Müzikte deneysel olduk

24 Ağustos 2019

Bugün Türkiye’de popüler müzik iklimine hakim hava “denemek”. Pek çok sanatçı, türleri birbirine karıştırarak sesini duyurma peşinde

Sagopa Kajmer’in “Avutsun Bahaneler”i geçen haftanın sanırım en popüler şarkısıydı. Şarkının videosu dört günde 7 milyon izlenmeyi buldu. İrili ufaklı yeni pop şarkıları büyük bir popülerlik gösteremedi iş oldschool arabesk rap’e kaldı. Mustafa Ak, feat Müge hazreti Yasua imzalı “Alacağım Var”, 2 Ağustos’ta yayınlanmıştı o zamandan beri popülerliğini artırdı. Açıkçası Müge’nin vokalleriyle şarkı başka bir boyuta geçmiş. Güzel bir renk yakalamış ekip. Aynı dönem yayınlanan pek çok benzer şarkı arasından aklımda yer ettiğini söyleyebilirim.

Güldeniz ft. Hürkan imzalı “Karanlık Çökünce” adlı parça Balyoz Müzik etiketiyle 20 Ağustos’ta klibiyle birlikte yayınlandı. Şarkı hafif karanlık synthe ağırlıklı beat’lerle açılıyor. 80’ler dark wave tonlarında devam ederken birden popu andıran sözler giriyor. Şarkı ve klip kumsalda dans edilen bir 80’ler partisine doğru evrilirken müzik iyice garipleşip Uzakdoğu melodilerine giriyor. İkinci nakaratın ardından alaturkalaşıyor. Hafızasını kaybettiği ve geçmişini plajda dans ederek aradığı anlaşılan ana karakter Balkan / Roman tarzı klarnetler eşliğinde dans ederken klibin sonuna geliyoruz. Hangi türe ait olduğunu söylemekte zorlanmakla birlikte indie de diyemeyeceğim. Ne olduğu anlaşılamayan müziklere indie denen yılları geride bıraktık.

Haftanın bir diğer enteresan denemesi 19 Ağustos’ta Be Muzik etiketiyle Hilal Gür’ün söz ve müziği kendisine ait şarkısı “Hayal Ettim”. Endüstriyel techno tonlarında karanlık bir beat ile açılan şarkının üzerine Gür, klasik denebilecek türde bir pop baladını okumaya başlıyor. Klipte kendi müziğini basit bir elektronik set up kullanarak hayata geçiren ve performer olarak görülen Hilal Gür’ü görüyoruz. Şarkı bu türde pek karşılaşmadığımız, hiç de klasik olmayan aksak beat’ler ve synthesizlerlar’la türden türe atlıyor. Sonlara doğru iyiden iyiye bir dans şarkısı olarak coşuyor.

Kubaba “Aşuk Maşuk” adlı şarkısıyla rock ve dansı birleştirmeyi denemiş. Büyük Ev Ablukada saksofoncu Korhan Futacı’yla kaydettiği canlı kaydı “Hoşçakal Kadar’la (Canlı Şekli)” caz pop arabesk arasında bir yerlerde. Geçen haftalarda aynı grup Ezhel ile ortak bir çalışma (“Ne Deve Ne Kush”) yayınlamıştı. Eymen’in Hilal Kaya ile yaptığı “Kalaha” adlı parçası saykodelik pop, dans, dub arasında bir yerlerde gidip geliyor. Bambaşka’nın “Ateş Et” isimli şarkısı klibiyle 14 Ağustos’ta gelmişti. Minimal pop, indie dans elektronik gibi tanımlamalar kullanabilirim (bana Whilk and Misky’yi çağrıştırdı). Arabeskin rap’le karıştığı, Türkçe trap / reggae şarkılarının yapıldığı, popun elektronik müzik ve indie’yle yeni renkler bulduğu, rock gruplarının yepyeni beat anlayışlarına kulak kabarttığı bir ortam var. Eskiden popçularla popçular düet yapardı. Ardından rap yükseldi ve rap - pop iş birliği yükseldi. Bugün indie şarkıcılar rap’çilerle, rockçılar arabeskçilerle, türkücüler elektronikçilerle iş birliği yapıyor. Kimse de ben bunu söylemem, o tarz bana göre değil demiyor. Ortaya çıkan işlerin popüler olması dinleyicinin de sanılanın aksine tutucu olmadığını ortaya koydu. Bu şekilde galiba müzisyenler de kendilerini kasmayı bırakıp özgürleştiler. Müziğimiz için dikkatle izlenmesi gereken gelişmeler.

Red Bull Music Festival’da neler var?

Red Bull’un düzenli hale gelen kent festivali Red Bull Music Festival’ın bu yılki tarihleri 1-15 Ekim olarak belirlendi. Elektronik, dans ve hip hop temelinde dünyadan ve memleketten avangart sanatçılar izleyeceğiz. Festival bize kent müziği çerçevesinde dünyadaki öncü isimleri sunma gayretinde. Geleceğin trendlerini şimdiden keşfetmeye odaklı hayli ince işlenmiş bir kadrosu var. Ceza’dan, 90BPM ve Khontkar’a tanıdık yerli hip hop isimler var ama sadece bunlarla yetinmeyin derim. Şu ara Avrupa’da pek çok festivalde ilgiyle izlenen, bu yıl çekilen bir de belgeseli bulunan Ganalı dans efsanesi Ata Kak var. İrili ufaklı 40 kadar isim arasında Kode9, elektronik funk/folklor girişimi Ammar 808, Rusya’dan Dasha Rush, Laurel Halo, eğlenceli ve funky Shanti Celeste ve daha pek elektronik dans ve techno performansı gerçekleşecek. Her festivalde aynı isimlerin bulunduğu bir ortamda yeni sanatçılar ve müzikler keşfetmek iyi gelebilir.

Yazının devamı...

Evden işe kaç saatte gidiyorsunuz?

20 Ağustos 2019

Commute” İngilizce bir sözcük. Her gün düzenli olarak evden işe uzunca sayılabilecek mesafeyi kat etmek anlamına geliyor.

“Banliyödeki evinizden şehir merkezindeki iş yerinize her gün gidip dönmek” demek işin aslı bu. Öncelikle ABD’deki büyük şehirlerde ortaya çıkan, şehirlerin büyümesi, çalışma hayatının şehirlerde yoğunlaşması ve banliyölerin oluşmasıyla zamanla bütün dünyaya yayılan bir gerçek.

İnsanlar iş yerlerinin bulunduğu şehirlerde barınamayınca, ev kiraları fazla yüksek ya da şehirler dar gelmeye başlayınca “commute” edeyim ben demişler. Şehrin bir saat dışında bir kasaba bulup yerleşmişler.

Bugün pek çok gelişmiş büyük dünya şehri gibi Londra’da da “commute” çok önemli ve hayati bir kavram. Herkes “commute” ediyor. Ancak hayatın temelinde otomobil değil tren var. Karayolları yerine tren yolları büyük öneme sahip. Ulaşımın can damarı otomobil değil tren.

İstanbul karayollarına sırtını yaslamış bir şehir. Arabanız yoksa şehir dışındaki evinizden işe gidip gelmeniz imkânsız. Yeni yaygınlaşan Marmaray’ı saymazsak toplu taşıma bu noktalarda henüz yok. Onun yerini servis almaya çalışmış ama bu da trafiği katlamış. Londra’da, eğer karayolları değil demiryollarına ağırlık verilseydi şehir acaba nasıl olurdu, sorusunun yanıtını gözlerimle görebiliyorum. Daha iyi olurdu.

Bir defa yapılaşma daha kontrollü olabilirdi. Karayolu yaptığınızda yol boyunca her yer yapılaşma tehdidinde kalıyor. Demiryolu yaptığınızda istasyonlara karar vererek bunu kontrol etmek mümkün. Birleşik Krallık’ın yüzölçümü Türkiye’nin üçte biri kadar. Üzerinde 70 milyon insan yaşıyor. Kilometre kareye Birleşik Krallık’ta 255 kişi Türkiye’de 105 kişi düşüyor. Ama baktığınızda biz, göklere yükselen beton blokların artık temel manzarayı ele geçirdiği dev gri şehirlerde alt alta üst üste kalabalık ordular halinde güçlükle hareket etmeye çalışıyoruz. İngiltere’deyse nüfus büyük şehirlerin çevrelerinde planlamış. Halk demiryollarıyla 20 dakika yarım saat süren yolculuklarla merkeze bağlı kasabalarda yaşıyor. Bizde şehir merkezinden şehrin dışındaki banliyölere kadar her yer yapılaşmış durumda. Londra’da şehir merkezinden çıkıp banliyölere doğru yol aldığınızda aralarda geniş yeşil alanlar muhafaza edilebilmiş. Otoyol yerine demiryoluna ağırlık verilmesinin hayata olumlu etkileri bunlar.

Londra’da 1920’lerden başlayarak banliyöler planlanmış. Şehri çevreleyen yeşil hatlar oluşturulmuş. Bu hatların merkezden dışarı doğru genişleyen çemberler şeklinde her yöne doğru genişlemesi planlanmış. Bu çemberlere denk gelen tarihi kasabalara tren istasyonları yapılmış. Bazı boş alanlara da istasyonlar konularak konutlar yapılmasına karar verilmiş. Bugün Londra her gün sabah erkenden dört yönden vızır vızır şehre giren trenler tarafından taşınan çalışanlarla doluyor. Akşam saatlerinde boşalıyor.

En yakın commute kasabaları (banliyöleri) aşağı yukarı şehre 25 mil yani 40 kilometre mesafede. Trenle 20 dakikada gidilebiliyor. Çok daha uzak yerlerden gelip gidenler var. Tanıdığım birisi Cambridge’den Londra’ya gidip geliyor her gün. İki şehir arası 100 km. Trenle 55 dakika sürüyor. 55 dakikada biz bugün Kadıköy’den Taksim’e gidebiliyoruz. Eğer trafik saatlerine denk gelirseniz biliyorsunuz ki bu bile mümkün değil.

Yazının devamı...

Türkçe popa yeni bir yön

17 Ağustos 2019

Hadise’nin “Geliyorum Yanına” adlı geç yaz hit’i geçen haftanın en popüler şarkılarındandı. Sedef Şensoy’un “Kaç Kaç” adlı şarkısı popa yeni bir yön önerirken Hande Yener’in “Krema”sı daha fazla ilgiyi hak ediyor.

Türkçe popta geçen hafta şarkı yayınlayan en büyük isim Hadise’ydi. “Geliyorum Yanına” adlı şarkı bir yaz hit’i olarak tasarlanmış. Belki bu yüzden biraz geç kalmış diyebiliriz. Hadise 10 Ağustos’tan bu yana 5 milyona yakın izlenme almış. Sanırım beklentileri daha yükseklerdeydi. Bu klasik beat’lerdeki Türkçe pop şarkısında sabaha kadar kopuluyor, keyifler gıcır, adlar sahillere yazılıyor ve “buralar bize dar geliyor.” Yani her şey bildiğimiz gibi.

Banu Parlak’ın 8 Ağustos’ta yayınlanan “Aman” adlı şarkısı 1 milyonun üzerinde. Bir diğer pop çıkışı Çağla’nın “Bir Yere de Yaz” adlı şarkısı oldu. O da 2 milyonlarda. Klasik anlamda Türkçe popun bu haftaki karnesi aşağı yukarı bu şekilde gelişirken, artık daha alternatif takılan bir diğer büyük isim Hande Yener’in “Krema” adlı şarkısı da kadrajıma girdi. “Krema” ve “drama” kelimeleri arasındaki benzerlik üzerine gitmiş Hande Yener. Klibi çok sevdim. ‘90’lar Eurotrash etkilerini hissettim ve bir Army of Lovers tadı aldım görüntülerden. Bu şarkı daha fazla ilgiyi hak ediyor.

Klibi de eğlenceli

Popta geçen hafta yayınlanan ve en fazla izlenmeye ulaşmasa da (350 binlerde ben bu yazıyı yazarken) bence en iyi pop şarkısı Sedef Şensoy’dan geldi. “Kaç Kaç” adlı şarkı pop/trap beat’leri üzerine inşa edilmiş. Orijinal, yeni ve eğlenceli buldum. Yani Türkçe pop dünyamızda pek bulunmayan özellikler. Klibi de eğlenceli. Popta bu tarz bir kulvar açılırsa buradan gidecek sanatçıların gelecekte popüler olacağını düşünüyorum.

Gutbetçi rap/fantezi müzikçilerimizden Ali71’in “Hadi Gel” adlı klibini izlerseniz Bodrum’un hâlâ eğlenceli bir yer olduğunu düşünebilirsiniz. Guletle denize açılmalar, Gümbet’teki değirmenin önüne ciple çıkmalar, el ele bir yaz aşkı yaşanıyor dolu dizgin. (Geçen hafta oradaydım, Türkbükü maalesef arıtmasız tesisler yüzünden artık lağım kokuyor. Tabii bunlar klipte yok.) Şarkı 1.3 milyona ulaştı beş günde. İsmail YK’nın izinden giden bir grup yeni nesil sanatçı arasıda yer alıyor Ali71. İlgi gördüğü kesin.

Biraz bu dünyadan elimi eteğimi çekeyim, hayat nedir, neden dünyaya geldik gibi sorular üzerine yoğunlaşayım diyorsanız Cihan Mürtezaoğlu’nun “Kör Dünya” adlı yeni şarkısı sessiz sedası tekli olarak Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayınlandı. Mürtezaoğlu’nun bu dünyanın maddiyatının günlük koşuşturmacasının dışından gibi gelen bir sesi, ununu elemiş eleğini asmış bir hali var. Şarkı biraz oralarda.

Yazının devamı...

Babanın tatili

13 Ağustos 2019

Tatildeyseniz şu anda muhtemelen bir sahilde şezlong stresi yaşıyorsunuz. Erkenden havlu atmak diye bir şey var. Şezlonga havlu atmak. Güney sahillerimizden yeni döndüğümden bu stresi gayet iyi biliyorum. Şezlongsuzluk evsizlikten beter. Çantalar torbalar öylece kala kalıyorsunuz güneşin altında. İnsan ağlamaklı oluyor. Şu anda bayram olduğundan durum daha da beter. Güneyden gelen haberlere göre boş şezlong için kardeş kardeşi vuruyormuş. Tatildekilere kolaylıklar ve sabır diliyorum. Ben atlattım işime gücüme döndüm darısı sizin başınıza.

Tatilde kendimce notlar tuttum ancak daha sonra oturup hepsini bir arada okuyunca sanki hiç eğlenmemişim gibi duruyor. Hâlbuki eğlendim. Babanın tatili demek, “eğlenmemişim gibi duruyor ama aslında eğlendim” demek zaten.

Tatilde herkes gibi fotoğraf çekip Instagram’a koymak istedim. Ama başaramadım. Bir süre sonra da çabalamaktan bıktım. Benim görüntüler Instagram’lık değil Tik Tok’luk oldu. Ne zaman pırıl pırıl bir deniz, egzotik görünümlü bir sahil çekmeye çalışsam kadrajıma üzerinde prenses resmi olan bir kova, kırmızı bir kürek ya da sahilden geçen midyeci girdi. Denizden elinde su ya da güneş kremiyle çocuğunun peşinden koşturan bir anne ya da anneanne çıkmadıysa muhakkak göbekli bir adam çıktı. Ne kadar ıssız bir koya gidersem gideyim en az 15-20 tane tekne, bir sürü pet şişe ve bağıra çağıra telefonla konuşan insan buldum. Mangal dumanı ve ihtiyaç fazlası müzikle dolup taştım. Apartman boyutundaki yatların içinden çıkan jetski’lerin köpükleriyle coştum.

Öte yandan elbette sevgili yavrumla büyük bir mutlulukla vakit geçirdim. Ne zaman bir iki kulaç atsam “babaaaaaaaa geri geeeeel” diye sevgi ve endişeyle beni çağırdı. Birlikte denize girdiğimizde boynuma yapışıp sahile dönmek istedi. Sahile dönünce denize girip onu karşıdaki adaya götürmemi istedi. Kumdan kaleler yaptım, kuyular kazdım. Üzerime küçük kovalarla su dökülerek duş almam sağlandı. Güneşte havası kaçan can simidi ve kollukları düzenli olarak şişirdim. Herkes denizdeyken şezlongları bekledim. Herkes güneşlenirken denize girdim. Gelirken “dışarıdan” su getirdim. Öğle uykularında ve akşamları yoğun istek üzerine kediler kitabını okudum. “Bu kedi neden korkmuş” sorusuna her defasında tatmin edici yanıtlar vermem beklendi.

Tabii ki gece hayatımız da oldu. Gün batımında balık yemeğe gittik. Balıkçı çocuklar için mekânın yanına oyun parkı yaptırmış. Denize sıfır masaya bir iki kez uğrayarak yemeğimizi yiyebildik. Onun dışında salıncak sırasında bekledik, bir sürü boş araba dururken “ama ben kırmızı arabayı istedim” dendiğinden birlikte kırmızı arabayı süren çocuğun inmesini bekledik. Biz bekledikçe onun da oynayası geldi. Sonra eve döndük. Gece hayatının sonu.

Bu tatilimde, erken kalkan ve bundan gurur duyan tatil insanlarına karşı hayretim daha da arttı. Tatilde, sabah işe gider gibi hatta daha da erken kalkıp bundan gurur duyan insanlar var. Saat sekizde bile denize insen, o sırada “hadi artık geç oldu” diyerek eve dönenler oluyor. Yahu kaçta uyandınız, geldiniz de dönüyorsunuz. Plajlar sabah horoz ötmeden aç karnına denize koşan ve bütün gün bununla övünen insanlarla dolu.

Tatilin en güzel bölümü planladığımız gibi işbaşından iki gün önce eve döndüğümüz bölümdü. O iki gün öyle güzeldi ki. Ne iyi ettik de iki gün önce döndük diye kendimizi övdük. Bir dahaki tatilimizden daha da erken dönmeye karar verdik.

En kötü tatiliniz, tatilden eve dönünce iş başı yapmadan geçen o iki gün gibi olsun değerli okurlar. Hepinize iyi bayramlar.

Yazının devamı...

Rap popu nasıl solladı?

27 Temmuz 2019

Geçen hafta yayınlanan single ve videolara yakından bakarak Türk dinleyicisinin değişen zevkleri ve beklentileri hakkında bazı bilgiler edinmek mümkün.

Murat Boz’un yeni klibi “Aşk Bu” 19 Temmuz’da büyük beklentilerle yayına kondu. Ancak izlenme sayısı bir buçuk milyonlarda kaldı. Özenli elektronik altyapılara sahip olan bu hayli düzgün ve dikkatle hazırlanmış pop şarkısından sadece bir gün önce 18 Temmuz’da yayına verilen Norm Ender imzalı “Mekanın Sahibi” 19 milyonu bularak en popüler yerli klipler arasına girdi. Rapçi Norm Ender’in popçu Murat Boz’dan üç kat fazla izlenmesi günümüz dinleyicisinin ruhu, doğası, davranışları ve beklentileri hakkında bir fikir veriyor olmalı. Bildiğimiz anlamda klasikleşmiş Türkçe pop’un ‘80’lerin ortasından 2000’lerin ortasına kadar rakipsiz devam eden hükümdarlığı artık sanırım sona ermiş durumda. Bu cümle karamsar ya da olumsuz görünebilir ama asla değil. Sadece bir saptama. Popta güzel şarkılar yapılmıyor ya da halkımız poptan vageçti anlamına da gelmiyor. Pop elbette ki hâlâ var. Ancak artık eskisi gibi ana akıma tek başına hakim değil. Türkiye’nin yaşadığı hızlı ekonomik ve sosyal dönüşümlerin izlerini müzikte de görüyoruz hepsi bu.

IndIe rock sevenlere

Alternatif rock grubu Teneke Trampet’in “Kaç Kurtul” adlı yeni single’ı ve buna çekilen yeni video geçen haftanın yenilerindendi. Indie rock sevenleri ilgilendirebilecek güzel bir grup sound’u Teneke Trampet’inki.

R&B de rap’le kol kola

Seda Erciyes’in “10.50” adlı şarkısı bu hafta en beğendiğim yerli müzik oldu. Dün (26 Temmuz) yayına verilen single R&B, rap, trap sound’larına kulağı yatkın dinleyicilerin ilgisini çekecek. R&B dünyada çok popüler ama Türkiye’de bir türlü yerelleştirmeyi beceremediğimiz bir tür. Hâlâ yabancı algısı var. Birkaç yıl önce rap için de “yabancı tür” ya da “özenti” gibi kelimeler kullananlar bugün sanırım bu laflarını unutmak istiyor. Dilerim R&B de rap’le kol kola yerlileştirilebilir. Bu iki tarz birbirine her zaman çok yakışıyor.

Tatlı bir atışma

Yazının devamı...

Ege’de bir adaya savrulmuş iki kişi ve bir aşk hikâyesi

23 Temmuz 2019

Marianne Ihlen ve Leonard Cohen’ın yaşadığı aşkı anlatan belgesel film “Marianne & Leonard: Word of Love” İngiltere’de 26 Temmuz’da vizyona girecek. Bu vesileyle sanırım bir süre Leonard Cohen’den söz edilecek ama aslında bu belgeselin odaklandığı kişi Marianne.

Cohen’in aynı adlı şarkısını yazdığı Marianne Ihlen’i ve Cohen ile ilişkisini herhalde müzik tarihine meraklı olanlar dışında pek kimse bilmez.

Leonard Cohen’in henüz müziğe başlamadan şair ve yazar olarak kendini kanıtlamaya çalıştığı dönemde yaratıcılığını kamçılayacağı düşüncesiyle yerleştiği Yunanistan’ın Hydra adasında yaşanan bir aşk hikâyesi bu.

Hydra’nın o dönem avangart bir sanat topluluğuna ev sahipliği yaptığı biliniyor. Bu elektriği suyu olmayan balıkçı köyüne yolu düşen pek çok sanatçının arasında, sanatçı olmayan biri de var. Marianne Ihlen. Marianne adaya 1958’de geliyor. Burada yazar Axel Jensen ile tanışıp evleniyor ve anne oluyor. Jensen bebeğin doğumundan sonra ülkesine dönüyor ve Marianne bebeğiyle yalnız bir anne olarak adada kalıyor. Anlatılanlara göre dönmek istememiş. Burada çocuğuyla özgürce yaşamaya karar vermiş. Cohen’in adaya 1960’ta gelmesinden kısa süre sonra birbirlerine âşık oluyorlar. Gündüz, tekne gezileri, serin teraslarda yazılan yazılar, şiirler, akşamları deniz kıyısında yenen kalabalık yemekler.

Cevat Şakir’in Bodrum’a sürülmesi Türk kültüründe Ege sahilleri imgesini nasıl yarattı ve beslediyse, sanırım Cohen’in Hydra’ya yerleşmesi de Batı kültüründeki Ege ve Yunan adaları imgesi konusunda benzer bir  etki yaratmıştır.

Cohen bir süre sonra edebiyattan para kazanamayacağını anlayınca ve elbette artık geçinememeye başlayınca, Kanada’ya, oradan da Amerika’ya giderek müzisyenliğe ağırlık verdi ve bildiğimiz dünyaca meşhur Leonard Cohen’e dönüştü. İlişkileri de bu sürecin virajlarında yavaşça sönerek son buldu. Yollar ayrıldı, hayatlar değişti. Bu çok ilginç hikâyenin detaylarını filmde bulacağımızı umuyorum.
Ama aradaki duygusal bağın hiç kopmadığını biliyoruz.

Yazının devamı...

Arabesk rap’in yükselişi üzerine

20 Temmuz 2019

Bir dönemin popüler müziği arabesk nereye gitti? Ne oldu o meşhur arabeske merak eden var mı?

Arabesk artık ‘70’lerdeki ‘80’lerdeki gücüne sahip değil. Özgün ve orijinal bir tür olarak değil, başka müzik türlerinin içine nüfuz etmiş durumda hayatını devam ettiriyor. Pop, alternatif ve indie müzik yapan bugünün yeni kuşak sanatçıları arabeskten beslenip müziklerinde bu türün önemli karakterlerini yansıtıyorlar. Bu doğru. Ama arabeskin ruhu yeni nesil müziklere yansısa da kendisi pek ortalıkta görünmüyor. Bugün arabesk çalan radyolara baktığımızda hâlâ bu türe karakterini veren temel isimleri çaldıklarını görüyoruz. Müslüm Gürses, Bergen, Tüdanya, Ferdi Tayfur, Gönül Akkor gibi isimler Damar FM’in playlist’inde gözüme çarptı. Bunun dışında yeni sayılabilecek isimlere de rastlıyoruz playlist’lerde ama mesela Tuncay Tuncel, Suzan Sümbül gibi son yıllarda albüm çıkarmış isimlerin dinlenme oranları arabeskin eski altın yıllarından uzak.

Arabesk seven hatta bu müzik türünde playlistler hazırlayan, DJ’lik yapmış arkadaşlarıma danıştım. Yeni nesil arabeskin kralları kim diye sordum. “Valla artık öyle büyük isim yok” yanıtını aldım. Manzara öyle ki şu anda koskoca arabesk alternatif tür olarak hayatına devam ediyor. Stream platformlarında bu tip sanatçıların adı tepelerde geçmezken elbette başka bir fenomen göze çarpıyor. Arabesk rap.

Hızla yükselenler

Türkçe rap’in yükselmesiyle bu türün çıkışında adı ve emeği geçen öncü ismler arasında pek yer almayan yeni isimlerin şu anda listelerde çok büyük başarı sağladığını görüyoruz.

Hepsini tek tek sayamam çünkü bugün onlarca isim giderek popüler olan bu tarz altnda yeni albümler ve şarkılar yapıyor. Güncel örneklerden gitmem gerekirse Mero’nun “Olabilir” adlı şarkısı 20 gün önce Youtube’a kondu ve 75 milyon izlenmeye ulaştı. Türkiye’deki müzik videolarında en hızlı yükselenler arasında. Burak King’in “Yanıyoruz”u 194 milyonu geçti. Sanatçının daha yeni şarkılarından “Var Git” 50 milyonları zorluyor. Reynmen’in “Ela” adlı videosu 12 Temmuz’da yayınlandı. Geçen hafta 44 milyon izlenmeye ulaştı. Şu anda popüler videolar arasında ilk sırada.

Eypio’nun bir ay kadar önce yayınlanan “Umudum Kalmadı” adlı şarkısı 3 milyonu geçmiş. Eypio ve Burak King’in birkaç yıl önceki iş birliği “Günah Benim” 244 milyon izlenmede. Canbay & Wolker imzalı “Fersah” geçen ay yayınlandı 24 milyon izlenmeye ulaştı. Yener Çevik’in geçen mayısta yayınlanan “Falan Filan”ı 4 milyon izlenmede.

Yazının devamı...

Jerry Seinfeld’i sahnede izlemek

16 Temmuz 2019

“Gelmiş geçmiş en iyi komedi şovu hangisi?” sorusunun yanıtı benim açımdan çok net: “Seinfeld”. Geçen cuma akşamı Jerry Seinfeld’i sonunda sahnede izledim. Hammersmith Apollo’da, Londra’daki ender şovlarından birini yapacağını duyduğumda -altı ay önce- hiç düşünmeden bilet almıştım. Seinfeld biletleri Glastonbury festivali gibi çıkar çıkmaz dakikalar içinde tükeniyor. Nasıl ki Glastonbury biletini alırken “Acaba bu yıl hangi grup var?” diye düşünmüyorsanız, Seinfeld biletini de acaba hangi konulardan bahsedecek diye düşünmeden alıyorsunuz.

Jerry Seinfeld yaşayan en büyük komedyenlerden biri. Onun penceresinden dünyaya bakmak benim açımdan dünyaya ve kendi hayatıma iyimserlikle bakmamı sağlayan mutluluk verici bir deneyim. İster Seinfeld’in herhangi bir bölümünü, ister Netflix’teki şovu “Comedians in Cars, Having Coffee”yi izleyeyim, bu gerçek benim için hiç değişmiyor.

2019’da 65 yaşındaki Seinfeld’in kafası neyle meşgul? Bunu merak ediyordum. Neleri kurcalıyor, nelerden bahsediyor? Açıkçası, 30 yıl önce “Hiçbir şey hakkında bir televizyon şovu” mottosuyla yayınlanmaya başlayan “Seinfeld”de neyle meşgulsa, şimdi de aynı şeylerle meşgul Seinfeld: Modern insanın günlük yaşamı hakkında saptamalar. Sıradan insanların sıradan aptallıkları, düştükleri sefil durumlar. Normalde gözümüzün önünde duran şeyler hepsi ama onları fark etmek için Seinfeld’in anlatmasını bekliyoruz sanki. Ve normalde ağlayacağımıza, o söyleyince gülüyoruz.

Neden akşamları dışarı çıkıyoruz? Neden illa bir yerlere gitmek istiyoruz? Neden satın almak için hayatımız boyunca çalıştığımız evlerimizde oturmaktan bu kadar sıkılıyoruz? Neden dışarı çıkıyoruz? Çıkınca neden dönmek istiyoruz? Havadayken uçak insin diye, inince kapılar açılsın diye dır dır ediyoruz. Hiçbir zaman olduğumuz yerden memnun değiliz. Hep bir sonraki yere gitme derdindeyiz.

Neden illa “harika” bir deneyim, “harika” bir yemek, “harika” bir gece, “harika” bir tatil peşindeyiz. “Harika”yla “berbat” arasında çok ince bir çizgi olduğunu görmüyor muyuz? Hatta ikisi aynı şey olabilir mi?

Seinfeld modern yaşamı kurcalarken konudan konuya ustalıkla geçiyor. 70 dakika süren, planlanmamış ve itinayla icra edilmemiş tek bir saniyesi bulunmayan şovunda açık büfe esprilerinden, “dehidrate” olmaya bir cümlede geçiyor.

Hakikaten “Devamlı su iç” diyenlerden ben de aşırı rahatsızım. Eskiden susardık, ne oldu o güzel alışkanlığımıza? Hakikaten artık insanlar arasında konuşmak en alt ve en değersiz iletişim türü. Artık iki insanın “Bana mesaj atsana” demeden anlaşması mümkün değil. “Söylemek” hem etkisiz, hem demode. “Mesaj atar mısın?”

Şovun bence Seinfeld için yeni sayılabilecek yanı yaş esprileri. Seinfeld 65 yaşında. Bu yaşta başınıza gelebilecek en iyi şeyin “hayır” demek olduğunu söylüyor:

Yazının devamı...