Nagehan Alçı

Nagehan Alçı

nagehan.alci@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

6-7 yıl önceydi. Tam tarihi hatırlamıyorum. Ama harıl harıl muhabirlik yaptığım, haber peşinde koşup, pazartesi röportajları hazırladığım dönemdi. Askeri vesayet yerli yerinde duruyor, henüz ismini cismini bilmediğimiz Ergenekon her yerde varlığını hissettiriyordu. Özellikle de medyada... İşte o günlerde, o Türkiye’nin hala oldukça kapalı, oldukça karanlık olduğu dönemlerde Tesev’in ve Açık Toplum’un toplantıları bir vahaydı sanki. Demokratikleşme ile ilgili art arda raporlar yayınlar, çalışmalar yapardı Tesev. Açık Toplum da hem Tesev’e fon sağlar hem de ülkenin kanayan yaralarına parmak basan çalışmalara imza atardı.

Röportajı yokuşa sürdüler
İşte böyle günlerde tanıdım Can Paker’i... Her toplantıda müthiş sıcak enerjisiyle uzun uzun sohbet eder, yanıtını aradığım sorularla ilgili muhakkak zihnimde bir ışık yakardı. Çok iyi hatırlıyorum, birkaç kez pazartesi röportajı yapmak istedim onunla, gazeteden yokuşa sürdüler. Şimdi geriye dönüp bakınca nedenini anlamak zor değil...
***
Birkaç gündür elimde onun kitabı. Fatih Vural yazmış. İsmi ‘Geriye Bakmak Yok’. Bir biyografi gibi görünse de esasen bu kitabı ikiye ayırmak gerek: Birinci bölüm Can Paker odağında ailesinin öyküsü, ikinci bölüm ise Türkiye’nin yakın tarihinin önemli aktörleri üzerinden bir anlatımı...
***
Paker, Tesev ve Açık Toplum’un en tepe yöneticiliğini yapmış bir isim. Ancak son yıllarda Açık Toplum ile bağlarını kopardı. Ben Açık Toplum Vakfı’nın Ergenekon süreci başlayana kadar Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde yaptığı olumlu çalışmaları yakından takip etmiş bir gazeteciyim. Soros’un tüm negatif algısına göğüs gererek cesurca dokunulmazlara dokunuyordu Hakan Altınay’ın yönetimindeki kurum. Can Paker’e ve TESEV’e de büyük destek veriyordu Altınay. Ancak daha sonra, mücadele ettikleri asker vesayeti, militer zihniyet Türkiye’deki iktidar tarafından yok edilmeye girişilince tuhaf bir şekilde ortadan yok oldu Açık Toplum. Benim de Hakan’la karşılaşmalarım neredeyse sıfırlandı. Ve bu dönemde Can Paker de uzaklaştı kurumdan. İşte bu ilginç kopuşun hikayesi var kitapta.

Kopuş nasıl başlıyor?
Hikaye Tesev’in ‘Anayasa izleme projesi’ni Açık Toplum’un fonlamaktan vazgeçmesi ile başlıyor. Bu çok ilginç, çünkü yeni ve demokratik bir anayasa yapmaya katkıda bulunmayı reddediyor böylece kurum. Gerekçe olarak da ‘inancımız yok’ argümanı sunuluyor. (O sürecin detaylarını, bizzat süreçte yer almış gazetemiz yazarlarından Dilek Kurban biliyor). Daha sonra Hakan Altınay’a ‘Sen hem buradan hem Amerika’dan para alamazsın, Açık Toplum Türkiye’den ayrılacaksın’ deniyor. Bir süre sonra George Soros’un 80. yaşgünü için ABD’de bir yemek veriliyor. O yemekte Altınay, Can Paker’e ‘Silivri’de büyük haksızlıklar oluyor. Siz bu güne kadar Ak Parti’ye çok prim verdiniz. Ben Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik’le temas halindeyim. Çetin Doğan mağdur oluyor. Rodrik de bunu ispat ediyor. Bu işe girelim’ diyor. Paker ise reddediyor. ‘Hukukla ilgili sorunlar varsa araştırmalarla ortaya koyalım ama bir kişi adına böyle bir şey yapmam’ diyor. Aralarında bir soğukluk oluyor. Ve zamanla, ABD’de yapılan çeşitli temaslar ve ziyaretler sonucunda da Can Paker yavaş yavaş kurumdan uzaklaşıyor. Hatta Genel Direktör Aryeh Neier Paker’e bir mektup yazıyor ve ‘Sen Türkiye’de Ak Parti’ye çok yakın birisi olarak gözüküyorsun. Halbuki biz Ak Parti’ye muhalefet etmek istiyoruz. Onun için senin Açık Toplum Türkiye Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan da uzaklaşmanı istiyoruz’ diyor o mektupta. Muhalefet partisi rolüne soyunuyor yani!
***
Peki Açık Toplum’daki bu değişim, hatta varlığını inkar anlamına gelen rol karmaşası niçin oluyor? Kitaptaki bir yoruma göre Başbakan’ın İsrail’e ‘One Minute’ çıkışı ve Mavi Marmara olayı Macar Yahudisi olan George Soros’u Ak Parti’ye muhalefet etmeye itti. Şayet bu yorum doğruysa tablo çok vahim. Özellikle de Hakan Altınay açısından... Zira Ak Parti’ye muhalefeti nasıl oluyor da Soros’un hassasiyeti ile aynı zamana denk geliyor sorusu çıkıyor o zaman karşımıza...
***
Kısacası yarın kararı beklediğimiz, Türkiye’nin en önemli davası olan Ergenekon davasında sessizliğe bürünen bir sivil toplum kuruluşu olarak tarihe geçti, Açık Toplum. Bu davada yanlışlar yapılmadı mı? Elbette yapıldı. Ve bu yanlışlara dikkat çekmek, düzeltilmesi için mücadele etmek hayati önemde. Ancak keşke yanlışların üzerinde durarak Ergenekon sürecinde aktör olarak kalsaydı Açık Toplum. Onun yerine CHP’leşmeyi seçti maalesef... Maalesef diyorum çünkü hakikaten sevdiğim, zamanında çok iyi mücadele eden insanlardan bahsediyorum. Temennim en azından bundan sonra sevgili Gökçe Tüylüoğlu’nun yönetimindeki kurumun yeniden elini taşın altına sokmaya başlaması...

Kim kutuplaştırıyor?
Dünkü Sabah’ta sevgili Nazlı Ilıcak çok doğru bir tespit yapmış. Diyor ki: ‘Türkiye’de bir kısım aydın, Beyaz Türk, eğitimli insan, sanatçı çağdaşlığı kendi hayat tarzı ile sınırlayarak yıllarca dindarlara tepeden baktı. Onların görünür olmalarından rahatsızlık duydu... Seçkinlerin yönlendirdiği ya da desteklediği Gezi olayları Ak Parti ile elde edilen demokratik kazanımlara tehdit gibi değerlendirildiği için muhafazakar kesimin tepkisi de çok sert oldu... Aslında Ak Parti iktidarı ile başörtüsü toleransı artmışken makara neden geri sarıverdi? Çünkü eski kodlama yerinde duruyordu. Erdoğan’ın Başbakanlığı’na onun temsil ettiği kimlik sebebiyle tahammül edemeyen bir kitle tekrar eskiye avdet etti...’
***
Türkiye’de Batılı değil, Batıcı yetiştirilen, tek tipçi, dindarları, Kürtleri, kısacası kendi gibi olmayanları hor gören bir ‘seçkinler’ grubu var maalesef. Ilıcak’ın tespitini Can Paker’in yukarıda bahsettiğim kitabındaki bir bölüm de doğruluyor.
***
Yıl 2009. Açık Toplum ‘Seçkinler ve Sosyal Mesafe’ araştırması yaptırmış. Robert Kolej, Saint Joseph, Alman Lisesi gibi prestijli okullardan mezun 40 kişi ile yapılmış bu araştırma. Kitapta o mezunlardan bazılarının tepkileri alıntılanmış. Türkiye’deki kutuplaşmanın önüne geçmek istiyorsak önce sapasağlam ayakta duran bu zihniyetle yüzleşmek ve mücadele etmek gerek. Buyrun, bakın bu ülkenin ‘iyi eğitimlileri’nin zihin dünyasına...
Doğan (Robert Kolej-Boğaziçi Üniversitesi): Ben şey olarak da, Kürtleri çok sevmememin nedeni de hala kabile hayatı yaşıyor olmaları... E böyle bir ortam, ben kabile hayatına inanmıyorum, ben böyle daha bireysel, global bir vatandaşım.’
Yasemin (Saint Joseph): Türkiye’de Kürtler olmasa bizim hani kilit sistemlerimiz de durur herhalde. Hani genelde çöpçüler Kürt’tür, eve gelen temizlikçi Kürt’tür, şu Kürt’tür bu Kürt’tür. Hani sistemler durur hani bu yüzden...
Ayla (TED Koleji-ODTÜ): Yani cumhurbaşkanının o olması, eşinin o olması bende acaip bir öfke yaratıyor... Bu insanlar hep vardı, şimdi neden gözüme batıyor bu kadar? Çünkü artık çok fazlalar ve bizi rahatsız etmeye başladıkları için biz rahatsız olmaya başladık.
Serpil (Üsküdar Amerikan): Benim hayatımda hiç başörtülü arkadaşım olmadı. Başörtülü biriyle arkadaşlık yapabileceğimi sanmıyorum. Çok önyargılıyım çünkü.... Çok anlayışlıyım, çok iyi bir insanım insanları çok seviyorum ama ben bu konuda önyargılıyım...