Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bankalara yönelik açıklamalarından sonra sistem tekrar tartışılmaya başlandı. Aslında bankacılık sistemi Türkiye’de her zaman tartışma konusu olmuştur. Bankaların yüksek kâr rakamları sürekli dikkatleri çekmiştir, bankalar ise bu kârların öz kaynaklara ve yatırılan sermayeye oranla yüksek olmadığını, üstelik temettü olarak dağıtılmayıp sermayeye eklendiğini söylemişlerdir. Bankaların sanayinin kaynağa ihtiyacı olduğu bir dönemde kredi vermekten kaçındıkları, hatta mevcut kredileri geri çağırdıkları öne sürülmüştür, bankalar ise yasal limitler çerçevesinde her zaman kredi vermeye devam ettiklerini iddia etmişlerdir. Komisyonların seviyeleri, kredi kartları gibi birçok konuyu yıllardır tartışır dururuz.

Türkiye’nin asıl sorunu, büyümenin finansmanında bankacılık sistemine bu kadar bağımlı olmasıdır. Çünkü sermaye piyasaları büyüme finansmanı görevini üstlenememiştir. Türkiye’de sermaye piyasaları ne yazık ki güdük kalmıştır, derinlik kazanamamıştır. Keşke sermaye piyasalarımız büyümenin finansmanına daha anlamlı katkı yapabilecek kadar derin olsaydı da biz yıllardır para piyasalarını, bankaları konuşuyor olmasaydık. Keşke şirketlerimiz yatırım ve büyümek için kaynak ihtiyaçlarını banka kredileri dışında hisse senedi halka arzı, tahvil ihracı gibi yöntemlerle karşılayabilseydi, kredi piyasasına bu kadar bağımlı kalmasaydık.

Hazine’nin bozulan dengesi

Hazine, 2016’nın ilk 7 ayında 305 milyar lira olan gelirlerini bu yılın aynı döneminde 342 milyara yükseltmiş. Yüzde 12’lik artış birçok olumsuzluğun bir arada yaşandığı dönemde hiç fena bir rakam değil. Ancak işin bir de giderler tarafı var ki orada durum hiç iyi değil. Gelirlerdeki yüzde 12’lik artışa karşın giderler yüzde 17 artmış. Faiz dışı giderlerdeki artış ise yüzde 18 olmuş. Hal böyle olunca, geçen yılın ilk yedi ayında 9.9 milyar lira olan Hazine nakit açığı bu yıl 33.5 milyara fırlamış. Diğer bir deyişle, 3.5 katına çıkmış. Hesapta olmayan böylesi bir artış tüm planı programı altüst eder. Nitekim Hazine’nin yıl başında açıkladığı finansman programı da aynı duruma düşmüş bulunuyor.

Hazine, açığın finansmanı için aynı dönemde 45.3 milyar lira net borçlanmak zorunda kalmış. 2016’nın tamamında yaptığı 29.3 milyar liralık borçlanmadan çok daha fazlasını bu yıl 7 ayda yapmış. Ocak-temmuzda piyasaya iç borç geri ödemeleri yoluyla vadesi gelen 42.5 milyar vermiş ancak ihtiyacını karşılamak için 78.1 milyar borçlanmış. Net olarak 35.7 milyarı iç piyasadan çekmiş. 2016’nın aynı döneminde çektiği paranın 3 katından biraz fazla bir tutar...

Bu rakamlarda referandumun da yapıldığı yılın ilk yarısında kamu maliyesindeki gevşemenin etkisini ve bu etki nedeniyle Hazine’nin öngördüğünden çok daha fazla borçlanmak zorunda kaldığını görüyoruz. Bu yıl başında açıklanan finansman raporuna göre Hazine, 58.4 milyar lirası ana para olmak üzere toplam 98.1 milyar liralık iç borç geri ödemesi yapacaktı. Buna karşın öngördüğü iç borçlanma tutarı ise 96.2 milyar liraydı. Yani iç piyasadan çekeceği net parayı 37.8 milyar lira ile sınırlayacaktı. Oysa yılın tamamı için öngördüğü tutarı neredeyse ilk 7 ayda çekmek zorunda kaldı.

Rakamlarda göremediğimiz ise Hazine’nin borçlanma yoluyla piyasadan aşırı para çekmesinin faizleri artırdığı ve borçlanma piyasalarını sıkıştırdığıdır. Piyasaya vadesi dolan borcu nedeniyle verdiği her 100 liraya karşın 184 lira çekmiş. Bankaların kredi olarak kullandırabilecekleri havuzdan 84 lira özel kesim yatırımları yerine Hazine’nin kamu harcamaları finansmanına gitmiş. Yani ekonomideki bu tutardaki tasarruf kamuya aktarılmış. Oysa bu para kredi havuzunda kalsaydı, faizler biraz daha aşağıda olabilir, yatırımlar daha da artabilirdi.

Hazine’nin bir noktada hakkını teslim etmek gerek. Kurumun, devlet giderlerinin gerektirdiği nakdi sağlamak ve iç borçlanmasını yürütmek gibi iki önemli yasal görevi var. Uygulanan ekonomi politikalarının sonucu olarak kamu maliyesindeki gevşeme nedeniyle nakit dengesi bozulan Hazine, daha fazla borçlanmak zorunda kalmıştır. Ancak iç ve dış tüm olumsuzluklara rağmen borçlanmasını kesintisiz sürdürmüş ve başarılı bir borç yönetimi örneği vermiştir.

Yüksek kredi artışı devam eder mi?

Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın, “Yasal limitlerimizi sonuna kadar kullandık, elde avuçta ne varsa hepsini krediye verdik” diyor. Bankalar topladıkları 100 liralık TL mevduata karşın yaklaşık 145 lira TL kredi kullandırmışlar. Bankacılık sistemi eldeki avuçtakini kredi olarak verince akla “Bundan sonra ne olacak?” sorusu geliyor.

Kredi Garanti Fonu hamlesi kritik bir adımdı. Bu kapsamda şu ana kadar yaklaşık 200 milyar liralık kredi kullandırıldı. Normalde Merkez Bankası’nın enflasyon endişesi ile sıkı para politikası uyguladığı bir ekonomide müdahale birkaç ay yerine daha uzun bir döneme yayılabilirdi. Ama referandum ortamının da etkisiyle bankaların birkaç ayda elde avuçta ne varsa kredi olarak kullandırması sağlandı. Ekonomiye olumlu bir şok verilmek istendi.

Böylesine güçlü bir kredi artışı yatırımlara ve üretime ne ölçüde dönüştü? Bu soruların yanıtlarını önümüzdeki dönemde açıklanacak büyüme, cari işlemler dengesi ve istihdam verilerinde göreceğiz. Ama bundan sonraki artış hızının bugüne kadar olandan daha yavaş olacağı bankacıların açıklamalarından anlaşılıyor.  

Yazarın Diğer Yazıları