Garnizon devletten “gardiyan devlete”

“Yabancı terörist savaşçı” kavramı, Arap Baharı’nın terörizm literatürüne kazandırdığı bir sıfat. Çeşitli ülke vatandaşları, farklı motivasyonlarla iç savaş yaşanan ülkelere aktılar. Silahlı gruplara katıldılar. Sayıları bir ara on binlerle ifade edilmeye başlandı.

Yabancı terörist savaşçıların bir kısmı çatışmalarda öldü. Bir kısmı ülkelerine geri döndü. Bir kısmı ise, savaş bölgelerinde yakalanıp “hapishane, toplama kamplarında” tutulmaya başladı. “Kampların” bulunduğu bölgelerin hukuki statüsü tartışmalı. Yabancı terörist savaşçılarla ilgili ilginç çözüm önerileri ve tartışmalar da tam bu noktada başladı. Öyle ki aynı statüde iki örgütten biri “yargıç-gardiyan”, diğeri ise ”terörist-mahkûm” sıfatı kazanırken, gardiyan ilan edilen bundan “meşruiyet” devşirmeye çalıştı.

Vatandaşları “yabancı terörist savaşçı” sıfatı alan ülkeler, “terörist ise, at unut” yaklaşımı sergilemeye başladılar. Bunları ülkeye geri almamaya, kendi ülkelerinde yargı önüne çıkartmamanın yollarını “icat etmeye” giriştiler. Örneğin, vatandaşlıktan çıkartmak gibi. Geri almak yerine öldürülmeleri dâhil, bir şekilde kurtulmanın yollarına baktılar.

Bu tutum, sadece hukukun ve insan haklarının ihlalini değil, yargılama ve tutuklama yetkisine sahip olmayan devlet dışı aktörlere meşruiyet sağlaması nedeniyle de yeni sorunlar yaratmaya başladı. Yargı, devlet egemenliğinin bir tezahürü olmasına rağmen, örgütlerin ikiye ayrılması bazılarını “yargıç- gardiyan örgütler”, bazılarına da “terörist-mahkûm” sıfatı verilmesi bu noktada ilginç bir “icattı”.

Bazı Avrupa ülkeler PYD/PKK’yı “yargıç-gardiyan örgüt” olarak atadılar. Kendi yurttaşı DAEŞ militanlarını Suriye’de muhafaza, yargılama işini bu örgüte havale ettiler. Dahası, hapiste tutulmalarının karşılığında “tolerans” önermeye başladılar.

Bu girişim bir yandan korkunun, bir yandan bencil “güvenlik” arayışının ve uzun yıllar hapishanede mahkûm beslemenin maliyetinden kurtulmanın dışa vurulmuş hali gibi görünmektedir. Dahası, bunları vatandaşlıktan atarak, sadece hukuki değil aynı zamanda ahlaki bir tartışmayı da başlattılar. Üstelik idam cezasının varlığı bile, bazı Avrupa ülkelerine engel olamamış görünüyor.

Bu yaklaşım bir yandan vatandaşlık kavramının içini boşaltırken, bir yandan da AB’nin çok önemsediği “adil yargılanma hakkının” ihlali anlamına gelmektedir. Uluslararası hukuka göre, PKK/PYD’nin ne yargılama yetkisi ne de kurduğu “heyetin” mahkeme vasfı bulunmaktadır. Buna rağmen “yargılama” orada yapılabilir demek, AB hukuk normlarının ihlali olmanın yanı sıra, ciddi bir değer testi ve bencillik örneği olarak ortada duruyor.

Tartışmanın ibret verici son örneğini İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı bir açıklamaya İngiltere ve Belçikalı yetkililerin verdiği cevapta gördük. Soylu, mealen, Barış Pınarı Harekâtı esnasında yakalanan DAEŞ’li teröristlerden Türk vatandaşı olanlara Türk yasalarına göre işlem yapılacağını söyledi. Diğer ülke vatandaşı teröristlerin ise, önce Fırat Kalkanı bölgesinde cezaevine konulacaklarını, ardından da ülkelerine iade işlemleri yapılacağını ifade etti. “İşin kolayını herkes bulmuş. DAEŞ’li birisi olduğunda kendi vatandaşlığından çıkarıyor. Yani vatansız bir hale getiriyor. Ondan sonra bulunduğu ülkede onun herhangi bir yere gitmesi hususunda kendine ait bir sorumsuzluk ortaya koyuyor. Bu önümüzdeki günlerde bütün dünyada konuşulması gereken bir süreçtir. Biz kimsenin DEAŞ mensubunun oteli değiliz” dedi.

Bu açıklamaya ilk tepki İngiltere ve Belçika’dan geldi. İki ülke yetkililerinin Euronews yaptıkları açıklama ilginçti. “Bizim önceliğimiz Birleşik Krallık’ta yaşayanların güvenliğidir. DAEŞ için savaşanlar veya ona destek verenler, mümkün olduğu oranda suçlarını işledikleri bölgelerde yargılanmalıdırlar” ifadelerine yer verildi. Belçikalı yetkililer de toplumlarının güvenliği için DAEŞ’li tutukluları alamayacaklarını açıkladılar. Açıklamalardan anlaşılan “çifte standart”ın AB normları arasında kendisine “iyi bir yer” bulmuş olduğudur.