‘Mahkemelerin kararları neden hukuka aykırı’

28 Haziran 2011

14. yüzyıldan bu yana, iktidarda olanların muhaliflerini keyfi bir biçimde cezaevlerine atmalarını önlemek amacıyla tutuklama ve gözaltılar sıkı güvencelere bağlanmıştır. Günümüzde muhaliflerin tutuklu olarak cezaevlerine kapatılmaları ve orada çürümeye bırakılmaları ancak otoriter demokrasilerde görülüyor.
Sekiz tutuklu milletvekilinin tahliye taleplerini reddeden kararlardan, Mustafa Balbay ile Prof. Mehmet Haberal’ın tahliyesinin reddine ilişkin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (ACM) kararı lokomotif görevi gördüğünden, bu yazıda 13. ACM’nin kararındaki gerekçeler temel alınacak.
Dört mahkeme kararında da atılan suçların Anayasanın 14. maddesi kapsamına girdiği, dolayısıyla Anayasa 83. maddedeki istisna hükmünün geçerli olacağı belirtiliyor. Bunun tersini söyleyen yok. 14 ve 83. maddeler, tutuklu milletvekillerinin tutuksuz yargılanmalarına engel değil. Talep, tutuklu milletvekillerinin tutuksuz yargılanmaları.
13. ACM kararında gönderme yapılan Yargıtay kararları da milletvekili seçilen kişinin tutuksuz yargılanmasına değil, yargılamanın durdurulması talebine ilişkin.

AİHM klişe kararları kabul etmiyor
13. ACM’nin kararı, yargıçların tutuklamaya ters bir açıdan baktıklarını ortaya koyması bakımından önemli. Gerekçede şöyle deniliyor: “Anayasamızda ve CMK’nın 100 ve devamı maddelerinde tahliye nedeni olarak sayılmayan bir nedenden dolayı tahliye şartları oluşmayan tutuklu sanığın tahliye edilmesi...”

Yazının devamı...

Veda yazısı

28 Mart 2011

Bugün yazı günüm. Yazı yazmadan önceki, her zamanki hafif gerginlik hatta heyecan bugün de var. Ancak, bugunkü yazı farklı. Bu bir veda yazısı. Veda etmenin, ayrılığın getirdiği hüzünle yazılıyor.
Türkiye’de bir demokrasi, özgürlük, hukuk mücadelesi veriliyor. Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” adını taşıyan basılmamış kitabının başına gelenler, Türkiye’de düşünce özgürlüğünün durumunu özetliyor. Polis, ev ev, gazete gazete dolaşıp basılamamış bir kitabın bilgisayardaki taslaklarına el koyuyor. Kitabın basılmasi, okunması önlenmek isteniyor.
Türkiye’de sadece açıklanan düşüncelere sınırlamalar getirilmiyor. Düşünceler açıklanmadan once de yasaklanıyor. Aslında yasaklanan düşüncenin kendisi. Düşünceden korkuluyor. İnsanların düşünmesinin, kitap yazmasının, düşüncenin başka insanlara ulaşmasının engellendiği bir ülkede özgürlükten, demokrasiden söz edilemez.
Gözümün önüne hep Truffaut’nun Fahrenheit 451 adlı filmi geliyor. Baskıcı, totaliter bir rejimle yönetilen bir ülkede, kitap yakmakla görevli itfaiye ev ev dolaşır, alev çıkaran hortumlarla kitapları yakar. Çünkü, ülkeyi yönetenler kitapların kötü olduğuna karar vermiştir. Fahrenhait 450 kitapların tutuşup yandığı ısı derecesi. Ne var ki, filmin kahramanı olan itfaiye eri büyük bir suç işler. Kitapları saklayıp okumaya başlar ve önünde yepyeni bir dünya açılır.
Türkiye’de ısı Fahrenhait 450 dereceye ulaşmış durumda. Ancak, bizde kitaplar basılmadan yok ediliyor.
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında da “İmamın Ordusu” kitabının okunması durumunda doğacak kötülükler anlatılıyor. Buna göre, “kitabın bastırılarak sansasyon ve dezenformasyon yapılmasının planlandığı, yargılanan örgüt üyelerine moral ve motivasyon verilmeye çalışıldığı anlaşıldığından” basılmamış olan bir kitabın “tüm nüshalarına el konulmasına” karar veriliyor.
Kararın doğurduğu pek çok soru işareti var. Yargılama sürdüğü ve yargılananlar masumluk karinesinden yararlandıklarına göre, kimin hangi örgüt üyesi olduğu nasıl saptanmış? “Moral ve motivasyon vermek” diye bir suç mu var?

Yazının devamı...

Sınıfta haç ve AİHM kararı

25 Mart 2011

İtalya’da sınıflarda duvara haç asılması ile ilgili olarak AİHM’nin 2. Dairesi 2009 yılında bir karar almıştı. Bu kararda, AİHM devlet okulunda okuyan iki çocuğun annesinin şikâyetini haklı bulmuş, sınıfta duvara haç asılmasının Sözleşme’nin eğitim hakkı ile din özgürlüğüne ilişkin maddelerini ihlal ettiğine karar vermişti. Karar, İtalya’da ve başka bazı Avrupa ülkelerinde tepkilere yol açmıştı.
Dava İtalyan Hükümeti’nin istemi üzerine, AİHM’nin Büyük Daire’sine gitti. Büyük Daire, 2. Daire kararına ters yönde bir karar verdi. 18 Mart’ta açıklanan kararında, 15 oya karşı iki oyla eğitim hakkının ve din özgürlüğünün ihlal edilmediği sonucuna vardı.
Büyük Daire büyük bir baskı altında davayı inceledi. Avrupa Parlamentosu’ndan 33 milletvekilinin, 9 STK’nın, Ermenistan, Bulgaristan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Rusya, Yunanistan, Litvanya, Malta, Monako ve San Marino Hükümet’lerinin davaya müdahil olarak katılarak yazılı görüş bildirmeleri, Hükümet temsilcilerinin ayrıca duruşmada söz almaları AİHM üzerinde kurulan baskının boyutlarını göstermeye yeterli.
Kararın sağlam gerekçelere dayandığını söylemek güç. Kararın en temel gerekçesi şu: Sınıflarda duvara haç asılıp asılmamasına karar vermek İtalyan Hükümeti’nin takdir yetkisine giren bir konudur. Takdir yetkisi öğretisi AİHM’nin sağlam temellere oturtamadığı davalarda sık başvurduğu bir araç. Takdir yetkisinin nerede başlayıp nerede bittiği pek belli olmadığından, koşullara göre uzayıp kısalabilir. Takdir yetkisi hemen her kararda görülmekle birlikte, kararın ağırlık merkezini oluşturuyorsa, Mahkeme’nin başka argümanlarının bulunmadığı ya da bunların güçlü olmadığı sonucunu çıkarabilirsiniz. Lautsi kararı da böyle.
Kararda AİHM, haçın dinsel bir simge olduğunu kabul ediyor. Ancak bunun sınıflara asılmasının öğrenciler üzerinde etki doğuracağını reddediyor. AİHM’ye göre, duvara asılan haç pasif bir simge. O nedenle devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ilkesine aykırı değil. Bn Lautsi’nin, çocuklara verilen eğitimin ana babanın inançlarına uygun olmadığı şikâyeti ise, öznel bir algılamaya dayanmakta. Sözleşme’nin ihlal edildiği sonucuna varmak için bu öznel algılama yeterli değil. Kaldı ki, Bn Lautsi çocuklarını kendi inançlarına göre yönlendirmekte serbest.
Büyük Daire’nin çoğunluğunun bu görüşleri, AİHM’nin bu konudaki yerleşmiş içtihadı ile önemli çelişkiler barındırıyor. AİHM birçok kararında, devletin inançlar karşısında tarafsız olması, inançların tarafsız bir biçimde uygulanmasının sağlaması ilkelerine yer verir. Ayrıca, eğitim hakkına ilişkin madde, eğitimin ana babanın inançlarına uygun olarak verilmesini öngörür. Bu ilke sadece ders kitaplarını değil, eğitim ortamını da kapsar. Duvara haç asılması da buna girer.
Lautsi kararında bu ilkelerin tümü unutulmuşa benziyor. Haçın dinsel bir simge olduğunu kabul ettikten sonra bunun pasif bir simge olduğu, dolayısıyla çocukları etkilemeyeceğini ileri sürmek AİHM’nin bu konudaki başka kararlarıyla bağdaşmadığı gibi ciddi bir argüman da değil. Şimdiye dek AİHM, eğitim kurumlarındaki başörtüsü yasağını onaylarken, dinsel bir simgenin başkalarının inanç özgürlüğünü ihlal etmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gerektiği görüşlerine dayanıyordu. Benzer kararlarda AİHM dinsel simgeler arasında aktif simgeler, pasif simgeler ayırımı yapmadı. Bu ayırımın neye dayandığı da belli değil. Eğitim kurumlarında giyilen başörtüsü, başkalarını etkileyen ‘aktif’ bir simge de, sınıfa asılan kocaman bir haç ‘pasif’ bir simge mi?

Yazının devamı...

Libya’da son perde

21 Mart 2011

BM Güvenlik Konseyi, 17 Mart günü Libya’yla ilgili olarak 1973 sayılı kararı kabul etti. Bu karar, Arap Ligi Konseyi’nin Libya’da uçuşa yasak bölge ilan edilmesini isteyen kararıyla uyum içinde.
Kararda, derhal ateşkes sağlanması, sivillere karşı saldırıların durdurulması istenmekte, uçuşa yasak bölge oluşturulmakta, BM üyesi devletlerin, sivillerin korunması için Libya’nın işgaline yol açmadan, gereken önlemleri almaları öngörülmekte, Libya’ya uygulanan silah ambargosu güçlendirilmekte, Libya’nın başka ülkelerdeki mal varlığı dondurulmakta.
Güvenlik Konseyi kararından sonra da Libya’da çatışmaların sürmesi üzerine Paris’te AB’nin önde gelen devletleri ile Norveç, Kanada, Katar, Fas, BAE, Irak’ın Başbakan ya da Dışişleri Bakanları, Arap Ligi Genel Sekreteri, AB Dışişleri Bakanı ve BM Genel Sekreteri’nin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı sona ermeden Fransız uçakları Libya’yı bombalamaya başlamıştı bile. Libya’daki hedeflerin havadan ve denizden bombalanması sivillerin korunmasına, uçuşa yasak bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik. Asıl amaç ise Kaddafi’nin gitmesi.
Bu durum bizi, insancıl amaçlarla, bir devletin sınırlarından içeri girerek yapılan bir silahlı müdahalenin ne ölçüde hukuka uygun olduğu sorusuna götürüyor. Bu konuda uluslararası hukukun temel ilkeleri çatışıyor. Bir yanda, BM Yasası’nın 2. maddesinde yer alan, devletlerin egemenliği ve devletlerarası ilişkilerde kuvvet kullanılmaması ilkeleri, öte yanda insan haklarının korunması ilkesi. Ancak kuvvet kullanmama ilkesinin bir istisnası, Güvenlik Konseyi’nin, BM Yasası’nın 39. maddesi gereğince, barışa karşı bir tehdit ya da saldırının var olması durumunda, kuvvet kullanılmasına izin vermesi. Bu çerçevede alınan 1973 sayılı karar, Libya’ya bir silahlı müdahalenin hukuksal zeminini oluşturuyor.
Tartışmalı olan, Güvenlik Konseyi kararı olmadan, insancıl amaçlarla yapılan bir silahlı müdahalenin hukuka uygunluğu. Örneğin, Sırpların Kosova’daki kitlesel insan hakları ihlallerini durdurmak amacıyla, NATO uçaklarının Belgrad’ı bombalamaları bir Güvenlik Konseyi kararına dayanmıyordu. Buna karşın, Türkiye bu operasyona aktif bir biçimde katılmıştı. Güvenlik Konseyi’nin kararının bulunmaması, özellikle insan yaşamının söz konusu olduğu durumlarda, insan haklarının uluslararası hukukun bir parçası olduğu, devletlerin iç işi sayılamayacağı, bunların korunmasının tüm uluslararası toplumun sorumluluğuna girdiği gerçeğini değiştirmiyor. Bosna savaşında, BM üyesi devletler, sivillerin acımasızca öldürülmesine seyirci kalmış, bu konudaki yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdi.
2005 yılında toplanan BM Zirvesi’nde oybirliğiyle alınan bir karara göre, bir devlet kendi vatandaşlarını soykırıma, etnik temizliğe, savaş suçlarına karşı koruyamaz ya da bu suçları kendisi işlerse, uluslararası toplumun, birlikte hareket ederek, o ülkenin vatandaşlarını koruma sorumluluğu doğar.
Libya olayında Türkiye epeyce yalpaladı. Önceleri Libya’ya bir askeri müdahaleye karşı çıkarken, Güvenlik Konseyi kararından sonra tutum değiştirdi. 1973 sayılı kararı desteklediğini açıkladı. Ancak bu değişiklik dünya kamuoyunda Türkiye’nin Kaddafi yanlısı bir tutum izlediği görünümünü ortadan kaldırmadı. Nasıl ki, Türkiye’nin Paris Zirvesi’ne davet edilmemesi bu izlenimin bir sonucu. Şimdi Türkiye, Libya’daki muhalif gruplarla görüşerek kendine yeni bir rol arıyor.

Yazının devamı...

Sivil toplum ve CHP

18 Mart 2011

Geçtiğimiz pazartesi günü CHP Genel Başkanı Sn Kılıçdaroğlu arkadaşları ile birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek CHP’nin sivil toplum açılımını anlattılar. Bu konuda hazırlanan raporu dağıttılar. Rapor, CHP’nin sivil toplum anlayışı, Türkiye’de sivil toplumun durumu, sivil toplumun sorunları ve çözüm önerileri olmak üzere dört bolümden oluşuyor.
Türkiye’de bir siyasal partinin sivil toplumu, siyasal slogan olarak kullanmanın ötesinde, ciddi bir biçimde ele alması, politika üretmesi üzerinde durulması gereken bir girişim.
Sivil toplum açılımının CHP’nin yeni kimliği açısından ortaya çıkardığı bazı çizgiler var:
1- Sivil toplum devletten bağımsız bir örgütlenme. Sivil topluma dayalı bir siyaset yapmaktan söz eden bir siyasal partinin de devlet partisi olmaması gerekir. Bu husus şimdiye dek böyle nitelenen CHP bakımından özellikle önemli. Raporda “devleti merkeze alan bir yapıdan, toplumu merkeze alan bir yapıya geçiş”ten söz ediliyor. Sivil toplum açılımı, CHP’nin devlet partisi olmaktan çıkarak, halkın partisi olmak yolundaki iradesinin göstergesi olarak görülebilir.
2- Sivil toplum özgür bireyle yakından ilgili bir kavram. İnsanın geleneksel bağlardan kurtularak özgür, otonom birey olarak var olmasından sonra sivil toplum doğuyor. O nedenle sivil toplumu temel siyaset ekseni olarak kabul eden bir siyasal parti, birey merkezli, bireyin hak ve özgürlüklerine öncelik veren bir siyaset yapmayı da öngörüyor olması gerekir.
3- Raporda, CHP ilk kez neo-liberalizm konusunda tutumunu açıklıyor. Buna göre, CHP’nin “sivil toplum anlayışı neo-liberal dogma merkezli değildir. İnsanların siyasi, toplumsal ve kültürel kaynaklara erişimlerini piyasadaki kazançlarıyla sınırlandıran anlayışı reddeder. Çünkü eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden yeterince yararlanamayan bireyler özgür yurttaş olamazlar.”
4- Rapor, CHP’nin, demokrasinin birkaç yılda bir oy vermekle sinirli olmadığı, sürekli bir katılım yolunun açık tutulmasını amaçlayan bir demokrasi anlayışını benimsediğini gösteriyor.

Yazının devamı...

Türkiye’de basın özgürlüğü

14 Mart 2011

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmalarının ortaya çıkardığı bir sorun tutuklamaların hukuka uygunluğu ise, başka bir sorun da basın özgürlüğü.
Basın, AİHM’nin deyimi ile ‘demokrasinin bekçisi”. Bir devletin ne ölçüde demokratik olduğunun en önemli ölçütü özgür bir basının varlığı. Bu nedenle AİHM basın özgürlüğüne en geniş korumayı tanıyor. Basın özgürlüğü gazetecilerin basılmamış eserlerinden, haber kaynağının gizliliğine dek çok geniş bir alanı kapsıyor. Görülmekte olan davalara ilişkin olarak halka bilgi vermek, yorum yapmak da basın özgürlüğü kapsamına giriyor. AİHM, açıkça şiddete teşvik, ırkçı söylem, hakaret gibi istisnalar dışında basın özgürlüğünün sınırlanmasını kabul etmiyor. Bu durumlarda bile gazetecilerin hapis cezasıyla cezalandırılmasını basın özgürlüğünün ihlali olarak görüyor.
Türkiye’yle ilgili olarak açılan pek çok davada AİHM, gazetecilerin, devletin bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, terör örgütü kurmak ya da üye olmak gibi suçlardan mahkûm olmalarını, Sözleşme’nin ifade ve basın özgürlüğüne ilişkin 10. maddesine aykırı buldu. Bu davalarda AİHM, açıkça şiddete teşvik öğesi yoksa, basın özgürlüğünü koruyan kararlar verdi. Türkiye’yi mahkûm etti. Ceylan, Gerger, Erdoğdu, İnce, Sürek ve Özdemir, Özgür Gündem ve daha birçok karar AİHM’nin bu yaklaşımının örneklerini oluşturuyor.
Şener ve Şık’a atılan suç da terör örgütüne üyelik. Sorgulamada, Ergenekon davasının inanılırlığının ortadan kalkması, tutuklu yargılananların serbest kalması için kamuoyu oluşturmak, iktidarı eleştirmek ya da cemaatle ilgili kitaplar yazmak gibi bir gazeteci için doğal olması gereken etkinliklerin suç eylemi olarak kabul edildiği anlaşılıyor.
Bu eylemler ile terör örgütü arasında şöyle bir mantıksal bağ kuruluyor: Bu tür eylemler, Oda TV’de bulunan isimsiz, nereden geldiği belli olmayan, gerçekliği ispatlanmaya muhtaç bir belgede geçiyor. Bu bir örgüt belgesi olarak kabul ediliyor. Şener ve Şık da bu eylemleri yapıyorlar. Bu eylemler normal gazetecilik etkinliği olsa bile, mademki Oda TV’deki belgede bu etkinliklerden söz ediliyor, o zaman Şener ve Şık da terör örgütü üyesi. Bu mantıktan hareketle Türkiye’deki tüm muhalif gazetecilerin, hatta daha da ileri giderek, Ergenekon ve Balyoz davalarını eleştiren yerli, yabancı herkesin örgüt üyesi oldukları sonucuna varılabilir.
Basın özgürlüğüyle ilgili başka bir sorun da, Şener ve Şık’ın evlerinde yapılan arama ve elkoymalar. Arama ve elkoyma, basın özgürlüğünün ayrılmaz bir öğesi olan haber kaynağının gizliliğiyle yakından ilgili. Roemen ve Schmit/Lüksemburg (2003),Ernst/Belçika (2003),Tillack/Belçika (2007) kararlarında AİHM, gazetecilerin evlerinde ya da işyerlerinde yapılan arama ve elkoymaların, haber kaynaklarının gizliliği ilkesine aykırı olması nedeniyle Sözleşme’nin basın özgürlüğüne ilişkin 10. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Tillack davasında 16 kasa belge, iki kutu arşiv, iki bilgisayar, dört cep telefonu ve bir madeni kutuya el konulduğunu dikkate alan AİHM, bunu orantısız buldu.
Bu kararlardan çıkan sonuç şu: Toplumun ilgi alanına giren bir konuda çalışan, yazı yazan gazetecinin evine girerek arama yapmanın, gazetecilikle ilgili araçlara elkoymanın haklı olabilmesi için, ilgili makamlar, bunun zorunlu olduğunu, arama yapmak ve eşyalara elkoymak dışında başka hiçbir önlemin (örneğin ifadesine başvurmak gibi) suçun ortaya çıkarılmasında etkili olamayacağını ispat etme yükümlülüğü altında.

Yazının devamı...

‘Hukuksal işlemler’

11 Mart 2011

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmalarının iki boyutu var. Hukuksal boyutu ve basın özgürlüğü boyutu.
Şener ve Şık’ın tutuklanmalarının doğurduğu hukuksal sorunlar şunlar:
1- AİHM’ye göre, yakalanan ya da tutuklanan kişiye, yakalama ve tutuklamanın dayandığı hukuksal ve fiili veriler, anlayabileceği basit bir dille ve süre geçirmeden anlatılmalı. Bu, tutuklunun itiraz hakkını kullanabilmesi açısından önemli. (Fox, Campbell ve Hartley kararı. 1990). “Terör örgütüne üye olmak” gibi sadece suçun yasal niteliğinin belirtilmesi yeterli değil. Aynı zamanda hangi eylemlerin bu kuşkuyu doğurduğunun da söylenmesi gerekir. Bunun sorgulama sırasında sorulan sorulardan anlaşılabileceği gibi bir varsayım da geçerli olamaz. Sorular kuşkuluyu yanlış yönlendirmek ya da korkutmak, sindirmek amacı taşıyabilir.
Nedim Şener ile Ahmet Şık’a “terör örgütüne üye olmak” gibi bir suçlama dışında, bu suçu gerçekleştirmek için hangi eylemlerin yapıldığı belirtilmiyor. Bu, Sözleşme’nin 5/2 maddesinin ihlalini oluşturur.
2- CMK 100. maddesi, AİHS’nin 5. maddesi tutuklama için kuvvetli ya da makul suç kuşkusunun bulunmasını arar. AİHM’ye göre ölçüt, “nesnel bir gözlemciyi suç işlendiğine ikna etmeye yeterli veri ve bilgilerin” bulunması. Burada söz konusu olan somut olguların varlığının gösterilmesi. Fox, Campbell ve Hartley/İngiltere ya da Berktay/Türkiye davalarında AİHM, makul bir kuşkuyu haklı gösterecek somut veriler bulunmaması nedeniyle 5. maddenin ihlal edildiği sonucuna vardı.
Sn. Savcı yaptığı açıklamada, ”bilgi ve belgelerin suç isnadı için yeterli olup olmadığı konusunda değerlendirme sorumluluğu... Savcılığımıza aittir” diyor. Savcılık tutuklama isteminde bulunurken elbette bir takdir yetkisi var. Ancak bu takdir yetkisinin yasanın ve AİHM kararlarının çizdiği sınırlar içinde kullanılması gerekir. Özgürlükten yoksun bırakmak gibi bireysel hak ve özgürlükler açısından büyük bir önem taşıyan bir konuda savcının takdir yetkisi son derece dar. Bunun geniş tutulması, keyfi tutuklamalara yol acar.
Şener ve Şık’ın tutuklamaları Odatv’de bilgisayarda bulunan imzasız, tarihsiz dosyalara dayanıyor. Ancak Şener ve Şık bu dosyalardan bilgileri olmadığını, Odatv’nin avukatları ise bu dosyaların dışarıdan e posta ile gönderildiğini, buna ilişkin teknik rapor sunacaklarını belirtiyorlar. (S. Ergin, 9.3.2011, Hürriyet). Şener ve Şık’ın tutuklamaları sadece bu verilere dayanıyorsa, tutuklamanın makul kuşkuyu haklı gösterecek somut verilerin bulunduğu söylenemez.

Yazının devamı...

Demokrasi denklemi

7 Mart 2011

Son Ergenekon dalgasında gözaltına alınan gazetecilerden Nedim Şener ile Ahmet Şık’ı anlamaya çalışıyorum. Her ikisinin de ortak yanı cemaatle ilgili araştırma yapıp kitap yazmak. Şener ile Şık basının özgür, yargının bağımsız olduğu gerçek bir demokraside mi yaşadıklarını sanıyorlar? Cemaatle ilgili kitaplar yazar, devlerin ayağına basarlarsa, evlerinde oturmalarına izin verilmeyeceğini bilmiyor olabilirler mi? Erzincan Savcısı Cihaner ya da Hanefi Avcı’dan hiç mi öğrenmediler?
Ahmet Şık’ın gözaltına alınırken, “dokunursan yanarsın” feryadından, Nedim Şener’in yazılarından, başlarına geleceği bile bile, bu konuları araştırıp kitap yazdıkları anlaşılıyor. O zaman, yazdıklarını, gazetecinin gerçekleri ortaya çıkarma ve halkı bilgilendirme sorumluluğuna ve özgürlüğüne sahip çıkma olarak görmek gerekir.
Arama ve tutuklamaların doğurduğu pek çok sorun var. Bir kere evlerde yapılan aramaların hukuka uygunluğu kuşkulu. Aramalarda, suç kanıtlarının elde edilebileceği konusunda makul bir kuşkunun bulunması, arama nedenini oluşturan eylemin, aranılacak kişinin ve arama yapılacak konutun açıkça belirtilmesi gerekir. Bu ölçütlere uyulmadığı görülüyor.
Gazeteciler, “Ergenekon terör örgütü üyeliği” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekle” suçlanıyorlar. Bunun gerekçesi, Soner Yalçın’ın bilgisayarında, imzasız, kimden geldiği belirsiz bir dosyada Nedim Şener ve Ahmet Şık’la ilgili bazı sözlerin bulunması. Bir de Ahmet Şık’ın yazmakta olduğu, “İmam’ın Ordusu” adli kitabın Soner Yalçın’ın bilgisayarından çıkması. Yayınlanmamış bir kitabın bir gazetecinin bilgisayarından çıkmasının nasıl bir suç oluşturduğu belli değil. Mahkeme’nin bu kanıtlara dayanarak güçlü bir kuşkunun var olduğunu kabul etmesi ve her iki gazeteciyi tutuklamasının AİHM’de yeni bir ihlal kararı nedeni olması beklenmeli.
Hükümet’in “tutuklamaların bizimle ilgisi yok. Yargının kararı. Yargılamayı beklemek gerek” savunması şu nedenlerle inandırıcı değil:
a. Referandumdan sonraki uygulamalar, yargının iktidarın denetimi altına girmesi sonucunu doğurdu. HSYK’nın oluşumu, yaptığı atamalar bunun somut örneği. Bu durumda iktidarın, yargının kararlarından sorumlu olması kaçınılmaz.
b. Soruşturmalarda polisin oynadığı ağırlıklı rol, artık iyice anlaşıldı. Polis yürütmeye bağlı. Polisin eylemlerinden elbette iktidar sorumlu tutulacak.

Yazının devamı...