Yaz bitmeden: İki dizi bir kitap

Gomorrah” çılgınlığı yaşıyorum. Napoli mafyası Camorra’yı anlatan Roberto Saviano imzalı romandan esinlenen İtalyan yapımı dizinin dördüncü sezonuna girildi. İlk üç sezonu giderek artan bir merak ve heyecanla izlemiştim. Dördüncü sezonu bitirmem için üç gün yetti. Uykusuz kaldım ama pişman mıyım? Hayır. Her saniyesine değerdi. “The Wire” ekolünden geldiğini söyleyerek tanımlayabileceğim dizide sert sahneler var. Bu sertliği kan revan içinde olmak şeklinde anlamayın. Sahneler değil insanlar, kararlar, olaylar ve vicdanlar sert. Hayat çok sert.

Sopranos ile başladığını kabul ettiğimiz ‘anti hero’ yani mükemmel olmayan, hatta basbayağı suçlu olabilen televizyon kahramanları dönemini eğer “Breaking Bad”in farklı sınırlara taşıdığını düşünüyorsanız bir de “Gomorrah” izleyin.

Yasal olmayan bir dünyanın kurallarıyla yaşıyor ve davranıyor da olsa her anti-kahramanın (gerçek hayatın tersine) bir vicdanı vardır ve bu dizinin genel vicdanı olarak senaryodan bize geçer. Adalet eninde sonunda yerini bulur. Biz ne kadar olumsuz olaylara tanık olsak da edenlerin bulduğu bir kurgusal aleme alışığızdır.

Kötülükler olur ama her kötülüğün çaresi, tedavisi ya da telafisi senaryoda gösterilir. Her acımasızın ve güçlünün insafa geldiği bir an vardır. Ana karakter arızalıdır, mükemmel değildir, yanlışları vardır ama biz bir şekilde onun yanındayızdır çünkü eninde sonunda bir vicdanı vardır. İçimizdeki mükemmel olmayan kusurlu insanı kurcalar anti-kahraman. Ve eninde sonunda yaptıklarının bedelini ödeyerek adalet ve vicdan hesabını kapatır. Yani yaptığın yanına kalmaz. Gomorrah’da bu yapı farklı. Sadece bu bakımdan bile diziyi “gerçek hayata çok yakın” buluyorum. Sadece bunu anlatmakla yetinmek istiyorum. Suç dünyası, gerilim sevenler ve insan doğasıyla ilgili yapımlara ilgi duyanlar hele ki estetik açıdan da gerçek hayata yakın dramatizasyonları sevenler bir yolunu bulup izlemeli.

“Downton Abbey” yılların dizisi ve eminim pek çoğunuz duydunuz. Pek yakında uzun metrajlı filmi geleceğinden yeniden gündemde. Ben diziyi en sonunda bu vesileyle izlemeye başladım ve tutuldum. 1912’de Titanik’in batışıyla açılan yapım İngiltere kırsalında bir malikânedeki yaşama odaklanarak, dünyanın yüzyıl başındaki ani değişimini, dünya savaşının ardından kendini dayatan yeni dünyayı ve insanların yenilik ve gelenek arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden kurduklarını inceliyor. Aslına bakarsanız bugün de geçerli konular, meseleler bunlar.

Başta çok basit ve naif görünebilir ama neredeyse her replikten ve her sahneden müthiş paralel okumalar çıkarmak  mümkün. Dizideki karakterlerin neleri sembolize ettiği, dönemin derinleşen sınıfsal çatışmaları, imparatorlukların yıkılması, devrimler, kadın hakları, cinsel özgürlük meselesi, gelişen sosyal yapı, yeni yaşam tarzları, ABD’nin kendi kültürünü ve yeni ekonomik düzeni iyiden iyiye eski dünyaya dayatması ilgiyle izlenebilir. Tarihe meraklı olanlar için hem eğlenceli hem öğretici bir yapım bu.

Mahmut Yesari’nin “İstanbul’un Antika Tipleri” adlı kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. 1895-1945 yılları arasında yaşayan yazarın gazete ve dergi yazıları bir araya getirilmiş. Bu yapılırken, kitapla aynı adı taşıyan seri yazılara odaklanılmış. Kimi yazı 1920’lerden 1940’lara uzanan 20 yıllık bir döneme yayılan kısa makalelerde İstanbul’dan insan manzaraları anlatılıyor. Yesari ve çağdaşları yaşadıkları dönem itibarıyla İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçişi yaşamış, bu kırılmanın sosyal etkilerini hissetmiş ve eserlerinde yansıtmış insanlar. Çok kolay okunan ilginç bilgiler ve karakterler okuyana o dönemin havasını soluma imkânı sağlıyor. Yesari bir tarihçi değil, köşe yazarı. Bu gözle okuyup değerlendirmekte fayda var. 20. yüzyıl başı İstanbul’una ışınlanmak bayağı eğlenceli.