Iron Maiden kulisinden notlar

Haftaya cuma, 26 Temmuz’da İstanbul İnönü Stadı’nda olacaklar. Ben öncesinde Moskova Olimpiyskiy Arena’daki konserlerindeydim. Bruce Dickinson’la buluştum, kulisten, konserden ve ortamdan notlar aldım

Iron Maiden kulisinden notlar

Iron Maiden ekibi hâlâ ilk günkü gibi heyecanlı. Güvenlikçisinden tur menajerine kadar hiç asık suratlı, uyuz insan görmedim. Hepsi işini seviyor ve hepsi yaptıkları şeyden zevk alıyor. Moskova’dan birkaç gün önce Stockholm’de 56 bin kişiye çalmışlar. Hâlâ onu konuşuyorlar. Iron Maiden gibi dev bir grup için normal olmalı bu. Ama onlar için hâlâ heyecan vesilesi. Ne güzel.
Bruce Dickinson’la tanışmak çok zevkliydi. “Bazen çok gıcık olabiliyor” dedi Türkiye’deki (sanırım) bir numaralı hayranları Doğu Yücel. Ama keyfi yerindeydi. Sorulara güler yüzle, gayet net yanıtlar verdi. En komiği de benim lafı Gezi’ye getirmek için kıvranmamdı. Çoğu sanatçı bir ülkede cereyan eden aktüel meselelerle ilgili yorum yapmayı sevmez. Dickinson “hadi hadi kasma, biliyorum ne soracağını” der gibiydi. Bu konuda gayet samimi konuştu (bkz. Milliyet, 20 Temmuz).
Kuliste konsere 10 dakika kala Steve Harris ve Nicko McBrain’i bir aşağı bir yukarı yürürken gördüm. Maça çıkmadan ısınma hareketleri yapan futbolculara benziyorlardı. Gayet mütevazı bir kulisleri var.
Bir köşede büyük bir masa etrafında bir sürü bilgisayarlı adamın
oturduğu bir de “teknik adam/görevli” odası... Oldum olası çok “cool” bulmuşumdur şu her yanlarından telsiz ve kulaklıklar fırlayan görevlileri.

Arena’da bir köşede kıvrılıp uyuyan seyirci çoktu

Moskova’da toplam 1.5 gün geçirdim ve bu zamanın büyük kısmı Olimpiyskiy Arena’daydı. Gözlemim şu: Moskovalılar içmeyi seviyor. Arena etrafında bağıran, slogan atan, yere “devrilen” ya da bir köşede kıvrılıp uyuyan seyirci çoktu.
Arena içinde de bir süre sonra düz yürüyebilen insan sayısı hatırı sayılır şekilde azaldı. Gerçekten bu memleketin alkol ve votkayla geleneklere dayanan özel bir ilişkisi var galiba.
Olimpiyskiy Arena’nın tam karşısında dev bir cami inşaatı var. Cuma namazının konsere denk geldiği günler burada enteresan tablolar yaşanabilir. Not: Mimarisi şahane bu caminin. “Barok sevenler” gelip incelemeli... Çamlıca’ya yapılması düşünülenden çok daha ilginç fikirler edinebilirler...
Rus seyircisinin bir kısmı konseri hayli aktif izlerken bir kısmı da Rihanna konserine gelmiş gibi dans edebiliyor. Salonun sahne önü kısmının hemen arkasında sandalyelerin dizili olması ve buradakilerin oturarak izlemesi de ilginçti. İlginç millet Ruslar.

Rihanna’dan fazla elbise değiştiriyor

Bruce Dickinson konser sırasında Rihanna’dan fazla elbise değiştiriyor. En az dört farklı saç şekliyle seyirci karşısına çıkıyor.
Kimi zaman bir asker, kimi zaman Mad Max filmi oyuncusu, kimi zaman bir Ortaçağ soylusu, kimi zaman Drakula gibi. Görmeye değer.
Grup Maiden England turnesinin her konserinde aynı şarkıları aynı
sırayla çalıyor. Bu durum
asla değişmiyor. Liste şöyle: Moonchild, Can I Play With Madness, The Prisoner, 2 Minutes To Midnight, Afraid To Shoot Strangers, The Trooper, The Number of the Beast, Phantom of the Opera, Run to the Hills, Wasted Years, Seventh Son of the Seven Son, The Clairvoyant, Fear of the Dark, Iron Maiden... Biste de Aces High, The Evil That Man Do ve Running Free var. Yani benim kuşağın en sevdiği, 80’lerin en güzel şarkıları. Yeni kuşak hayranlar alınmasın, benim için Iron Maiden daha ziyade bu şarkılar zaten...

“Dijital şirketlerin rekabeti iyi bir şey”

Bruce Dickinson müzik endüstrisini anlatıyor...
Günümüz müzik endüstrisi, dijital devrim ve internet, Iron Maiden’ı nasıl etkiledi diye sordum kendisine. Buyrun...
“Biz bedelini ödeyerek müziğimizi satın alan sadık bir hayran kitlesine sahip olduğumuz için şanslıyız. Biz de onlara buna değecek ekstralar sunmaya özen gösteriyoruz. Ama genel resme baktığınızda da çok şanslıyız çünkü yerleşmiş, belli bir kredisi olan, dünyada hayranları ve birçok ilişkisi ve bağlantısı olan bir grubuz. Ben genç gruplar için çok üzülüyorum. Çok yetenekli, çok istekliler. Enerjileri var. Ama dünya değişti. Pazar giderek küçüldü. Etrafta artık çok az genç insan var. Ben 22 yaşındayken etrafta çok daha fazla sayıda heyecanlı genç insan vardı.
Şimdi herkes video oyunlarıyla, telefon için çıkan
son uygulamalarla falan ilgileniyor daha çok.
Bu müziğin temeli sahnedir. Biz Iron Maiden’ı daha çok
canlı performanslarla ayakta tutuyoruz. Albüm çıkarıyoruz ama bundan geçinebilir miyiz? Muhtemelen hayır. Bu bize turne şansı tanıdığı için işe yarıyor. Endüstri şu anda böyle. Ama yavaş yavaş sadece download’a dayalı olmaktan da kurtuluyor.
Napster’la başlayan Spotify gibi markalarla devam eden siteler bir noktada dinleyicide alışkanlık yarattı. İyi güzel ama müzisyen bu sistemde bir gelir elde edemiyor. Mesela Spotify’ı ele alalım. Güzel bir site ama küçük bir kusuru var, herkesin canına okuyor. Kendi dışında... Müziği o kadar ucuza alıyorsun ki yeni bir grubun oraya şarkısını koymasının anlamı kalmıyor. Şimdilerde yeni yeni daha fazla para ödemeye başladılar. Bunu nedeni dijital şirketlerin kendi aralarında rekabete başlamaları. Bu iyi bir şey. Önce sadece
iTunes vardı ve gerçekten
berbat anlaşmalar sunuyordu. Bugün Samsung ona rakip.
Ne kadar çok rakip olursa bu firmalar o kadar fazla yeni sanatçılarla anlaşma imzalamaya ve onların müziğini kendi platformlarına almaya çalışacak. Bu da sanatçının faydasına.
Dijital devrim gerçekleştiğinde büyük firmaların başındaki insanlar biraz basiretli davransaydı durum böyle olmazdı. Kendi kataloglarını makul ücretler karşılığında hemen dijital formatta insanlara sunsalardı korsan bu kadar patlamazdı. Onlar ne yaptılar, Napster ve benzeri siteleri yasaklatma, yok etme yoluna gittiler. Ve elbette bu bir işe yaramadı. Yok olan, zarar gören kendileri oldu.”

Iron Maiden kulisinden notlar

Moskova’da trafik İstanbul’dan beter.

İTİRAF EDİYORUM

* Hayatımda ilk kez trafiği İstanbul’dan beter bir yer gördüm: Moskova. Özellikle cuma öğle saatlerinde hafta sonu tatilcileri yani yazlıkçılar yüzünden şehirden havaalanına yolculuk 5 saati bulabiliyor. Trafiği uçaktan bile görebiliyorsunuz. Şehir merkezinde beş şerit gidiş beş şerit geliş dev bulvarlar var ve hepsi arabayla dolu. Gerçekten bu şehirde çok araba var.
* MOMO adı altında en iyi İslami sunucu, en iyi İslami vokal gibi kategorilerin bulunduğu bir nevi “Müslüman Grammy Ödülleri” girişimini ilgiyle izliyorum. Bu organizasyonu ödül töreninin 2013 Aralık’ta Manchester’da yapılması ayrıca enteresan. (Budist Grammy Ödülleri, Şintoist Grammy Ödülleri, Hindu Grammy Ödülleri falan da olsun ki dine göre muamele yapılsın, dünya iyice bölünsün, herkes kendi mahallesine çekilsin, kimse dışarı kafayı uzatıp başkasına bakmasın.)
* Türkiye’deki çoğu mekanda “acelesi olan garson” sendromu olduğunu düşünüyorum. Cümleniz bitmeden koşarak uzaklaşan, sizi dinlemeye vakti olmayan ama sorduğu sorulara “ivedi” yanıt almak isteyen garson modeli.
* Neden uyuşturucu kontu, dükü, arşidükü, markisi yok da baronu var, şeklinde sorular takılabiliyor bazen kafama.

Sopa

Hiç insan dövmek amacıyla sopa aradınız mı? Ben aramadım. Arayanlara soruyorum, dayak sopası Migros’ta mı satılıyor, yoksa Bim’de mi? Bu dayak sopalarının belli boyutları ve kalınlıkları mı var? Bunların bir standardı mı oluyor, garantili mi garantisiz mi satılıyor? Kemik kırmak, et morartmak, beyin kanamasına yol açmak, kafatası çatlatmak gibi özellikleri olduğu kullanım kitapçığında yazıyor mu? İthal mi, yerli mi bu dayak sopaları? Gerçekten merak ediyorum, insanlar eylemci dövmek istediğinde hepsi aynı boyutta, kalınlıkta ve renkte bu sopalar bir anda nereden ortaya çıkıyor? Leğenci gibi “dayak sopacısı” mı geçiyor mahalleden, ondan mı alınıyor bu sopalar? 1.5 aydır İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Eskişehir ve daha nice şehrimizde ortaya çıkan “eli sopalılar”ın ellerindeki sopalar nasıl oluyor da hep aynı boy, renk ve ölçüde olabiliyor?
Bir fikri olan var mı?