzıyla kuş tutsa da, medyadan kaynaklanan komplo teorilerinin arkasına saklansa da, kendini eleştirilerden kurtaramayacaktır.


Altına imzamı atabileceğim iki yazı
Önce vicdan!

8 yaşındaki Tayfun, gazetenin manşetinden bana bakıyor. Bir helikopterin içinde...Ellerini kucağında kilitlemiş. Gözlerinde şaşkın bir ifade...
Babası hemen ayakucunda, albayrağa sarılı tabutun içinde...
Baba -oğul, son yolculuktalar.
* * *
Top atışı kazası olduğunu yazıyor gazete...
Wall Street Journal araştırsa da aslında ne olduğunu öğrensek (!) Tayfun için geç gerçi... O, barışı göremeden yetim kaldı.
Oturduğu yerden, olanca masumiyetiyle kendisine sahip çıkmayan kalemlere, savaşı kışkırtan şahinlere, barışa çabalamayan siyasetçilere bakıyor sanki...
“Yetmedi mi” dercesine...
* * *
Yetti oysa... Çoktan yetti.
Bunca yılın öğrettiğiyle, kaybettirdiğiyle hâlâ bu kanlı oyuna siyaseten müdahale etmemek, barışı konuşmaktan çekinmek akıl alır gibi değil.
“Savaş yeter! Silahları bırakalım ve konuşalım” diyenlerin güçlü bir dayanağı, insani bir sığınağı var:
Tayfun’un fotoğrafının bu toplumda yarattığı ortak acı...
Bu fotoğrafa bakınca vicdanı sızlayanların istisnasız her coğrafyada hissedilen yürek ağrısı...
Bu kolektif keder, asli sermayemiz bizim...
Beraberliğimizin en esaslı sigortası... Irk, mezhep, din, milliyet tanımadan her yanağa aynı renkte akan gözyaşımız da çimentomuzun suyu...
“Artık analar evlatsız, evlatlar babasız kalmasın” çığlığı, bizi çözüme taşıyacak son ve yegâne çaredir.
Savaşı bitirirse, bu çığlık bitirir.


İdris Naim Şahin: İnciler mi, itiraflar mı?
Siyasilere açık ve cesur bir özür bile fazla geliyorsa, özür ve yaptırım terör örgütünün isteği olarak yorumlanıyorsa, en azından Kürt meselesi açısından eski mantık, eski düzen, eski ideoloji yeniden ürüyor demektir.
Kanıt öyle çok ki...
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in "Soğuk savaş" ruhunu, "Komünizmle Mücadele Dernekleri" dönemini anımsatan zihniyetiyle, hükümet için yanlış bir seçim olduğunu sık söylerim.
Ancak zaman zaman bu tespitin doğruluğundan şüpheye düşüyorum.
Tersine Şahin'in en azından Kürt sorunu bağlamında hükümetin derin ruhunu yansıttığı kanısına kapılıyorum.
Nitekim daha dün, İçişleri Bakanı Uludere konusunda inanılmaz sözler sarfedebiliyordu...
Diyordu ki:
"Bu hayatını kaybeden insanlarımız kaçakçılık yaparken hayatlarını kaybettiler. Sağ ele geçirilmiş olsalardı, kaçakçılık suçundan yargılanıyor olacaklardı..."
Diyordu ki:
"Bu, özür dilenecek mahiyete dönüşmüş bir olay değildir henüz. Arka planı vardır. Filmin bütününe bakıldığında özür dilenecek bir yanı yoktur..."
Değerlendirme, hüküm, eylem...
Hepsi bir arada...
İster inanın, ister inanmayın, ister sindirin, ister sindirmeyin, işte, böyle...
Bu açıklamaları nasıl ele almalı?
Bakanın yeni incileri olarak mı yoksa, "Bunlar PKK kaçakçısıydı, imha ederek devlet doğru iş yapmıştır, özüre ne gerek var..." şeklinde bilinçsiz bir itiraf olarak mı?
Yanıt sizin...
Beni kaplayan ise sadece "Dehşet duygusu..."
Bakanın sözlerinin bir ilerisi şudur zira:
"Onlar zaten Kürt'tü..."