Zürih’teki kriz neyi gösterdi?

EĞER Zürih’te Türkiye ile Ermenistan dışişleri bakanlarının iki protokolü imzalamalarından sonra yapacakları konuşmaların metni önceden karşılıklı olarak teati edilseydi, herhalde herkesin gözü önünde yaşanan kriz önlenmiş olacaktı.
Bu tür törenlerde, tarafların yapacağı konuşmaların mutlaka karşılıklı onaydan geçmesi diye bir kural yoktur. Ama genelde bütün ayrıntıların büyük dikkatle belirlendiği toplantılarda konuşma metinleri üzerinde de önceden bir mutabakat sağlanmasına özen gösterilir.
Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanlarının Zürih’te yapmayı düşündükleri konuşmalar için önceden böyle karşılıklı bir onaya ihtiyaç duymamaları, daha işin başında havayı bulandıran gereksiz bir gerginliğe neden olmuştur.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun deyişiyle, bu bir “prosedürel kriz”di. Yoksa, hazırlanması aylarca süren, tüm cümleleri çok büyük titizlikle yazılan iki protokolün içeriğiyle ilgili yeni bir uyuşmazlık söz konusu değildi.
Ama açıkçası, daha yeni sürece “start” verilirken, işin esasına henüz inilmeden, böyle bir krizin çıkması iyi olmadı. Sonunda bu 3 saatlik kriz “konuşmalardan vazgeçilmesi” formülüyle atlatılabildi; ancak bu olanlar, iki noktada özetleyebileceğimiz bazı önemli gerçekleri de gözlerin önüne serdi.

“Ön şart” denmese de...

BİRİNCİ nokta şu:
Karşılıklı hassasiyetler dikkate alınarak diplomatik bir dille yazılan iki protokolde Dağlık Karabağ sorunundan açıkça söz edilmiyor. Aynı şekilde (1915 olaylarının bir komisyon tarafından ele alınacağı ibaresine rağmen), açıkça “soykırım” ifadesine de yer verilmiyor.
İmza töreninde yapılacak konuşmaların önceden teati edilmesi zorunluluğu konmadığı için, iki bakan da bu hassas konularda görüşlerini ifade etmekte kendilerini serbest hissettiler.
Neyse ki, son dakikada ev sahibi İsviçre’nin aracılığıyla iki taraf da muhatabının neler söyleyeceğini öğrenip itirazlarını bildirebildi.
Bu aşamada tarafların, Dağlık Karabağ ve soykırım meselesinde ifadelerini değiştireceği veya o cümleyi sileceği sanıldı, ama öyle olmadı. Sonunda imzadan sonra hiç konuşma yapılmamasına karar verildi.
Bu şunu gösteriyor: İki taraf da kendi pozisyonlarında ısrarlı. Protokollerde açık bir atıf yok ama, Türkiye Dağlık Karabağ sorununun hallini, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi sürecine paralel bir süreç olarak görüyor. Yani pratikte, Türkiye-Ermenistan yakınlaşması ile, Karabağ sorunu -ve dolayısıyla Azerbaycan-Ermenistan uzlaşması- arasında bir ilinti kuruluyor.
Bunun böyle olduğunu Başbakan Erdoğan son yaptığı konuşmalarda çok net olarak açıkladı. Hatta protokollerin Meclis’ten geçmesinin de Karabağ ile ilgili gelişmelere bağlı olduğunu belirtti.
Dolayısıyla, Zürih’te olanlardan ve sonradan yapılan açıklamalardan, yeni sürecin -ve özellikle sınırların açılması ve diplomatik ilişkilerin kurulması gibi gelişmelerin- aceleye getirilmeyeceği anlaşılıyor...

Geri adım olamaz

GELELİM ikinci noktaya:
Bu protokoller, iki tarafın da ilişkileri normalleştirme konusunda siyasi bir irade göstermelerinin ürünüdür. Bu, iki hükümetin de uzlaşmayı kendi ulusal çıkarlarının gereği saymalarının da sonucudur.
Dolayısıyla, törensel konuşmalar üzerindeki krizin, protokolleri saf dışı etmesine elbet izin verilemezdi. Artık iki taraf da bu süreci başlatmaya iyice angaje olmuştur. Bu saatten sonra bundan geri adım atmak söz konusu olamaz.
Bu, olayın umut veren yanı. Süreç ileride iyi veya kötü gider, o ayrı bir konu. Ama taraflar bu süreci başlatmaya ve ilerletmeye kararlı.
Bu ikinci noktaya törene gözlemci olarak katılan ülkelerin krizi çözmek için oynadığı rolü de eklemek gerek. Bu olay, ABD’den Rusya’ya, AB’den Minsk Grubu’na kadar, dünya güçlerinin bu sürecin iyi yürümesi için, tarafları sıkıştıracağını gösteriyor.
İmza töreninde bu güçlerin liderlerinin kameraların karşısında Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanlarının arkasında sergiledikleri duruş bu kararlığın resmidir!