Suriye işi ne kadar sürer? Neden?

20 Ağustos 2019

Müşterek Harekât Merkezi inşası İdlib’de gözetleme postalarının güvenliğinin sağlanması, göçmen sorunu ve benzerleri, sonuna yaklaştığını düşündüğümüz Suriye dosyasının daha ilk sayfalarında dolaştığımızı gösteriyor. Neden mi? Sadece şu manzara bile bize bir fikir verebilir. Birincisi, Suriye, farklı özelliklere sahip aktörlerin yeteneklerinin ve gücünün sahnelendiği bir oyun alanı. İkincisi, olayların karakteri bu tip olaylarda hızlı çözüm ve kesin başarı olmadığını söylemekte. Son olarak, benzer örneklerden ders çıkartabiliriz.

Suriye’de iç savaşla başlayan yolculuk iç içe geçmiş mücadele tipleri, çatışan politik hedefler bağlamında devam ediyor. Büyük güçlerin gölgesinde bölgesel güçler de doğrudan veya dolaylı sahnedeler. Devlet dışı aktörler (terör örgütleri, insan kaçakçıları, suç şebekleri, aşiretler, dini ağlar) sponsorlarıyla birlikte hareket ediyorlar. Dahası, ülke farklı ölçek ve özellikte  üç farklı nüfuz alanına bölünmüş durumda.

Oyuncu sayısını gösteren listenin yanı sıra ilişkiler, ittifaklar ve güç dağılımı süreli değişiyor. Her aktörün siyasi hedefi de beklentisi de farklı. ABD Rusya’yı dengelemek, İran’ı sınırlamak, İsrail’i rahatlatmak, Türkiye’yi frenlemek için PKK/PYD’yi himaye ediyor. İsrail ise bildiğiniz gibi. Benim güvenliğim söz konusu ise “Bana kanun, kural işlemez” tavrını sürdürüyor. Avrupa Birliği’nin aklı DAEŞ saldırıları ve mültecilerde. Geleneksel yaklaşımı “tehdidi” sınırların ötesinde, mümkün ise kaynağında tutma peşinde. Örneğin, Suriye’de olmaz ise Türkiye’de. Haliyle gözü hem Türkiye, hem Suriye, hem de PKK/PYD’nin üstünde.

Esad’ın aklı ise eski güzel günlerinde. Kaosu fırsata çevirme çabasını azimle sürdürüyor. İran, Suriye cephesinde sahaya sürdüğü Hizbullah’ın sadakatini ödüllendirmeye çalışırken, bir yandan da emeklerinin karşılığını almak istiyor. Putin, tıpkı dedeleri gibi Akdeniz’in sıcak sularında olmaktan mutlu. Bunu daha güvenli ve kalıcı yapma peşinde. PKK ise, tarihin ve bazılarının kendisine bahşettiği kazanımları, politik hedefe tahvil etme derdinde.

Mevcut aktörler, ittifaklar ve stratejiler dikkate alındığında hiç kimse için görünür gelecekte kalıcı ve kesin sonuçlu bir zafer yok. Üstelik mevcut tablo, bazılarının sahada kalması için iyi bir gerekçe. Bunu kolaylaştıran ise sivil savaş ortamı, çökmüş devletler, terörizm, gerilla taktikleri, sınır aşan etnik mezhepsel çatışmalar ve mülteci meseleleri. Liste doğası gereği, uzun süreli, düşük tempolu, ekonomik, siyasi ve askeri dayanıklılığı test eden strateji ve taktiklerden oluşuyor. Dahası, devlet inşasının zorluğu, rakipleri elimine etme güçlüğü, sorunu uzun ömürlü yapan faktörlerin başında geliyor. Haliyle Suriye jeopolitiğini ve sorunların karakterini birlikte ele alınca, ufak tefek değişikliğe rağmen, hikâyenin uzun ömürlü olacağına dair bir kanaat oluşuyor.

Önümüzde Suriye benzeri örnekler var. Afganistan içine düştüğü girdaptan 1979’dan beri çıkamıyor. Irak’ta benzer durumda. Yemen, ara sıra mola verse de aynı akıbeti paylaşıyor. Dahası, kırk yıldır süren PKK örneği var önümüzde.

Bugün, büyük bir heyecanla müşterek harekât merkezini, Fırat’ın doğusunu ya da batısını konuşuyor olsak da aslında hikâyenin daha başındayız. Sanırım, gelecek elli yılda da Suriye, tüm artçı şoklarıyla beraber, Türkiye’nin gündeminde kalmaya, insan, para ve zamanını tüketmeye devam edecek.

Yazının devamı...

Kime, nasıl güvenli bölge?

16 Ağustos 2019

Milli Savunma Bakanlı-ğı’nın yaptığı açıklamaya göre, ABD’nin Avrupa Kuvvetler Komutan Yardımcısı dün Türkiye’ye geldi. Ziyaret sebebi uzun süredir gündemi işgal eden Fırat’ın doğusu ve kurulacak “güvenli bölgenin” teknik hazırlıkları. Başka bir ifadeyle, “Müşterek Harekât Merkezi’nin” inşası ve güvenli bölge için askeri manada yapılacakları kararlaştırmak.

İlginç olan şu: ABD’nin tüm Ortadoğu’dan sorumlu birimi CENTCOM ancak ziyaretçi başka komutanlıktan. CENTCOM, 2015 Ekim’inde Suriye’de hayata geçirilen SDG/PYD/PKK stratejisinin sorumlusu. Örgütle derin askeri, siyasi ve duygusal bağları var. Dikkat çekici olan, CENTCOM’un kendi sorumluluk alanında işleri düzene koyacak müşterek karargâhın kuruluşunda geri planda kalması.

Bu görevi ABD’nin Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı üstlenmiş görünüyor. Karar her ne kadar bize ABD ordusunun müşterek iş yapma kural ve tarzı olarak görünse de, genel tabloyu anlamamıza, bazı sorular sormamıza da engel değil. Anlaşılan, CENTCOM, SDG/PYD’ye mukayyet olurken, Avrupa Komutanlığı da Türkiye’ye mukayyet olacak gibi görünüyor.   

Ankara ve Washington’un attığı adımların iki çıktısı ön plana çıkmış görünüyor. Bir yanda, işlerin iyi gittiği, krizin çözüldüğü algısı yaratan “kamu diplomasisi”. Öte yanda, iki tarafın da açık, gizli siyasi hedeflerini gerçekleştirmeye/dönüştürmeye yönelik askeri, diplomatik siyasi hamleleri.

Tarafların önündeki en büyük sorun, “güvenli bölge” kavramından ne beklendiği, içeriği ve hangi faaliyetlerle bunun sağlana-bileceğidir. Bu gün iki taraf da aynı kelimelerle aynı tabloya odaklanmış gibi görünseler de, kelimelerin aynı siyasi ve askeri mana taşıdığını söylemek zor. Nitekim ABD, müşterek karargâhın kurulması ve devamında icra edilecek faaliyetlerle “Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderileceğini” belirtiyor. Bu, sınır boyunca ateşli silahların kullanılmadığı sessiz, sakin bir “şerit” anlamına geliyor. ABD tarafına göre, bu sağlandığı takdirde, güvenli bölge görevi başarılmış demektir. Haliyle ABD, kapalı kapılar ardında Suriye Demokratik Güçleri’ne (siz onu PKK olarak okuyun) kendi siyasi, askeri varlığını koruyabileceği bir gelecek vaat ederek rahat durmasını tavsiye etmiş görünüyor. SDG/PYD de kontrolün “müşterek” ve “standardize edilmiş görünür askeri faaliyetlerden” müteşekkil olması koşuluyla anlaşmaya razı görünüyor.

PKK gibi, kırk yıl sonra bile devlet karşısında askeri ve politik manada zayıflıktan muzdarip olan terör örgütleri coğrafyaya farklı manalar yükler. Kontrolün esasını coğrafyadan daha fazla “halk/ örgütlü insan” üzerinde sağlanan sosyal kontrol oluşturur. Üstelik daha büyük bir siyasi hedef ve ABD gibi bir de sponsor varsa mana daha da farklılaşır.

Hal böyle olunca, “güvenli bölge” zırhlı araçların içinde devriye gezmekle, gözlem noktası kurmakla ya da İHA ile havadan veri toplamakla sağlanamaz. Askerlerin ayakları yere basmadıkça, bölge halkının meşruiyetine inandığı siyasi bir ağ kurulmadıkça, işleyen bir kamu düzeni oluşturmadıkça ne “güvenlik” sağlanabilir ne de “güvenli bölge” kurulabilir. 

Yazının devamı...

Keşmir’de tansiyon artarken

13 Ağustos 2019

ABD, Çin ticaret savaşından, Rusya’nın nüfuzunu genişletme hamlelerine, İran’dan Suriye’ye, Libya’dan Yemen’e,  Afganistan’dan Kuzey Kore’ye kadar uzunca bir listeye dikkat kesilmişken eski bir sorunun yeniden gündeme oturacağını görüyoruz. Bu, İngiliz sömürge yönetiminin son bulduğu 1947 yılından miras kalan, Hindistan ile Pakistan arasında devam eden Keşmir sorunu.

Keşmir’in Hindistan yönetiminde kalan bölümünün nüfusunun neredeyse yüzde 60’nı Müslümanlar oluşturuyor. Sömürge yönetimi sona ererken bu oranla bölgenin Pakistan’da kalması bekleniyordu. Ancak Keşmir’in o dönemki yerel yönetimi Hindistan’a katılmayı tercih edince, iki ülke iki yıl süren bir savaşa tutuştu. Ateşkesin ardından bölgenin bir kısmı Pakistan’da bir kısmı da Hindistan’da kaldı. Böylece Keşmir ikiye bölündü. Ancak bölgedeki karışıklıktan faydalanan Çin, 1950’lerin sonuna doğru Keşmir’in bazı bölgelerini parça parça işgal etti. Sonunda Keşmir üçe bölünmüş oldu.

Bölünmenin belirleyici faktörü din olunca bölgeyi daha kalay yönetmeye odaklanan Hindistan, kendi kontörlündeki sahaya anayasasının 370’nci maddesiyle özerklik statüsü verdi. Böylece gerilimi düşürebileceğini umut etti. Ancak ne bölgenin Müslüman ahalisi ne de Pakistan, Hindistan’a aidiyeti kabul etmedi. Bu yüzden Pakistan ve Hindistan 1947, 1965 ve 1971 de savaştılar. 1987 ve 1990 da savaşın eşiğine geldiler. Tabloyu kökten değiştiren, kaygıları arttıran gelişme 1998 baharında yaşandı. İki ülkede nükleer silahlarını test ederek nükleer güç olduklarını ilan ettiler. O günden beri Hindistan ve Pakistan arasındaki gerginlik farklı boyutta ele alınır oldu. Çünkü patlak verecek bölgesel bir nükleer bir savaşta, tarafların kayıpları 3 milyon ve bundan etkilenecek nüfusun da 33 milyon olacağı hesap edilmiş durumda.

Bu yılın başında Hindistan-Pakistan gerilimi yeniden patlak verdi. Hindistan ordusu uğradığı terör saldırısında kırk askerini kaybetti. Pakistan bu işten sorumlu tutuldu. Ardından Hindistan uçakları, Pakistan sınırları içinde “teröristlere ait” olduğunu iddia ettiği bazı yerleri bombaladı. Pakistan iki Hindistan uçağını düşürdü. Neyse ki olası bir nükleer savaşın iki tarafa da maliyetinin yüksek olacağı düşüncesi ile kısa süre de ortam sakinleşti.

Geçen hafta yeni bir gelişme yaşandı ve Hindistan, Keşmir’in özel statüsüne son verdiğini ilan etti. Bölgeye asker yığıldığı gibi tüm haberleşme kanalları da kesildi. Kararın özerklik politikasını sonlandıracağı, bölgenin demografik yapısının değişmesine ortam hazırlayacağı görülüyor. Dahası alınan kararın Hindu Müslüman çatışmasını tetikleyeceği, iki ülke ilişkilerini yeni bir boyuta taşıyacağı da açık. 

Çin’in Pakistan ile yakın ilişkileri, Pekin’in 2017 de Hindistan’la yaşadığı gerilim düşünüldüğünde gelmekte olan krizin daha geniş bir alanı etkileyeceği açık. Çin’in içinde olduğu bir gerilimde ABD’nin ilgisiz kalabileceği düşünülemez. Dahası yükselen gerilim, Pakistan’ın dikkatini Afganistan’dan Keşmir’e kaydırırken, İran’ın nüfuzunu arttırmasına da kapı aralayacaktır. Tüm bölgesel dengeler değişirken, olası bir çatışma Keşmir’den Afganistan’a, İran’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan’a yeni bir şiddet dalgası için elverişli koşullar yaratabilir.

Kurban bayramınızı kutlar saygı ve sevgilerimi sunarım.

Yazının devamı...

Suriye’de ‘barış koridoru’ ve sonrası

9 Ağustos 2019

Çarşamba günü, Türk ve Amerikan heyetlerini oldukça geren, her an kontrolden çıkmasından korkulan Suriye meselesinde, taraflar ortak bir noktada buluştukları açıkladılar. Önümüzdeki günlerde iki ülkenin Fırat’ın doğusunda “barış koridoru” için “müşterek harekât merkezi” kurulacağı belirtildi. Ardından da sahadaki uygulamalar hayata geçirilecek. Şüphesiz bu kararın alınmasında Türkiye’nin kararlı tutumu ve ısrarları etkili oldu. Henüz detaylarına tam hâkim olmadığımız için anlaşmanın maddelerini ve uygulama takvimini bilmiyoruz. ABD’nin velayetini üstlendiği PKK/PYD’nin nelere, nasıl ve neden razı olduğu anlaşmanın en gizemli yanı olsa gerek. Öte yandan her ne kadar zihinlerde bir dizi şüphe olsa da, açıklamanın ardından bazı merkezlerin hareketleneceği de açık.      

Nitekim geçmiş tecrübelerimiz “barış koridoru” açıklamasına “ihtiyatlı” yaklaşmakta fayda olduğunu söylüyor. Elbette bu kanaatin oluşmasında tarihe geçen ve oyalama literatürüne büyük katkı sunan “Menbiç tecrübesi” büyük rol oynadı. Her şeye rağmen karar, hayat geçirildikçe, Suriye ve PKK sorununa yeni boyutlar katacaktır. Bu nedenle farklı mahfillerde, farklı biçimlerde ele alınacak, yeni, ilginç gelişmeleri tetikleyecek potansiyele sahip görünüyor.  

Öncelikle merak edilen husus şudur: Her ne kadar açıklamada adına yer verilmese de, arka planda kalan PYD/PKK’nın tepkisinin ne olacağı, gelişmelere ne kadar rıza göstereceğidir. Anlaşma sonrası PYD/PKK, ABD ile ilişkilerini bölgesel gelişmeleri yeniden ele alacaktır. Bu noktada ABD ve müttefiklerinin örgüte, siyasi ve askeri açıdan neler vaat ettiği önem kazanmaktadır. 

Nitekim tüm yumurtaları bir sepete koymaması gerektiğini bilecek kadar yaşlı/tecrübeli olan örgüt, vaatlere rağmen ihtiyatlı adımlar atacaktır. Bu çerçevede önce genel stratejisini, sonrada Suriye’deki siyasi ve askeri konumunu gözden geçirerek, yeni kararlar alarak adımlarını ona göre atacaktır. Bunların ne olduğunu, nasıl hayata geçirileceğini, ilişkilerin karakterini ancak önümüzdeki günlerde öğrenebileceğiz.

“Barış koridoru” inşa kararının en dikkat çekici bölümü, Suriyelilerin bir kısmının bu bölgeye dönebilecek olmasıdır. Kararın etkileri, dönüşün ölçeği, bölgede denetimin kimler tarafından, nasıl sağlanacağına, karakterine ve süresine bağlı olacaktır. Karar hayata geçirildiği takdirde, bunun Suriye’nin siyasi, askeri geleceğine etkisi büyük olacaktır. Bu bağlamda karar, Suriye’nin ve Esad’ın geleceğini doğrudan etkileyecektir.

Öte yandan ABD ile Türkiye’nin Suriye konusunda yakınlaşması, Esad’ın durumun daha da karmaşık hale getirirken Rusya ve İran’ı farklı yaklaşımlara sevk edebilir. Dahası, başta İdlib olmak üzere, farklı bölgelerde yeniden askeri hareketlenmelerin görülmesi sürpriz olmaz. 

Türkiye ise ABD ile uzlaşmasının ardından Suriye politikasını, taraflarla ilişkilerini ve kararlarını yeniden ele almak durumundadır. Özellikle PKK terör örgütü ile mücadele stratejisini gözden geçirirken, olası Kürt Arap çatışmasını, İran ve Rusya’nın tepkilerini, ABD’nin örgüte sağlayacağı himayeyi hesaba katmak zorundadır. Gözden kaçırılmaması gereken husus ise, Türkiye’nin destek verdiği silahlı grupların “disiplin” altında tutulmasıdır.

Yazının devamı...

ABD Çin ticaret savaşının karakteri

6 Ağustos 2019

ABD’nin küresel öncelik ve dikkatinin Çin’e kaymasıyla iki ülke ilişkileri her geçen gün gerilmeye devam ediyor. Her ne kadar Obama yönetimi de Çin’i öncelikli rakip olarak görmüş olsa da, Trump konuyu daha da ileri götürdü.  Çin’in ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan yükseliş hızını düşürecek hamleleri ardı ardına hayata geçirmeye girişti. Amaç ABD’nin küresel tahtını zorlayan Çin ile aradaki mesafenin kapanmasına izin vermemek ve liderliği sürdürmek olduğunu söyleyebiliriz.  

İki ülke arasındaki rekabette kamuoyunun en fazla dikkatini çeken konu, “ticaret savaşı” ile teknolojik üstünlüğün sürdürülmesi. Üstelik her iki alan içe içe geçmiş ve sınırları kolaylıkla ayırt edilmeyen bir husus. Trump’ın muharebe alanı olarak ticaretin seçilmiş olması bu nedenle tesadüf değil. Çünkü teknoloji ve ticaret, “üstünlük mücadelesinin” en önemli dinamosu. Trump,  iktidara geldiği günden itibaren “muharebenin” ana silahı olarak “gümrük tariflerini” sahaya sürdü. Öngördüğü sonuçları elde etmek için gümrük tariflerini dalga dalga uygulamaya sokarken bir yanda da baskısını arttırmayı sürdürüyor. Her aşamada müzakereler aracılığı ile rakibinin tepkisini ölçmeyi de ihmal etmiyor. 

Trump’ın “tarifeleri” bir sopa gibi kullanmasının nedeni tatbiki ticari istatistikler. Örneğin Çin, 2018 yılında ABD’ye 540 milyar dolarlık ihracat yaparken, ABD’den sadece 120 milyar dolarlık ithalat yapmış. Görüldüğü üzere ABD’nin ticaret açığı 420 milyar dolar civarında. Bu durum Çin ekonomisine büyük dinamizm kazandırırken, bu ülkenin askeri ve siyasi kapasitesini arttırmasını sağlıyor. Böylece ABD ile aralarında ki makasın her geçen gün kapanıyor.

Trump’ın uygulamaları, tarife sopasının Çin ekonomisinin büyüme hızını yavaşlatabildiğini gösterdi. Çin’de Trump yönetiminin hamlelerini kısmak için ABD’den ithal ettiği tarım ürünlerine kısıtlama getirdi. TEPAV’dan Emekli Büyükelçi Bozkurt Aran, Çin’in karşı hamlesinin nihai amacının, Trump’ın oy deposu olan eyaletlerde seçmen tercihleri üzerinde etki ederek başkanı tutumunu değiştirmeye zorlamak olduğunu söylüyor.  

Müzakerelerin öteki konusunun teknolojik gelişmeler olduğu biliniyor. Özellikle, iletişim teknolojilerinde büyük sıçrama sağlayacak 5 G, yapay zekâ ve büyük verileri işleyebilecek bilgisayar teknolojileri bunlardan öne çıkanlar. Trump’ın amacı, Çin’i “teknolojik yarışın kuralları” ile ilgili yeni düzenlemeler yapmaya zorlamak. Çin’in ekonomik modelinin serbest piyasa kurallarından uzaklaşarak devlet destek ve gözetiminde gelişmesine mani olacak düzenlemeleri anlaşmaya koymak ve denetlemek. 

Trump, Eylül ayından itibaren üçüncü dalga “tarife” silahını sahaya süreceğini ilan etti. Böylece ABD Çin’den ithal edilecek tüm mallara ilave gümrük tarifesi uygulamış olacak. Bu hamle ABD’nin Çin ile rekabette kararlılığını sürdürdüğünü, konuyu salt ödemeler dengesi açığı olmanın dışında ele aldığını gösteriyor. Öyle ki işin ciddiyetini, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kendi kurduğu düzeni bozmayı göze almasından da anlayabiliyoruz.

Yazının devamı...

Suriye operasyonu için ışık ‘yeşil mi’?

2 Ağustos 2019

DAEŞ’in Suriye’de askeri olarak yenildiğinin ilanın hemen ardından ABD başkanı Trump Suriye’den askerlerini çekme kararını ilan etti. Bu ilan, hemen herkesi hazırlıksız yakaladı. Sadece Suriye ile ilgili ülkelerin/aktörlerin değil ABD’nin kendi kurumlarının da ikinci bir planının olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Türkiye hızla bu kararın önemli ve yeni gelişmeler için bir fırsat olabileceğini gördü. 

Trump’ın kararına en fazla itiraz ABD’nin Orta doğudan sorumlu ve Suriye operasyonun yürüten “Merkezi Kuvvetler Komutanlığından” geldi. Askerler, Başkanın “baskın tarzı” kararının kendi planlarına etkisini azaltacak girişimlere başladılar. Bir yandan karara uygun çıkış stratejisi için kamuoyu oluştururken bir yandan da Suriye’de ABD’nin nüfuzunu sürdürecek düzen inşasına hız verdiler. Bunun için ihtiyaç duydukları zamanı kazandıracak hamlelere giriştiler.

Olası çekilme sonrası geride bırakılacak SDG/PYD/PKK’nın askeri, ekonomik, sosyal ve siyasi kapasitesini arttıracak düzenleme ve destekleri vermeye giriştiler. Türkiye’yi bölgeden uzak tutacak diplomasi turları bu vesile ile başladı. İşin başına da Büyükelçi James Jeffry getirildi.    

ABD tarafı öncelikle, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik askeri operasyonuna nasıl mani olabileceğini keşfe çıktı. Sonunda SDG’nin Türkiye sınırından belirli bir mesafeye kadar güneye çekilebileceği, Kandil’in ikna edilebileceği kabul gördü. Böylece Türkiye’nin “güvenlik kaygıları” Suriye-Türkiye sınırı özelinde giderilecekti. Dahası, mümkün olursa şeridin güneyine, üçüncü ülke askerleri konuşlandırılacak ve sıcak bir çatışma ihtimali ortadan kaldırılacaktı. Bu arayışa Fransa yarım ağızla evet derken, İngiltere fazla gürültü çıkarmadan öneriye sıcak baktığını ama gelişmeleri izleyeceğini belirtti. Almanya ise bu konuda rol üstlenmeyeceğini ilan etti.

Her ne kadar bu süreç kamuoyu önünde sadece Türkiye ile ABD arasında yürütülüyor gibi görünse de aslında adı konmamış muhatabın SDG, kapalı kapılar ardında PKK, olduğu da aşikâr. ABD tarafı, SDG ile PKK’nın ayrı olduğunu “resmi” açıklamalarda iddia etse de, Suriye sınırından güneye çekilme kararını SDG’nın değil, Kandil’in vereceğini bilmektedir. İşin zorluğu şudur: Kandil, Suriye’deki varlığını tarihsel bir fırsat, bedeli ağır ödenmiş bir gelişme ve Öcalan olmadan kazanılmış bir başarı öyküsü olarak görmektedir. Bu nedenle geri adım atmak istememekte, kazanımlarına meşruiyet arayışını sürdürmektedir.  

Geldiğimiz aşamada, ABD’nin sadece Türkiye’yi değil, Kandil’i de ikna etmekte başarısız olduğu görülmektedir. Nitekim Kandil sadece Türkiye’nin Suriye planına “ayak diretmekte” kalmamış, aynı zamanda ABD’nin masaya getirdiği hususlarda da “dik başlı” davranmaya, otonom hareket etmeye devam etmiştir. Bunun en temel göstergesi ise, örgütünün Erbil’de gerçekleştirdiği terör saldırısıdır. Son olay ABD’nin ara yol bulmakta “başarısız” olduğunu, Türkiye’nin tek taraflı harekete geçebilme ihtimalini arttırmış görünüyor. 

Türkiye bütün bunları olası bir Suriye harekâtı için “yeşil ışık” olarak algılayabilir. Ancak, Orta Doğu’nun istikrarsızlığı, Suriye sorunun karmaşıklığı ve Trump’ın lider olarak öngörülemez olması dikkate alındığında, yeşil ışık her an farklı bir renge de bürünebilir.          

Yazının devamı...

‘Başsız bırakma’ stratejisi ve çatışan tezler

30 Temmuz 2019

Türkiye’nin PKK ile mücadelesi farklı zeminlerde ve artan yoğunlukta hız kesmeden sürüyor. Siyasi ve diplomatik sahadaki mücadelenin sonuçları fazlaca hissedilmese de kolluk/askeri mücadelenin temposunda dikkat çekici bir artış var. Artışın esasını da tam zamanlı istihbarat imkânları ile desteklenmiş operasyonlar oluşturuyor.

Bu kanaat, sadece güvenlik birimlerinin açıklamalarına dayanmıyor. Aynı zamanda PKK terör örgütünün verdiği tepki, taktiksel değişim ve liderlerinin ifadeleri ile de kendisini belli ediyor. Örgüt çok sayıda orta ve üst düzey yöneticisini kaybetmenin sarsıntısını telafi etme çabasında.  Bir yandan da Türkiye içinde izlediği taktiklerini gözden geçirmeye ve değiştirmeye zorlanıyor.  

Örgütün kimyasını olumsuz etkileyen değişimin nedeni, Türkiye’nin de sıklıkla başvurduğu, “liderlerin” elimine edilmesini merkeze alan “taktilerin” yoğun kullanılması. İlginç olan ise söz konusu yöntemin etkisi ve sonuçları konusunda terörizm ve ayaklanma üzerine çalışan araştırmacıların, ortak bir görüşe sahip olmamaları.    

Bazı uzmanlar, orta ve üst düzey liderleri hedef alan “başsız bırakma” stratejisinin terörle mücadelede de istenen faydayı sağlamayacağı, tam tersine ters tepeceği görüşündeler. Aynı uzmanlar özellikle üç konuya dikkat çekiyorlar. Bunların ilki, örgütün dayanıklılığının bu taktiğin etkisin azaltacağı ileri sürülmektedir. Çünkü örgütün dayanıklılığı sadece silahlı militanlardan değil, ona destek veren sempatizan ve yeraltı teşkilatında çalışan üyelerden oluşmaktadır. İkincisi, liderlerin etkisiz hale getirilmesinin örgüt içinde “ölü kahramanlar” yaratılarak, “menkıbeler üretilmesine” ve diğer üyelerin intikam arzusunun artmasına neden olacağı ileri sürülmektedir. Bu görüşün göz ardı ettiği husus, terör örgütlerinin “rasyonel” olmadığıdır. Oysa terör örgütleri, “zayıflıkları” nedeniyle daha fazla fayda maliyet hesabı yapmak zorundadırlar. Bunu göz ardı ettiklerinde “zarara” uğrayacaklarını bilirler. Son iddia, lidersiz kalan ya da merkezi denetimden uzaklaşan örgüt üyelerinin “merkezi yapının zayıflamasıyla küçük parçalara ayrılarak karar alacakları, bu nedenle terör öğürlerinin davranışlarının izlenmesi ve ön görülmesinin daha da zor olabileceği yönündedir. 

Öte yandan “başsız bırakma” taktiğinin işe yarayacağını iddia eden araştırmalarda söz konusudur. Buna göre, “başsız bırakma” stratejisi örgüt açısından mücadelenin hız kesmesine yol açacaktır. Haliyle devletin etkinlik ve terör sürecini sonlandırma şansı artabilir. Liderlere yönelik “operasyonlarda” artış örgütü terör saldırılarındaki şiddet yoğunluğunu ve sıklığı azaltacağını göstermektedir. Sonuçta her iki görüşün iddialarının doğruluğu diğer gelişmelerle de yakından ilişkilidir. 

Söz konusu tezlerin hangisinin daha geçerli olduğunu önümüzdeki günlerde görme şansımız olacak. Nitekim PKK, Türkiye’nin “başsız bırakma” taktiğinden o kadar bunalmış olmalı ki, Erbil’de Türk Konsolosluk çalışanına yönelik bir terör saldırısı gerçekleştirdi. Ancak bu eylemin, PKK açısından sonuçlarının öngörülenlerden daha büyük olması muhtemel. Bir yandan, Irak Kürdistan Bölge yönetiminin Türkiye ile yaptığı istihbarat işbirliği PKK’yı Kuzey Irak’ta zora sokarken, öte yandan Türkiye, ABD ve SDG/PYD’nin Suriye’de yeni bir siyasi/askeri zemin arayışlarını da baltalamış oldu.

Yazının devamı...

Buz dağının görünen kısmı: Güvenli bölge

26 Temmuz 2019

Türk-Amerikan ilişkilerinin en sıcak konularından birinin de Suriye olduğu açık. Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey, bu netameli konuyla alakalı sayısını unuttuğumuz mutat turlarından birini daha yürüttü. Jefry görüşmeler için Türkiye’ye gelmeden önce tüm taraflar diplomatik, askeri ve psikolojik hamlelerini art arda sıraladılar. Böylece, hem karşı tarafı baskı altına almaya hem de beklentilerini kamuoyuyla paylaşma yoluna gittiler. Örneğin, Türkiye kararlılığını göstermek için önemli sayıda askeri kışlalardan çıkartarak Suriye sınırına yığdı. SDG’nin (siz onu PKK olarak okuyun) yöneticisi Kobani ise geniş kapsamlı bir basın turu düzenleyerek örgütün beklentilerine dair mesajlar verdi.

Heyetler görüşmelere devam ederken, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “ABD’nin getirdiği öneriler bizi tatmin eder düzeyde değil. Adeta bir oyalama sürecine gitmek istedikleri izlenimini edindik” dedi. MSB Bakanlığı ise yaptığı açıklamada “güvenli bölgenin askeri yönünün heyetler arasında görüşülmeye başlandığını” açıkladı. Dışişleri Bakanı açıklamalarını, “Bir an önce güvenli bölge konusunda bir mutabakata varmamız lazım, sabrımız kalmadı, aksi halde Türkiye olarak gereğini yapacağız” diyerek sürdürdü. ABD tarafı ise “yatıştırıcı ve zaman kazandırıcı” bir dil kullanmayı tercih etti.

Jeffrey’nin “diplomatik turları” Türkiye-Suriye sınırında güvenli bir bölgenin kuruluşuyla ilgili gibi okunsa da aslında bunu sadece buz dağının görünen kısmı olduğu açık. Çünkü alınacak kararlar daha geniş bir alanı ilgilendiriyor.

İlk olarak, taraflar atacakları adımlarla Suriye üzerinde devam eden ABD-Rusya rekabetinin geleceğini şekillendireceklerinin farkındalar. İkinci olarak, görüşmeler her ne kadar Türkiye-Suriye sınırında belirli bir bölgeyi kapsıyor olsa da, aslında iki taraf da alınacak kararın ABD’nin İran ve İsrail stratejine doğrudan etki edeceğinin farkındalar. İran’ın, Irak-Suriye hattından Lübnan ve İsrail’e el atmasına mani olmayı hedefleyen ABD, Fırat’ın doğusunda alan kontrolünü “endemik örgüt” SDG/PYD’ye ihale etmiş durumda. Haliyle, SDG’nin askeri kapasite ve “moral motivasyon” açısından desteklenmesine özen gösteriyor. Üçüncü olarak, Türkiye ve ABD’nin “güvenli bölge” müzakeresi aslında Suriye’nin geleceğinin tartışıldığı bir platformdur.

Dördüncü olarak, müzakere, Türkiye’nin desteklediği silahlı grupların kaderiyle doğrudan ilgili görünmektedir. Beşinci olarak, alınacak kararların PKK’nın geleceğini, siyasi, askeri kapasitesini, uygulayacağı stratejiyi doğrudan etkileyecek hususları kapsamaktadır. Her ne kadar PKK/PYD’ye politik avantajlar vaat edilse de, müzakerelerin sonunda sınırdan geriye çekilmesinin gündeme gelmesi onu askeri açıdan dezavantajlı konuma düşürecektir. Son olarak, müzakereler Türkiye-ABD ilişkilerinde menteşe rolü oynayabileceği gibi, tüm ilişkileri dönüşü olamayan bir yola sokma kapasitesine de sahip görünmektedir.

Listenin uzunluğu bize neden kısa sürede çözüm olamayacağını, diplomatik hamlelerin kıvraklığını ve turların çokluğunu açıklamaya yetiyor. Ne de olsa “güvenli bölge” buz dağının sadece görünen kısmını oluşturuyor.

Yazının devamı...