Bölgesel güçten küresel güce...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşması, Türk liderlerinin daha önce aynı kürsüde yapmış oldukları konuşmalardan, gerek üslup gerekse içerik açısından, çok farklıydı.
Başbakan’ın konuşma tonu, zaman zaman meydan okuyan sert ve hatta öfkeli ifadeleri daha çok bizim Meclis’te veya mitinglerde alıştığımız, ama bu uluslararası forumda pek rastlanmayan bir üsluptu.
Ancak bu farklılığın gerek salondakilerin, gerekse TV ekranlarından konuşmayı izleyenlerin dikkatini iyice çektiğini ve çoğunu etkilediğini de belirtmek gerek.
Ama asıl önemli olan, konuşmanın içeriği idi. Başbakan Ankara’nın dünyaya yeni bakışını yansıtan çok kapsamlı bir sunum yaptı. Somali’den Gazze’ye kadar çeşitli meseleler üzerinde net ve kesin bir tavır ortaya koyduğu gibi, artık eskimiş saydığı ve değişmesi gerektiğini vurguladığı dünya düzenini (bu arada BM’nin yapısını) gündeme getirdi.
Kısacası bütün bu yönleriyle Başbakan Genel Kurul’daki 193 ülkenin temsilcilerine, açık konuşan, moral kıstas ve değerleri savunan ve de özellikle büyük devletlere yol gösteren bir dünya lideri edasıyla hitap etmiş oldu...

Yeni düzen kurucusu
Bu konuşma, Türk dış politikasının varmayı amaçladığı hedefi gösteriyor. Tek cümle ile bu hedef, küresel bir roldür.
Bu, AK Parti liderliğinin öteden beri beslediği güçlü bir arzunun ve geliştirmeye çalıştığı bir vizyonun temel unsurunu oluşturuyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu -daha Başbakan’ın başdanışmanı iken dahi- dış politika yazarları ile düzenlenen bilgilendirme toplantılarında, bu vizyonu bizlerle paylaşıyordu. Artık Türkiye sadece bir bölgesel güç değil, bir küresel güç olacaktı. Ankara dünyanın neresinde olursa olsun, bütün meselelerle yakından ilgilenecek, her konuda söz sahibi olacak ve sesini duyuracaktı. Türk diplomasisi değişen dünyada “yeni düzen kurucusu” olacaktı...
Başbakan’ın BM’deki konuşması ve New York’ta iken verdiği demeçler işte bu iddialı vizyonun ışığında değerlendirilmelidir.
Bu konuşmalar, Başbakan ve ekibinin, artık Türkiye’nin “bölgesel güçten küresel güce” geçme aşamasına girdiği inancında olduğunu gösteriyor.
Bu noktaya gelinmesinde rol oynayan faktörler malum: Kalkınan ekonomisi, istikrara kavuşan siyasi yapısı, dinamik sosyal dokusu, giderek değerlenen jeostratejik konumu ve atak diplomasisi ile yeni, yükselen bir Türkiye var artık...

Çok ileriye, çok hızlı...
Türkiye’nin bu noktaya erişmesi elbet gurur ve cesaret vericidir.
Bununla beraber, küresel aktör rolü iddiasını ölçülü tutmak, aşırı bir özgüvenle yersiz büyüklük ve kibir duygularına kapılmamak çok önemli.
Türkiye yükselen bir güç; ama bir süper devlet değil. Ekonomik, siyasal, sosyal altyapısı daha yeni gelişiyor. İçerde daha halletmesi gereken çok hayati sorunları var. Ayrıca yıllardan beri halledemediği temel dış meseleler ve bunlara yeni eklenen problemler gündemde duruyor.
Bölgede ve dünyada çok sorunlar ve Türkiye -kendi gerçek çıkarları gerektirmedikçe- bütün meseleleri sahiplenmek, her konuda rol oynamak veya taraf tutmak zorunda değil. Bu tür yeni rollere veya angajmanlara görüşmeden, bunun sadece hükümete prestij olarak sağlayacaklarını değil, aynı zamanda halka pratikte ne kazandıracağını -veya belki de kaybettireceğini- iyi hesaplamak gerek.
Türkiye küresel meselelerle ilgilenmesin, dünya sahnesine çıkmasın demiyoruz tabii. Ama bir yol kazasına uğramamak için, “çok ileriye, çok hızlı” gitmemeye özen göstermekte yarar var diye düşünüyoruz.