Kum yığınından taneler...

Kum yığınından taneler...

       Nasıl yaşayacağım, neler yapacağım, nasıl biri olacağım konusunda bilmem gereken ne varsa, ben hepsini anaokulundayken öğrendim. Erdem denilen şey dağın tepesindeki lisanüstü eğitimde değil, yuvada oyun havuzundaki kum yığınının içinde, işte öğrendiğim şeyler:
     Her şeyi paylaş.
       Hak yeme.
       Kimseye vurma.
       Aldığını yerine koy.
       Kendi dağıttığını topla.
       Sana ait olmayan şeyi alma.
       Birini incitince özür dile.
       Yemekten önce ellerini yıka.
       Tuvaletten çıkarken sifonu çek.
       Dengeli bir hayat sür... Hergün biraz öğren, biraz düşün, biraz resim yap, biraz şarkı söyleyip dans et, biraz oyna, biraz çalış.
       Her gün öğleden sonra uyu.
       Dünyaya çıktığında, trafiğe dikkat et, el ele tutuş, bir arada ol.
       Mucizenin farkına var. Ufacık cam kaptaki o minik tohumu düşün, kökleri aşağıya, gövdesi yukarıya uzuyor, kimse bunun nasıl ve neden olduğunu bilmiyor.
       Japon balıkları da, beyaz fareler de, hatta cam kaptaki minik tohum da... Hepsi ölüyor. Biz de öyle...
       Şu maddelerden herhangi birini alın, genişletip süslü sözlerle bezeyin, aile hayatınıza, işinize, devletinize, dünyanıza uygulayın... Doğru, sarih ve sağlam olduğunu göreceksiniz.
       Ayrıca kaç yaşına gelmiş olursanız olun, dünyaya çıktığınızda el ele tutuşup bir arada yürümek de hala en iyi şeydir.
       Robert Fulglum



       Okurumuz Baykal Özbek'in yeni yıl kartının altına imzamızı atıyor ve sayın okurlarımıza iletiyoruz...
       Enflasyonun,
       Terörün,
       İşsizliğin,
       Çetelerin,
       Rüşvetin,
       Şeriat özleminin,
       Uyuşturucu trafiğinin,
       Devleti soymanın,
       Gecekondulaşmanın,
       Trafik sorununun,
       Naylon fatura kullanma alışkanlığının,
       Sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımının,
       Siyasiler tarafından halkın aldatılmasının,
       Halkı aptal yerine koyan TV programlarının izlenmesinin,
       Cehaletin,
       AZALACAĞI
       Türkiye'nin saygınlığının,
       Eğitim - Sağlık - Adalet yatırımlarının,
       Saygın - Dürüst parlamenterlerin,
       Atatürk ve Ülke sevgisinin,
       Vergi - Sevgi - Refahın,
       ARTACAĞI
       Fakat,
       30 bin insanın katilinin Türkiye'de yargılanacağı bir yıl dilerim.


       Cankurtaran'dan Mahmut:
       - Rüyamda Taksim Meydanı'nda, adı yolsuzluklarla özdeşleşmiş bir politikacımıza megafonla küfür ettiğim için polis tarafından tutuklanıp cezaevine konuluyorum...
       Sağmalcılar'daki koğuş oldukça kalabalık... Hayatın sillesini yemiş bir yığın kader kurbanı bana "Geçmiş olsun..." dileklerini ilettikten sonra ranzama zıplıyor, işlediğim suçum analizini yapmaya başlıyorum...
       Ne var ki, analizin henüz başlangıç noktasında hapishane görevlilerinden biri yanıma gelip "Kalk lan Mahmut, yukarıdan söylediler, seni tek kişilik hücreye koyacakmışız..." diyor.
       Kuzu gibiyim... Hiç sesimi çıkarmadan yataktan kalkıyor, tıpış tıpış hücrenin yolunu tutuyorum...
       Uykusuz geçen ilk gecenin sabahında sivil giyimli bir kapımı açıp "Tebligatınız var Mahmut Bey..." diyerek elindeki zarfı uzatıyor... "Kendizi idam edecekmişsiniz... Sizi uzun süre beslemekten yana değiller..."
     
Afallıyorum... "O da nereden çıktı Memur Bey..." diyorum, "İnsan kendi kendini idam eder mi... Hem bakın idam ne kadar kötü bir şey... O yüzden Apo'yu bile geri alamadık..."
       Emirin büyük yerden geldiği belli... Memur, konuyla ilgili yorum yapma hakkımın olmadığını belirtip infazın bir an evvel gerçekleşmesini istiyor...
       Korkulu bakışlarla, "Peki, madem ısrar ediyorsunuz, gereğini yerine getirelim bari..." diyorum ve yöntem konusunda yardım istiyorum. "Ne şekilde yapacaz?.."
     
Görevli zat bir süer düşündükten sonra işaret parmağıyla kalorifer borusunu gösteriyor. "Aha şu boruya asacaksın kendini..."
     
Hemen itiraz ediyorum. "Olmaz Memur Bey, benim boralara karşı allerjim vardır.." diyorum. "Boğaz Köprüsü'nden atlasak nasıl olur?"
       Adam merhametliymiş.. Bu teklifimi sıcak karşılıyor ve bir alay polis eşliğinde yola çıkıyoruz...
       Köprü'ye vardığımızda, ekip amiri çok sayıdaki medya mensubu ve vatandaşın önünde sırtımı sıvazlayarak "Son arzun nedir koçum?.." diye soruyor...
       Daha önce hiç düşünmemişim... Yine de, hakkımın yanmaması için aklıma ilk geleni söylüyorum... Dolmabahçe Sarayı'nı işaret ederek "Ben atladıktan sonra hepiniz oraya gidip Ulu Önder'in ruhuna fatiha okuyun" diyorum.
       Rüya işte... Tam Boğaz'ın serin sularıyla kucaklaşacakken uyanıyorum.
       YORUMU: Kusura bakma, yorum yapamayacağız Mahmut.. Yaparsak bizi de içeri alırlar...



Yazara E-Posta: m.asik@milliyet.com.tr