Giderek üzdün bizi zaman

“Yılanın kabuğundan sıyrılması inanılmayacak kadar zor bir iştir, yürek paralar. Yılan kabuğunu değiştirirken yerine başka bir kabuk gelir, eskisini atıp gider yaşamını sürdürür. Ölen değerlerin yerine ise o çapta bir değer gelmiyor. İnsan bu değişimin acısını yürekten duymaz olur mu?” Kendi ifadesiyle değişimin romanını yazan Yaşar Kemal böyle diyor 2012’de.
*
Yaşar Kemal’in ölümünün ardından, onunla son yıllarda yapılmış röportajları incelerken denk geldiğim bu cümleden etkilendim. Bizim bugün toplumca yaşadığımız şey değişimin kaçınılmaz sancısı mıdır, yoksa değişim diye dayatılan şeyin yarattığı artık gizlenemeyen bir huzursuzluk mudur? Bilemiyorum.
Bildiğim şu, ortalık değişim, dönüşüm, yeni Türkiye, büyük restorasyon gibi havalı laflardan geçilmiyor. Ama tek yapılan daha fazla betonlaşma ve inşaat.
Değişen tek şey betonu ve inşaatı alkışlayanların tipi, giyim kuşamı, yaşam tarzı ve referansları. Salt inşaatla mutluluğa erişebilen ilk toplum biz olacak mıyız tarihte, hep birlikte göreceğiz.
*
Yaşar Kemal her şeye rağmen iyimserdi. “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ve bu görkemli kültür toprağının üstünde oturan ülkemin insanlarının böyle kalamayacaklarına, bu verimli kültürler toprağını yeniden yeşerteceklerine, gerçek bir demokrasiye er geç kavuşacağımıza ve dünyada demokrasi savaşımı veren ülkelerin demokrat halklarına yardım edeceğimize inanıyorum” demişti.
Ben de onun gibi iyimser olmak, insanların binalardan betondan daha değerli olacağı bir dünyaya olan umudumu yitirmemek istiyorum.
Ama Duman’ın meşhur şarkısındaki şu dizeyi mırıldanmaktan da kendimi alamıyorum:
“Giderek üzdün bizi zaman...” Güle güle Yaşar Kemal.

Ankara’da hoşuma giden şeyler

- Shades isimli dükkândaki caz plaklarını karıştırırken sahibi Süleyman’ın Türkiye’ye TIR’la plak getirme hikâyelerini dinlemek.
- Kıtır isimli mekânın bin yıldır değişmeyen ahşap korkuluklu banklarına oturup, kumpir ve bira eşliğinde muhabbet etmek. Fonda çalan ve muhtemelen 1984 yılında doldurulmuş karışık kasede hayretle kulak vermek. Bazı şeylerin değişmemesi ne güzel demek.
- Sokaklarda avare avare dolaşıp semtleri İstanbul’dakilerle eşleştirmeye çalışarak “Burası Nişantaşı’na mı daha çok benziyor yoksa Bağdat Caddesine mi” geyikleri yapmak.
- Restoranlarda illa siyaset ve bürokrasiye dair muhabbetler işitmek:”Müsteşar bey kendi ifade etti başkanım...”
- Los Angeles’a gidenlerin illa film starlarına rastlaması gibi sağda solda meşhur siyasetçilere denk gelmek. (Yorgo Papandreu iki masa ötemde yemek yiyordu cumartesi günü.)

Ot dergisinin kafesi

Yürürken rast gelince Ot dergisinin Ankara’daki kafesine şöyle bir bakayım dedim. Kafe dediğime bakmayın; ben diyeyim Midpoint, siz deyin BigChefs. Kafeden ziyade restoran bistro görünümünde kocaman bir mekân.
Açıkçası, insan ister istemez bir mukayeseye girişiyor, bir Ot dergisine bakıyor, bir de bu mekâna bakıyor ve “Ot dergisiyle burasının ne ilgisi var” diye soruveriyor. Ot dergisinin değerli mensupları yanlış anlamazlarsa bu şaşkınlığımı itiraf etmek isterim.

Başkanlık sistemini merak eden bu diziyi seyretsin

ABD Başkanı Obama’nın “Yeni sezonunu merakla bekliyorum” dediği House Of Cards’ın işte o beklenen yeni sezonu Netflix üzerinde yayınlandı. Dizi, yükselmek için her yola başvuran, türlü dolaplar çeviren, akıllara durgunluk verecek kurnazlıklar, pazarlıklar yapabilen ABD’li bir siyasetçinin öyküsü etrafında gerçeklere çok yakın senaryolarla aslında siyasetin iç yüzünü anlatıyor.
Başkanlık sistemini tartıştığımız şu günlerde gündemimize daha uygun bir dizi bilmiyorum. Mutlaka izleyin.