Vazgeçmek üzerine bir yazı

“Prim vermeyeceğiz.” Bakan Ömer Çelik, Emek’in yıkılmasına karşı olanlara bunu söyledi. Slogan atanlara prim verilmeyecek. Peki kime verilecek?

Vazgeçmek üzerine bir yazıVazgeçmek üzerine bir yazı

İki insan arasındaki ilişkinin gerçekten bittiği an hangi andır biliyor musunuz? Taraflardan birinin diğerinden vazgeçtiği an. Vazgeçmenin üzerine yıllarca devam eden ilişkiler, ilişkilerden yıllar sonra gelen vazgeçme anları var. Nedeni, nasılı her ilişkide farklı. Ama vazgeçme anı önemli. Çünkü vazgeçmek önemli.
İnsanlık tarihini ya da basbayağı kişisel tarihini biraz eşeleyen biri bu konuda önemli bulgulara ulaşabilir.
Vazgeçtikten sonra sevgi, saygı, güven her şey silikleşir. Önemini yitirir. “Sen öyle yaptıydın ama sen de öyle dediydin”lerin hepsi anlamsızlaşır, hazırcevaplık, ikili mücadelelerde kazanılan küçük zaferler, ince hesaplar önemini yitirir. Cümleler, kavramlar, hisler uzayın sonsuzluğunda giderek silikleşerek kaybolmaya başlar. Moleküllere, atomlara ayrılarak çözülür ve yok olur. Çünkü vazgeçmek bunların hepsini anlamsızlaştırır.
“Vazgeçme süreci”nin ardından, sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi ortada bir boşluk kalır. Kimileri bunu sükunet ya da huzur olarak anlamlandırsa da her sessizlik ve boşluk anlamlı ya da huzurlu değildir. Bazen şeyler sadece yok olur. Bazen sessizlik sadece sessizliktir.
Emek olayına bakıyorum. Dinliyorum. Haberleri okuyorum. Şunu görüyorum. Emek sinemasını her şeye rağmen, hiç kimsenin uyarısını, bu uyarıların bir maddesini dahi kâle almadan yıkmakta direnmek. Buna müsade etmek ve desteklemek, vazgeçmekle ilgili. Birileri birilerinden vazgeçti.

Emek sadece bir sinema değil
Taksim’in altını oyarken vazgeçti, kışlayı dikme kararı alarak vazgeçti, “Çamlıca’ya cami yapacağım, şeklini de kafama göre yapacağım” derken vazgeçti. “İstanbul’u boydan boya yaran kanal açıp size mi soracağız” derken vazgeçti. 2B’de vazgeçti, Belgrad Ormanı’nı yapılanmaya açacak kararlarla vazgeçti. Çevre
ve Şehircilik adı altında bir bakanlık kurarken vazgeçti. Ülkenin dört bir yanını vasat binalarla donatarak, her yeri aynılaştırarak vazgeçti.
Tarihi eserleri çanak çömlek diye ezerek vazgeçti, 5 bin yıllık höyüğe törenle beton dökerek vazgeçti. Dereleri kurutarak, yataklarını değiştirerek vazgeçti, Kaz Dağları’nı madencilere deldirerek, oydurarak, tıraşlatarak vazgeçti. İtiraz edeni meczup durumuna düşürerek vazgeçti. “Bir dakika ama...” diyenin ağzına ağzına su sıkarak vazgeçti. Güzelim İstanbul dururken her gün yeni bir kararla güzelim İstanbul’un çakmasını inşa ederek vazgeçti. Memleketin hayvanlarını, bitkilerini zerre kadar umursamayarak vazgeçti.
Şehirdeki az sayıdaki yeşil alanı park yapıyorum diye betonlayarak vazgeçti. En güzel koya nükleer santral yapma planıyla vazgeçti. Haydarpaşa’yla vazgeçti, üçüncü köprüyle vazgeçti, İstanbul’un son ormanlarını yapılaşmaya açarak vazgeçti.
Sesini yükseltene “prim” verilmedi. Gönül almak, ikna etmek, diyalog, tartışma, akıl, izan, hepsi moleküllere ayrılıp uzaya karıştı, anlamsızlaştı.
“Ne oyunuzu istiyoruz, ne rızanızı, ne fikrinizi, ne kültürünüzü... Sizden vazgeçtik.”
İki insan arasındaki ilişki vazgeçmeyle tam olarak biter. Herkes üzülür ama hayat devam eder. Herkes kendi yoluna gider. Güçlü güçsüzden vazgeçtiğinde böyle bir imkan yok. Vazgeçilen ölene kadar sürgüne mahkum demektir.
“Alt tarafı bir sinema” diyebilirsiniz. Ama Emek sadece bir sinema değil. Ormanlar tahta değil, dereler su değil, binalar taş değil. Ayrıca taş olsa dile gelir...

Balthazar ile tanışın!

Belçika’dan dünyaya açılmaya aday son iyi şeyin Salah Sue olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sizi yeni albümleri “Rats” ile tanıştırayım. Maarten Devoldere ve Jinte Deprez ’in yazdığı şarkılar minimal pop, indie
folk, ne derseniz deyin bir noktada dikkatinizi çekiyor. Belki Devoldere’in Alex Turner gibi tınlayan ve gruba zaman zaman The Last Shadow Puppets havası veren vokali, belki
gitar, bas ve vurmalılardaki Kings of Convenience’vari minimal yaklaşım. Dinlerken sevdiğim grupları hatırladım ve bu hoşuma gitti. “The Man
Who Owns the Place”in Serge Gainsbourg’vari ritmini, “Jokers Son”ın vokallerini, Rufus Wainwright ile The xx’in Oliver Sim’i arası vokalleriyle “Sinking Ship”in “hadi arabaya atla ve yola çık” kafasını ve daha nice şarkıyı pek beğendim. Balthazar’ın 2010 tarihli “Applause” isimli albümünü de sıraya koyun.

Türk’ün aklı...

Bakın uzaya gidecek Türk, filanca firmanın sponsorluğunda uzayda üçüncü çocuğunu yapmak istiyormuş. Adam sponsorlu fantezi peşinde. Üstelik bu isteğini bir ucundan başbakana bağlama ve bunu vatanseverlik (hükümetseverlik/başbakanseverlik)
gibi gösterme yeteneğine de sahip. Allah
akıl fikir versin, bir firma da bu uzay yalakalığına para veriyor.
Emre Aköz’ün Türk’ün aklı diye bir köşesi vardı. Sırf bu habere bu köşe yeniden açılır valla.

Konser değil proje

Nilüfer 17 Nisan’da “13 Düet” albümünün konserini verecek. Tabii ki albüme katkıda bulunan grupların katılımıyla... Yani aslında konser değil, farklı grupların katılacağı bir “Nilüfer Festivali” olacak bu. Teması da var: “Aile içi şiddete son”. Güzel bir “proce”, kim düşündüyse açık kapı bırakmamış, dolar mı dolar. Nilüfer hanım kırılmasın ama artık kimse doğru dürüst konser vermiyor ve ben buna üzülüyorum. Konserden ziyade proje gerçekleştiriliyor. Zamanın ruhu böyle. Albüm değil, proje, konser değil proje... “Güzel bir projemiz var. Yeni bir projemiz var... Projeyi duyunca (tabii ki) önce çok heyecanlandık...”
Projeler hayatın (ve genellikle Cihangir’in) bir gerçeği, biz de gazeteci olarak onları duyurmalıyız.
O halde duyuralım. Orhan Gencebay da yazın İnönü Stadı’nda bir konser verecek. Pardon bir proje gerçekleştirecek. Bu proje çerçevesinde hayatında ilk kez sahneye çıkacak. Ama sanmayın ki baştan sona şarkılarını söyleyecek. “Orhan Gencebay ile Bir Ömür” albümünde yer alan sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek bir Orhan Baba projesi olacak bu. “Akil” bir teması var mı bilmiyorum, daha açıklanmadı. Süreçli bi’şey olsa iyi olur, gideri var şu ara... Herkese bol projeler...