Toz topraktan nefes alınmıyor

Toz topraktan nefes alınmıyor


Deprem bölgesinde üç gün boyunca gördüklerimiz ve duyduklarımız, bir kez daha "Türkiye gerçekleri"ni açıkça ortaya koydu. Büyük felaketin ardından çok şeyin değişeceği, deneyimlerden yararlanılacağı, yeni bir zihniyetin hâkim olacağı umulmuştu. Ne yazık ki, bunlar gerçekleşmedi. Yani eski tas, eski hamam... Bunun örnekleri çok.
Adapazarı'nda herkes toz - topraktan şikâyetçi. Tabii deprem sonrası, yolların, altyapının yapılmasına kimsenin bir diyeceği yok. Aksine sevinilecek bir olay. Ama bunun yapılış şekli dahi, hiçbir şeyin değişmediğinin bir örneği.

Aylardan beri kentin merkezindeki (nüfusu 320 bin) tüm ana caddeler, sokaklar, ara yollar delik deşik, toz toprak içinde. Sadece halk değil, yetkililer de bunun insan sağlığı açısından tehlikeli olduğunu söylüyor. Nitekim bölgede astım ve nefes darlığından kansere kadar birçok hastalıkta artış görülüyor.
Peki neden oluyor bu? Yol ve altyapı işleri daha düzenli ve hızlı gerçekleştirilemez miydi? Tabii ki bu mümkündü. Ama burada da işler hâlâ eski usullerle ve zihniyetle yürütülüyor.
Adapazarı'nda yetkilisinden sokaktaki adama kadar herkes biliyor ki, bu altyapı yol onarımının bu kadar uzamasının nedeni, kanalizasyon, içme suyu ve benzeri esas hizmetlerle ilgili çalışmaların ayrı ayrı yürütülmesidir. Nitekim Belediye Başkanı Aziz Duran dahi "Bize yolları asfaltlama sırası bir türlü gelmiyor ki" diyor...

Gerçekten belediyenin işin bu son aşamasına gelebilmesi için, önce altyapı çalışmalarının tamamlanması gerek. Ama bu çalışmalar da tek tek ayrı müteahhitler - ve taşeronları - tarafından yapıldığı için, uzayıp gidiyor. Ve en önemlisi: Altyapı işlerinin parası devletten geldiği için, (müteahhitlerin seçilmesi dahil) tüm kararlar Ankara'daki ilgili makamlar tarafından veriliyor. Çok yaygın söylentilere göre (ki bunları doğrulayan siyasiler de vardır), müteahhitlerin ve taşeronların devreye girmesinde birtakım yolsuzluklar oluyor...
Adapazarı'nın altyapı işlerinde görülen bu aksaklıklar, tüm deprem bölgesinde de kendini belli ediyor. Bunun anlamı da şu: Kamu hizmetlerinde eski uygulamalar devam ediyor. Tabii, bu sadece bu bölge için değil, tüm Türkiye için geçerli. Benzer durumlar İstanbul dahil, ülkenin çeşitli yerlerinde de görülmüyor mu? Türkiye'nin en büyük kentinde bile, altyapı bozukluklarından imar ile ilgili entrikalara kadar, çeşitli hizmetlerde benzer sorunlar yaşanmıyor mu? Büyük kentlerde de eskiden beri yolların koordinasyondan yoksun, programsız olarak kazılmasından bunun insan sağlığı için yarattığı risklerden hep şikâyet edilmiyor mu? Aynı şekilde müteahhitler ile ilgili yolsuzluk iddiaları kulaklara çalınmıyor ve zaman zaman medyaya da yansımıyor mu? Bir umut vardı deprem bölgesinde; belki eski hatalar tekrarlanmaz diye. Ama ne yazık ki, bu alanda değişen fazla bir şey yok.

Vatandaş şikâyetçi ama, doğrusunu isterseniz halk da bazı eski huylarından pek vazgeçmişe benzemiyor. Depremzedeler arasında, hâlâ hasarlı olduğu tescil edilen binalarda oturan var. Tabii bunda ekonomik nedenlerin ve çaresizliğin payı büyük. Ama hâlâ vurdum duymazlığın ve ihmalin hâkim olduğu görülüyor. Prof. Işıkara'nın dilinde tüy bitti, son olarak deprem bölgesinde de tekrar tekrar söyledi; ama artık onun da sabrı tükeniyor. Depreme her an hazır olması gereken insanlar gibi hareket etmeyi ne zaman öğreneceğiz?
Bu bölgede hâlâ kaçak inşaat yapanlar var. İki kat zorunluğunu delerek üstüne iki - üç kat daha çekmeye hazırlananları çıplak gözle görmek mümkün. Kuşkusuz vatandaş devletin hatalarını veya yetersizliklerini dile getirip şikâyet etmekte haklı. Ama buna karşılık kendisinin sorumsuzca davranışları ve kabahati var...
MİLLİYET TIR'ın gezisi boyunca, pek çok vatandaş şikâyetlerinin, dileklerinin Ankara'ya kadar yankılanıp yankılanmayacağını, hükümetin bunlara kulak verip vermeyeceğini ve gerekeni yapıp yapmayacağı sordu.
Adapazarı'nda eski Gar Müdürü Mustafa Küçüksipahi, "Sesimizi şimdiye kadar duyuramadık. Umarız bu kez Milliyet sayesinde duyururuz" şeklinde konuştu. Umarız öyle olur...