O bir sanatçıydı zoru kolay anlatırdı

19 Ağustos 2019

Geçen yıl bugün kaybetmiştik Güngör Uras’ı... Türkiye değerli bir aydınını; medya güçlü bir kalemini; ekonomiye ilgi duyanlar önemli bir bilgi kaynağını; Ayşe Teyze karmaşık ekonomik kavram ve gelişmeleri onun için anlaşılır hale getirerek hayatla bütünleştiren bir değerini, ben ise bana yol gösteren bir ağabeyimi, yakın bir dostumu yitirmiştim...

Aradan geçen zamanda, gerek dünya gerekse Türkiye ekonomisinde Güngör Uras’ın yorumuna, analiz ve önerilerine ihtiyaç duyulacak pek çok gelişme yaşandı.

Yaşanan bu gelişmeler şüphesiz yine pek çok ekonomist, yorumcu ve yazar tarafından  değerlendirildi, değerlendiriliyor, ama Güngör Abi’nin kaleminin,  kavramları sadeleştiren, basite indirgeyen dilinin eksikliği çok hissedildi.

Pazarcıyla, esnafla...

Güngör Uras analizlerini, öngörülerini akademisyen ve teknokrat geçmişinin etkisiyle mutlaka veriye dayandırırdı. Bunlarla da yetinmez bizzat sokağa, pazara iner gözlem yapar; pazarcıyla, esnafla konuşurdu.

Güngör Uras ve Mahfi Eğilmez ile birlikte çeşitli toplantılarda konuşmak için Anadolu’da 30’a yakın şehire gittik. Hemen her gittiğimiz şehirde bir fabrika, bir dükkan ya da pazar yerinde Güngör Abi’yi kaybedip, sonra onu çevresini sarmış birçok insanla sıcak bir sohbetin ortasında bulmaya alışmıştık.

Anadolu’da çok seviliyor, saygı duyuluyordu. İşini son derece severek, çoşkuyla ve idealist duygularla yapmanın karşılığıydı bu ilgi ve sevgi. Görüşlerini hangi platformda olursa olsun, yumuşakça ama doğru bildiği şekilde, barışçıl bir üslupla ama her daim gerçeğe bağlı kalarak dile getirirdi.

Yazının devamı...

Önce TL’de istikrar, sonra onarım

1 Eylül 2018

Türkiye piyasaları neredeyse iki aydır kesintisiz bir dalgalanma içinde. Bu ilk değil, daha önce de bu tip dalgalanmalar yaşadık. Gerçi bu biraz uzun sürdü ama öncekiler gibi bu da sonsuz bir dalga değil. İster kriz deyin, ister çalkantı, adı her neyse, bu sürecin sonunda da hareket belirli bir kur ve faiz seviyesinde durulacaktır. Ekonomide ve piyasalarda yeni bir denge oluşacaktır. Öncekilerde olduğu gibi aşırı değer kaybeden TL, hızla yükselen faizler ve ucuzlayan hisse senedi fiyatları nedeniyle yabancı talebi bir noktadan sonra başlayacaktır. Ama bu sürecin temel ekonomik göstergeler üzerinde daha uzun süreli belirgin etkileri de olacaktır.

Enflasyon artıyor

TL’nin değer kaybıyla enflasyonda başlayan hızlı yükselişin nereye kadar süreceğini kestirmek zor. Umduğumuzdan daha uzun sürebilir, çünkü beklentilerdeki ve fiyat davranışlarındaki bozulma beklenenden daha derin oldu. Merkez Bankası’nın yıl sonu için yaptığı yüzde 13.4’lik tahmin iyimser kaldı. Pazartesi günü açıklanacak ağustos rakamlarıyla yıllık enflasyon yüzde 17-18 aralığına yükselebilir. Eylülde de artış sürecek gibi görünüyor. Yüzde 20 seviyesi çok uzak değil. Dolayısıyla, Türkiye “yüksek enflasyon ülkesi” sınıfından “çok yüksek enflasyon” ülkesi olmaya doğru gidiyor. Enflasyonun yüzde binlerle ölçüldüğü Venezuela’yı saymazsak, yükselen piyasa ekonomileri grubunda Arjantin’den sonra dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip ülkesiyiz. 2000’li yıllarda enflasyonla mücadelede sağladığımız kazanımları kaybediyoruz. Ekonominin bir numaralı önceliği bu gidişi tersine çevirmektir.

Büyüme yavaşlıyor

Geçen yıl yüzde 7’nin üzerinde büyüyen ekonomiyi bu yıl ve 2019’da çok daha düşük büyüme oranları bekliyor. Her şeyden önce TL’nin değer kaybının ortaya çıkaracağı aritmetik bir etki olacaktır. TL olarak ölçülen ve ortalama kurdan dolara çevrilen gayri safi yurt içi hasıla dolar bazında düşecektir. Yani Türkiye uluslararası ölçekte fakirleşecektir. Oysa biz dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi olmaktan çıkıp ilk 10’a girmeyi hedefliyorduk. Buna bağlı olarak, kişi başına milli gelir gerileyecek, orta gelir tuzağından çıkmaya çalışırken tuzağın dibine doğru çekileceğiz. Yüksek faiz ve TL’nin hızlı değer kaybıyla piyasadaki yüksek oynaklık nedeniyle birçok işletme önünü görmekte zorlanıyor. Kur ve faiz hareketleriyle bilançoları bozuluyor. Bu tabloda birçok işletme için yatırım iştahı ve imkânı kaybolmasa bile sınırlanacaktır.

İstihdam artışı sınırlanıyor

Ne kadar yakınsak, ne kadar şikâyet etsek de Türkiye ekonomisinin istihdam yaratma kapasitesi birçok ekonomiye göre yüksekti.

Mesela, mayıs ayıyla sona eren bir yılda işgücüne 500.000 kişi katılmış, yani bu kadar insan iş talep etmiş. Bu dönemde Türkiye ekonomisi ise 700.000 kişiye istihdam yaratmış. Bu sayede yüksek işsizlik oranı bir ölçüde gerilemişti.

Yazının devamı...

ABD hızlı çıktı, sıra bizde

30 Ağustos 2018

ABD, Kanada ve Meksika arasındaki serbest ticaret anlaşmasının (NAFTA) değiştirilmesi çalışmaları diğer serbest ticaret anlaşmaları için de örnek olur mu? Mesela Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 1995’te yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşması da yenilenir mi?

ABD, Trump işbaşına geldiğinden bu yana ısrarla, Kanada ve Meksika ile imzaladığı NAFTA anlaşmasından artık zarar gördüğünü öne sürerek yenilenmesini istiyordu. Ve bu yönde hafta başında önemli bir adım atıldı. Meksika ile NAFTA serbest ticaret anlaşmasının değiştirilmesi için uzlaşmaya vardı. Kanada ile de benzer bir uzlaşmaya varması bekleniyor.

Bu adım diğer ticaret anlaşmaları için örnek olur mu? Mesela 1994 sonunda hayata geçen NAFTA serbest ticaret anlaşmasından bir yıl sonra yürürlüğe giren Türkiye-Avrupa Birliği Gümrük Birliği anlaşması da yenilenir mi?

Türkiye 1995’ten bu yana Avrupa Birliği ile bir “gümrük birliği” içinde. Bu sürede iki tarafın da ticaret hacmi defalarca katlandı. AB bu süre boyunca Türkiye’den aldığından 300 milyar dolar daha fazlasını sattı. Ama Türk sanayii de bu dönemde ciddi bir rekabet gücü kazandı. Fakat aradan geçen 20 yılda anlaşma zamanın gerisinde kaldı; ciddi bir yenilenme ihtiyacı doğdu. Bu konuda iki taraf arasında mutabakat zaptı da imzalandı, yol haritası bile çıkarıldı. Ama ilerleme yok ya da çok yavaş.

Kapsam genişleyecekti

Oysa yapılacak güncellemeyle gümrük birliğinin kapsamı genişletilecekti. Tarım ve hizmetler de dâhil edilecekti. Türk firmaları AB’deki dev kamu alımları pazarından pay alabilecekti. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye otomatik olarak taraf olacak, böylece mağdur olmasının önüne geçilecekti. Ankara AB’nin ilgili karar alma mekanizmalarında yer alacaktı. Türk mallarının taşınmasıyla ilgili bir liberasyona gidilecekti.

Temel önceliklerden

Kimi buna ‘upgrade’ diyor, kimi ‘güncellleme’, kimi de ‘modernizasyon.’ Adı ne olursa olsun, Türkiye’nin temel önceliklerinden biridir. AB’nin bu yenilemeye Türkiye kadar niyetli olmadığı belli oldu. Haziran sonunda yayımlanan AB Genel İşler Konseyi sonuç bildirgesinde, güncellenmenin gündemde olmadığı bilgisi paylaşılmıştı. Oysa 2015 Kasım ayındaki zirve kararlarında güncellenme konusu vardı. Hatta 2016 sonuna doğru resmi müzakere başlatılmasından söz ediliyordu. Özeti, AB bu işi sallıyor. Bizim kadar hevesli değiller.

Yazının devamı...

Ustanın ardından "GÜNGÖR URAS"

23 Ağustos 2018

Ustamız Güngör Uras’ı dün uğurladık. Ama bu sayfalarda yer almaya devam edecek. Dün sabah eski yazılarına bakıyordum, birçoğu hiç eskimemişti. Hepsinin ortak özelliği keyif verici bir üslupla yazılmış olmalarıydı. Üstad “Humour türü yazıları seviyorum” diyordu. “Humour yabancı bir kelimedir. Anlamı olayların gülünç yanlarını görme yeteneği, nüktedanlık, şakacılıktır.” Güngör Uras “humour” tarzı yazılarıyla bize ekonomiyi hem öğretti, hem de sevdirdi. Kendisini dar kalıplara, birkaç konuya sıkıştırmadı; serbest bıraktı kalemini. Baktığı her yerde, yaşadığı her anda okuyucuları için bir şeyler aradı.

Uras akademisyendir, profesörlük unvanı vardır. Devlet Planlama Teşkilatı’nın en etkili olduğu zamanda DPT uzmanıdır. İş dünyasının en etkili örgütlerinden birinin genel sekreterliğini yapmıştır. Özel sektörün dev kuruluşlarında yöneticilik görevi üstlenmiştir. Bunların hepsinin o güzel yazılara katkısı olmuştur ama onun asıl ustalığı bakış açısından ve soyutlama yeteneğinden gelir. Bir de tükenmek bilmeyen yazma hevesinden.

Beraber Anadolu’da en az 20 ile gittik. Çoğunda üç kişiydik. O, ben ve Mahfi Eğilmez. Her şehirde mutlaka üretimin yapıldığı bir tesise gitmek isterdi. Bazen büyük bir fabrika, bazen küçük bir atölye, fark etmez yeter ki olsun. İçeri girdikten sonra bir anda makinaların, tezgahların arasında kaybolurdu. Mahfi Eğilmez be ben Güngör abiyi kaybedip tesisin önünde işyeri sahibi işadamı ile birlikte beklerdik. Bir süre sonra onu uğurlamaya gelen işçilerle neşe içinde çıkar gelirdi. Notlar alınmış, gözlemler yapılmış olarak. İzleyen günlerde o yere ait izlenimleri köşesinde okuduğumuzda anlardık Güngör Uras’ın bakış farkını. Aynı yere biz de gitmiştik ama görememiştik onca şeyi. Gelin Güngör Uras’ı binlerce yazısından birkaçı ile hatırlamaya çalışalım.

Denizin durumu ne olur?

1 Ocak 2018

Uras yılın ilk gününde yaklaşan krize karşı bakın nasıl uyarmış:
Sorulara cevap aramadan, bir hikaye aktaracağım. Hikaye bu ya… Bir liman kasabasında genç kaptan, uzun bir yolculuk için denize açılacakmış. Bakmış ki hava durumu kötü. ”Bu kötü havada yola çıkılır mi? Acaba ne yapsam?” diye dertlenirken limandaki kahvede birkaç masa ötede oturan yaşlı denizciye akıl danışmak istemiş. “Uzun bir sefere çıkacağım. Acaba önümüzdeki günlerde denizin durumu ne olur?” demiş. Yaşlı denizci cevaplamış: ”Önemli olan önümüzdeki günlerde denizin durumunun ne olacağı değildir. Önemli olan senin teknenin durumudur. Deniz bu… Ne olacağı bilinemez. Sakin de olabilir, fırtınalar da kopabilir. Önce teknen sağlamsa, sonra kendine güveniyorsan denize açıl. İyi kaptan denize açılmak için hava durumuna bakmaz. Teknesinin durumuna bakar. Becerisine güvenir.“

Doları yazmak tehlikeli

Yazının devamı...

Kâhtalı Mıçı’dan kur dersleri

18 Ağustos 2018

Güngör Uras 2011’in ocak ayındaki bir köşe yazısında “Mıçı’nın başına gelen, Ayşe Hanım Teyzem’e ders olsun” demiş. Tipik bir Güngör Uras yazısıydı. Hem okuması keyifli, hem bilgi verici hem de öğretici. Piyasalarda birkaç haftadır yaşanan sert hareketler bana Mıçı’nın hikâyesini hatırlattı.

Türk halkı türkücü Mustafa Aslan’ı Kâhtalı Mıçı olarak tanır. Anadolu’da sevilen bir sanatçıdır. Fakat o dönemde biz Mıçı’yı “Siz gidin, biz gelo” ve “Bağrımda bir ateş yandı” gibi sevilen türkülerinden çok, aldığı kredi nedeniyle konuşmuştuk. Mıçı 2008 yılında 110.000 liralık ihtiyacını karşılamak için bankadan bireysel konut kredisi kullanmış. Krediyi kullandığında 100 Japon Yeni 1.06 liraymış. O kurla aylık 1.300 lira civarında kredi taksiti ile Mıçı’nın yen serüveni başlamış. Ama aradan 3 yıl geçip 100 yen 1.90 lira olunca aylık taksitler de 2.000 liranın üzerine çıkmış. Sonrası bilinen “zede” hikâyesi...

Dövizle borçlanmanın dayanılmaz cazibesi

2011’in ilk günlerinde CNBC-e muhabiri Melis Kobal, Mıçı ile güzel bir söyleşi yapmıştı. Mıçı diyordu ki:

“Japon’dan anlamam. Japon Yeni’ni de hiç görmedim.” O dönemde bu hatayı yapan tek kişi Kâhtalı Mıçı değildi. Binlerce kişi hayatlarında hiç görmedikleri bir para cinsinden borçlandılar, çünkü o paranın faizi TL’ye göre çok daha düşüktü. Çapraz kurlar değişip, 2008’de 1 dolar=123 yen olan oran 2009’da 83’e inince, yani yen değerlenince, ucuz diye girilen kredi bir anda çok pahalı hale geldi.

Aynı şekilde, 2000’li yıllarda İsviçre Frangı gibi para birimlerinden konut kredisi kullananlar da zaman içerisinde benzer şoklar yediler. Binlerce yenzede ve frankzede türeyince, ekonomi yönetimi harekete geçti. 2009 yılı ortasında bireylerin dövize endeksli kredi kullanmalarını yasakladı. İyi ki de yasaklandı.

Eğer bu adım atılmamış olsaydı, son birkaç haftada yaşanan kur şokunun boyutu çok daha farklı, çok daha dramatik olurdu. O dönemdeki enflasyon oranın düşüklüğü de böyle bir adım atılmasını kolaylaştırdı. Mıçı düşük faizli olduğu için yene endeksli kredi kullanmıştı. Yani faiz riski yoktu, ama çok ciddi bir kur riski vardı ve bu risk gerçekleşti. Mıçı, CNBC-e’deki yayında tavsiyesini soran Melis’e “TL’den vazgeçmeyin” diyordu.

Sonradan bu tavsiye “Gelirin hangi para cinsindense borcun da aynı para cinsinden olmalı” şeklinde sık sık tekrarlandı. Neredeyse piyasalarda bir motto haline geldi.

Yazının devamı...

İŞ DÜNYASINDAN BİR "GARİP" ÇAĞRI

16 Ağustos 2018

İş adamları hiç faiz artsın, kamu harcamaları kısılsın isterler mi? Genelde istemezler, çünkü işlerine gelmez. Ama istediler. İş dünyasının iki önemli örgütü TOBB ve TÜSİAD ekonominin önemli bir bölümünü temsil ediyor. İki örgütten bu hafta ortak bir açıklama geldi. Medyada 5 maddelik reçete olarak adlandırılan bu açıklamada, altına birçok iktisatçının hemen imza atacağı beş çağrı yapıldı. Özetle denildi ki:

1) Kurun istikrara kavuşması için daha sıkı bir para politikasına geçilsin. Oysa sıkı para politikası faizlerin daha da artması demek. Daha yüksek faiz ise halihazırda ciddi bir finansman yükü altında olan TOBB ve TÜSİAD üyeleri için daha da yüksek finansman maliyeti demek.

2) Sıkı para politikasını destekleyecek tasarruf tedbirlerini içeren maliye politikası en kısa sürede açıklansın. Bu daha sıkı maliye politikası ve kamu harcamalarının kısılması demektir. Aynı “daha sıkı para politikası”nda olduğu gibi böyle bir adımın atılması durumunda da iki örgütün üyeleri acı çekeceklerdir. Çünkü kamu harcamalarının kısılması kamunun özel sektörden yaptığı mal ve hizmet alımlarını da kapsıyor.

3) Enflasyonun kalıcı düşüşü için güven verici somut bir yol haritası bir an önce hazırlansın. Bu çağrı çok önemli çünkü yükselen enflasyon ortamı iş dünyası için ciddi bir belirsizlik yaratıyor, yatırım iştahını kısıyor.

4) AB ile ilişkiler yeniden olumlu bir çerçeveye kavuşturulsun. Bu çağrı aslında iki kuruluşun da uzun bir süredir üzerinde durduğu bir nokta. Çünkü eğer bir eksen olacaksa bu illaki AB olmalıdır. AB bizim en büyük ve en istikrarlı ticaret ortağımız, yatırım kaynağımız, turizm partnerimizdir. Ne kadar yakınsak da Gümrük Birliği ile Türk sanayii çağ atlamıştır, rekabet gücü kazanmıştır. AB hikâyesinin güçlü olduğu dönemler Türkiye ekonomisinin parlak dönemleri olmuştur. Son günlerde AB Komisyonu Başkanı Juncker’den, Merkel’den ve Çipras’tan gelen açıklamalar AB ile ilişkilerde son 2-3 yılda yaşanan kötüye gidişin tersine çevrilmesi için ümit verdi. Bu işin sonunda yine AB’ye tam üye olamayacağız. Ama onlar bizi almak istiyormuş, biz de AB’ye üye olmak istiyormuş gibi yapmaya devam etmemiz önemlidir. AB hikâyesinin devam etmesi Türkiye’ye yönelik bakışı olumlu etkiler, sermaye girişini sürdürür.

5) ABD ile mevcut sorunların stratejik ortaklık çerçevesinde diplomasi yoluyla acil çözümü için çaba gösterilsin. Bu konuda sadece TÜSİAD ve TOBB değil, TAİK ve ABD Ticaret Odası gibi her iki taraftan başka iş örgütleri de yaşanan krizin iki ülkenin de çıkarlarını tehdit ettiğini söylüyorlar. Başkanların ağırlıklarını koymaları suretiyle diyalog yoluyla çözülmesini tavsiye ediyorlar. Bunlar klasik kriz çağrıları olarak görülebilir ama bazen siyasetin yetmediği durumlarda iş dünyasının bu tür çağrı ve girişimleri çözüme ulaşılmasını kolaylaştırabilir. Bu nedenle kulak verilip desteklenmelidir.

Kısacası, iş adamları orta ve uzun vadede rahatlamak için kısa vadede kendilerini zorlayacak adımların atılmasını istiyorlar.

Yazının devamı...