Şubat yalanları

28Şubat’la ilgili program ve yayınlara bakınca sanki Türkiye o günlerde demokrasi yolunda tam gaz ilerliyormuş da asker darbe yaparak önünü kesmiş gibi bir izlenim ediniyorsunuz..
Oysa öyle olmadı... Tansu Çiller’le koalisyon yaparak başbakan olan Necmettin Erbakan ve onun Şevki Yılmaz gibi milletvekilleri ile tarikatlar, şeriat düzenine geçiş arzusunu çekinmeden sergilediler, Erbakan, Meclis kürsüsünden:
- Kanlı mı olacak kansız mı karar verin? diye tehditlere bile girişti...
Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997 tarihli toplantısında 18 maddeden oluşan ünlü kararları aldı. Siyaset anayasal sınırlar içine davet ediliyordu. Kararların altına Necmettin Erbakan imzasını attı. O zamanlar Devlet Bakanı olan Abdullah Gül de Bakanlar Kurulu’nda kararları onayladı. Değil tankın üzerine çıkmak hiçbirinin aklına istifa gelmedi bile...
Sonuca bakarsanız 28 Şubat AKP’nin doğum tarihidir diyebilirsiniz... Dış etken izi bulabilirsiniz...
28 Şubat ile ABD karşıtı Erbakan ve ekibinin önü kesildi, ABD ile uyumlu Erdoğan - Gül ekibine yol açıldı...
Eğer 28 Şubat kararlarından sonra iktidarın teslim edildiği Mesut Yılmaz ve Ecevit bankaları soydurup ülkeyi 2001 krizine sürüklemezseler AKP ekibine yol açılır mıydı? O da ayrı soru...

Bütün bu süreçte arıza mı?
Halkımızın hatta partilerimizin siyaset ne zaman tökezlese çareyi askerde aramasıdır...
Eğer Erbakan demokrasiyi çiğnerken mürekkep yalamış orta sınıf askerlere koşarak “Paşam hâlâ ne bekliyorsunuz” diye baskı yapmasa, hep o taraftan medet ummasa, Anayasa ve kanunların verdigi hakları kullansa, kendisi sokağa çıksa bugünlere hiç gelmezdik...
Demokrasinin korunma silahı tank değil hukuktur.

Az ciddiyet bre!
Milli Eğitimi altüst eden bir düzenleme getiriyorsunuz...
Bu düzenleme 15 milyon çocuk ile ailelerini ve daha önemlisi ülkenin geleceğini etkiliyor.
4+4+4 sistemiyle ilk dört yıldan sonra açık öğretime geçiyor, 11 yaşından itibaren çocuklara okul zorunluğunu kaldırıyorsunuz...
Derken eleştiriler geliyor..
Bu defa 4+4+4 yerine 8 + 4’e dönüyorsunuz...
Milyonlarca çocuk ve ailesini ilgilendiren bu planı olgunlaştırmadan, eğitimcilere danışmadan hazırladığınız belli. Kendi yaptığınız düzenlemeyi kendiniz bile savunamıyorsunuz... Bir ülkenin geleceği bu kadar ciddiyetsiz ellere teslim edilebilir mi? Maalesef edildi... Tablo meydanda...
Peki 8 + 4 yani ortaokul bitince öğrencinin açık öğretime geçmesi çözüm mü?
Eğitimci Mustafa Gazalcı anlatıyor:
“Formülün sekiz artı dört olması, zorunlu eğitimin kesintisiz olması demek değildir.
Eğitim, bu biçimiyle de kesintili olacaktır. Kesintisizden amaç, bilimsel bütünlüktür. Bu sağlanmadıkça kesintisiz eğitim olmaz.
Zorunlu temel eğitimde esas olan okuldaki yüz yüze eğitimidir. Sekizinci sınıftan sonra da olsa çocukların açık öğretime gitmesi, zorunlu eğitimin ruhuna aykırıdır.
Açık öğretim, treni kaçıranların yani yetişkinlerin eğitimidir. Bu düzenleme de eğitim açısından yanlıştır.
Parça düzeltmelerle bu öneri iyileşmez. Doğru olan bu önerinin geri alınıp uzmanlarla, öğretmen ve eğitimcilerle, toplumla birlikte yeniden düzenlenmesidir.”

Fransız
Fransa Anayasa Konseyi, soykırım iddialarının reddinin suç sayılmasını öngören yasayı iptal etti.Yasa Fransız Meclis ve Senatosundan 142 imzayla Anayasa Konseyi’ne götürülmüştü...
İktidar partisi üyeleri de başvuruya imza vermişti.
Başbakan Erdoğan yasa Anayasa Konseyi’ne götürülürken:
“Bu imzaları koyan gerek Fransız parlamenterlere kalbÓ şükranlarımızı ifade ediyoruz. Çünkü, Fransa’daki siyasetçilere yakışan buydu, olması gerekeni yaptıklarına inanıyorum” demişti.
Aynı Başbakan bizim muhalefetin yasaları Anayasa Mahkemesine götürmesini nasıl karşılıyor. İşte sözleri:
“On yıllardır biri Anayasa Mahkemesi’nin önünde, diğeri Danıştay’ın önünde iki nöbetçi kulübesi kurdular. Oradan, yürütmenin adeta elini kolunu bağladılar.”
“Ana muhalefet partisi oraya adeta yatağı sermiştir. Anayasa Mahkemesi ana muhalefet mahkemesi haline dönüştü...”
Fransa’da hem hukuk hem demokrasi var.
Bizde hangisi var?

Yeni CHP ile eski CHP arasındaki farkı okumuş yazmış takım bile zor anlarken siyaseti seçimden seçime gündemine alan sokaktaki vatandaş nasıl anlayacak, gel de merak etme...
Haldun Ertem

Deriner
Gazetelerde haber... Deriner Barajı ve Hidroelektrik Santrali önümüzdeki Kasım ayında açılıyor.
Deriner Barajı bir karanlık romandır. 1998 yılında başlatılan inşaatın keşif bedeli 700 milyon dolardı.
2005 yılında bitmesi gereken projeye o tarihe kadar 1 milyar 300 bin dolar harcandı.
Ama inşaat bitmedi. DPT o yıl projenin 2009’da biteceğini öngörüyor, proje bedeli de 2 milyar 600 milyon dolar olarak hesaplanıyordu. Baraj o yıl da bitmedi. Bu yıl biter mi? İnşallah... Kaça biter? Meçhul...
Bu baraj devlete atılmış en korkunç kazıklardan biridir. Malı kimler götürdü? Kim biliyor?

ABD Kongresi’nin raporuna göre Abdullah Gül “yumuşatıcı güç”müş.
Nasıl yani? Vernel gibi mi!
Fahrettin Fidan

İktidarın yasadışı uygulamalarını alkışlayanın
muhalefeti “iyi muhalefet yapamıyorlar” diye eleştirmeye hakkı yoktur.
Gülhan Elmas