Nükleer denge savaşı önler mi?

Keşmir sorunu şimdiye kadar Pakistan ile Hindistan arasında 3 savaşa ve birçok sınır çatışmasına yol açtı. Son sürtüşme iki komşu ülkenin nükleer silahlara sahip olmasından bu yana giriştikleri ilk askeri eylem oldu.

İki devletin de nükleer güç olması Keşmir üzerindeki kapışmalarını nasıl etkiler? Bu olası bir savaşı önler mi, yoksa çatışmanın bir nükleer savaşa dönüşmesine mi yol açar?

İki tarafta da nükleer savaş riskinden söz edenler var. Bu olasılık zayıf da olsa bunun dillendirilmesi dahi dehşet verici...

Şimdiki krizinin öylesine korkunç bir noktaya gelmeyeceğini umuyoruz. Diğer bir deyişle, Hindistan ile Pakistan arasında bir nükleer savaşın çıkabileceğine inanmıyoruz. Bu bakımdan, iki ülke arasındaki “nükleer denge”nin atom silahlarını kullanacakları bir savaşa yol açmasını önleyeceği söylenebilir.

Bu iyimser tahmin son yılların tecrübelerine dayanıyor.

Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği birkaç krizde (Küba, Berlin krizleri gibi) bir savaşın eşiğine gelmişlerdi. Aralarındaki “nükleer dehşet dengesi” böyle bir savaşın çıkmasını önleyen başlıca faktör olmuştur.

Ne var ki “nükleer denge” nükleer silahlarının kullanıldığı bir savaşı önlemekle beraber, konvansiyonel silahla yürütülen çok kanlı ve yıkıcı savaşların çıkmasına da engel olmuyor. Bu tehlike, Keşmir’de bir diplomatik çözüm sağlanmadıkça Hindistan ve Pakistan için de geçerlidir.

Menfaat dünyası

Bu başlık altındaki geçen salı günkü yazımda, uluslararası ilişkilerde ulusal çıkarların hâkim olduğundan söz etmiş, son örnek olarak da Kaşıkçı cinayetinden sorumlu tutulan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Pakistan, Hindistan ve Çin ziyaretlerinde nasıl sıcak karşılandığını anlatmıştık.

O yazının daha mürekkebi kurumadan, bir örnek daha ortaya çıktı: Avrupa Birliği (AB) Mısır’ın Şarm el Şeyh kentinde, çeşitli Ortadoğu meselelerini görüşmek üzere, Arap Birliği ile ortak bir toplantı yaptı. İlginç bir rastlantı, bu zirve, ev sahibi Mısır’da, rejime karşı faaliyetleri nedeniyle Müslüman Kardeşler’e mensup 9 genç militanın idam edildiği günün ertesinde gerçekleşti. Avrupalı liderler, böyle bir havada Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile bir araya gelmiş oldu.

Bu olay, Mısır’daki darbeye karşı başından beri sert bir tavır alan Türkiye’nin tepkisine yol açtı. Yapılan açıklamalarda, AB liderlerinin bu toplantıya gitmeleri kınandı, bunun Avrupa değerlerinin çiğnenmesi anlamını taşıdığı belirtildi ve bu vesileyle AB’nin Türkiye’yi hedef alan eleştirileri hatırlatılarak, Mısır’a hiç ses çıkarmadığını, yani “çifte standart” uyguladığı öne sürüldü.

Aslında çifte standart uygulamalarının sıkça görüldüğü doğrudur. Ama bu olayda AB’nin Türkiye’nin Mısır ile kıyaslanması isabetli değildir. Türkiye AB üyeliğine adaydır ve Avrupa’dan gelen eleştiri ve uyarılar bu çerçeve içindedir. Mısır aday değildir ve AB açısından Türkiye için uygulanan değerler ve kriterler onun için geçerli değildir.

Evet, Avrupa için Mısır’la ve Arap Birliği’yle yakınlaşmada elbet çıkarların büyük etkisi var. Aynı şey Sisi rejimiyle iyi ilişkiler kuran Rusya, Çin ve diğer birçok ülke için de söz konusudur.

Dediğimiz gibi, hoşa gitsin veya gitmesin, uluslararası ilişkilerde öncelikle ulusal çıkarların hâkim bir rol oynadığı bir gerçektir.