Zor zirve...

Zor zirve...

Sami Kohen

NATO zirve toplantıları gibi uluslararası konferanslar, gündemdeki önemli konuların en üst düzeyde ele alınmasını sağladığı kadar, liderlerin kendi aralarında ikili sorunları görüşmeleri için de bir fırsat yaratır.
Bugün 30'u aşkın devlet veya hükümet başkanının katılımı ile Madrid'de başlayacak olan NATO zirvesi, Türkiye açısından her iki bakımdan önem taşıyor.
NATO'nun genişlemesi başta olmak üzere, zirvenin gündemindeki konular, Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor. Bu konularda Türkiye'nin de diyecekleri vardır ve bunlar toplantılarda Cumhurbaşkanı Demirel tarafından dile getirilecektir.
Ancak Türk dış politikası açısından belki de bundan daha önemli olan, Madrid'de gerek Demirel'in gerekse yeni Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in yapacağı ikili temaslardır.
ABD'den Yunanistan'a kadar çeşitli ülkelerin üst düzey yetkilileri ile yapılacak olan bu temaslar, Ankara'daki son hükümet değişikliğinden sonra, Batı çevrelerinde de merak konusu olan Türk dış politikasının seyrini açıklığa kavuşturmak olanağını sağlayacaktır. Tabii bu diyaloğun bir yararı da, NATO müttefiklerinin şimdi Türkiye'ye nasıl baktıklarını ve görüşlerini ne ölçüde desteklediklerini tespit etme fırsatını vermesidir...
* * *
NATO zirvesinin en önemli gündem maddesi, örgütün genişlemesidir. Liderler masaya bu konuda farklı görüşlerle oturuyorlar. Eğer Madrid doruğu 16 üye ülkenin de mutabakatı ile bir karara varabilirse NATO ciddi bir krizi önlemiş olacaktır.
Eski komünist bloka dahil 12 ülke, NATO'ya girmek için başvuruda bulunmuştur. "İlk dalga"da bunların hepsinin kabul edilmesi söz konusu değil (aynen AB'de olduğu gibi). ABD başta sadece üç ülkenin (Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'nin) kabul edilmesinde ısrar ederken Fransa'nın başını çektiği bir grup ise Romanya'nın - ve de Slovenya'nın - "ilkler"in arasında yer almasını istiyor. Türkiye de bu gruba dahil. Ankara, Balkan ülkelerinin üyeliğinin, NATO'da Türkiye'nin pozisyonunu güçlendireceği kanısında...
Ama son günlerde görüldü ki ABD, üç ülkenin dışında başka kimsenin alınmasına izin vermeyecek. Bu tür kararlar için oy birliği gerektiğinden, ABD ile bir kısım Avrupalı müttefiklerin bir uzlaşmaya varması şart. Aksi halde ciddi bir bölünme ortaya çıkacaktır. Her şeye rağmen Madrid zirvesinde, bir formül bulunacağı (Romanya gibi ülkelere "ilk dalga"nın hemen ardından kabul edileceklerine dair bir güvence verilmesi gibi) umuluyor.
Şunu hatırlatalım ki, NATO'nun genişleme politikasına start verilmesi ve kapıların ilk 3 ülkeye açılması, bu ülkenin hemen üye olarak yerlerini alacağı anlamına gelmiyor. NATO'nun 16 üyesinin meclislerinin de bunu onaylaması gerekiyor. Bu onayın sağlanması halinde dahi bu 3 ülkenin 16'lar arasında oturması, herhalde NATO'nun 50'nci yıldönümünde, yani ancak 1999'da mümkün olacak...
* * *
TÜRKİYE prensipte NATO'nun genişlemesinden yana. Bunun örgütü daha etkin hale getireceği, güvenliği artıracağı, ayrıca Türkiye'nin kendi bölgesindeki ülkelerle ilişkilerini pekiştireceği düşünülüyor. Bu bakımdan Ankara'nın görüşü, diğer müttefiklerin "resmi tutumu" çizgisinde.
Ancak Türkiye, NATO ile AB'nin (ve BAB'ın) aynı zamanda, "paralel genişleme" sürecine girmesini istiyor. Böylece Türkiye'nin AB'ye ve BAB'a alınması gerektiği tezini güçlendirmeye çalışıyor. Ancak açıkçası müttefiklerin hiçbiri ve NATO yetkilileri bu tezi benimsemiyor ve "NATO ayrı, AB, BAB ayrı" karşılığını veriyor.
Ankara şimdiye kadar Türkiye'nin AB'nin dışında bırakılması halinde, NATO'nun genişlemesini de onaylamayacağını söylüyordu. Bu da, Batı başkentlerinde, bir "veto tehdidi" veya "şantaj" olarak nitelendiriliyordu.
Şimdi bu tutuma bir esneklik getirilmiş bulunuyor. Türk yetkililer, AB'den son günlerde olumlu sinyaller alındığını öne sürüyorlar. (Gerçekte bu sinyaller bizce üyeliği garantilemiyor). Ancak yetkililer, AB'den kesin bir red cevabı gelirse, "Millet Meclisi, NATO'nun genişlemesini onaylamayabilir" uyarısında bulunuyorlar.
Yeni hükümetin "NATO kartını" nasıl oynayacağını, Madrid zirvesinde daha iyi göreceğiz...

Yazara EmailMADRİD