Muz kabuğuna dikkat

Eklenme Tarihi14.06.2018 - 2:15-Güncellenme Tarihi14.06.2018 - 2:15

Fed’in parasal genişlemeyi bitirebileceği gözümüzün önündeki muz kabuğuydu, üzerine bastık. Şimdi basıp düşebileceğimiz bir muz kabuğu daha var: Avrupa Merkez Bankası...

Bugün Riga’da Türkiye için önemli bir toplantı var. Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) idari konseyi Letonya’nın başkentinde toplanıyor. 

Piyasalar için önemli tarihler vardır. Trendlerdeki kırılmalarının başlangıcıdır. Mesela, 22 Mayıs 2013 böyle bir tarihtir. O gün zamanın Fed Başkanı Ben Bernanke Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada ABD Merkez Bankası’nın tahvil alımlarını azaltabileceğini söyledi. 

Bu sözler, Fed’in 5 yıldır dozunu artırarak uyguladığı “ultra gevşek para politikası”ndan çıkış sürecinin ilk sinyaliydi. Beş kıtadaki milyonlarca yatırımcının tadını çıkardığı parasal bolluk döneminin sona yaklaştığının ilk ve en güçlü sözlü işaretiydi. Lale devri sona erecekti.

Neler olmuş? 

2013 yılının mayıs ayı ortasında Türkiye’de enflasyon yüzde 6.1’miş. Bir dolar 1.82 lira ve Merkez Bankası politika faizi ise yüzde 4.5 seviyesindeymiş. Bugün ise enflasyon yüzde 12.15 ve yönü yukarı doğru; kur 4.55 lira ve faiz ise yüzde 17.25. O günden bugüne enflasyon ikiye katlamış, kur 1.5 kat artmış, faiz ise neredeyse 4 katına çıkmış. 

Bernanke konuşmadan hemen önce Moody’s Türkiye’nin kredi notunu çok uzun bir aranın ardından ilk defa Baa3 ile yatırım kategorisine yükseltmişti. Bugün ise Ba2 ile yatırım eşiğinin bir kaç kademe altında tutuyor. Görünüm ise negatif, yani not daha da aşağı gelebilir. 

Bernanke’nin açıklamasını doğru okuyan ekonomiler attıkları adımlar ve yapısal güçlendirmelerle şoku az hasarla atlattılar. 

Rakamlar bize Türkiye’nin bu ekonomiler arasında yer almadığını söylüyor. Eğer almış olsaydı, o günden bugüne kurda yüzde 150’lik ve enflasyonda 6 puanlık artış olmazdı; Merkez Bankası da politika faizini 13.25 puan artırmak zorunda kalmazdı. Bu tartışmalar o zamanlar da yapıldı. Ekonomi yönetimindeki tepe isimlerden akademisyenlere kadar birçok kişi gelecek 5 yılın geçmiş 5 yıldan çok farklı olacağını, daha zor geçeceğini söyledi. 

Sözler havada kaldı, siyasetin dinamikleri ağır bastı. Fed’in parasal genişlemeye son verebileceği gözümüzün önünde duran bir muz kabuğuydu. Göz göre göre üzerine bastık. 

Asıl AMB’ye bak

Şimdi önümüzde üzerine basıp düşebileceğimiz bir muz kabuğu daha duruyor; AMB. Bankanın baş ekonomisti Peter Praet geçen hafta laf arasında öyle bir şey söyledi ki, bizim gibi dış finansman bağımlısı ülkelerin canını sıktı. 

Praet, AMB’nin bugünkü toplantısında tahvil alımlarını bu yıl sona erdirme konusunu ele alabileceğini söyledi. Sözünü ettiği alımlarla AMB bugüne kadar 2.5 trilyon euro gibi muazzam bir parayı ortalığa saldı. 

Bu para sadece Euro bölgesinde kalmadı, dünyanın dört bir yanına dağıldı, bize bile geldi. Bu nedenle sadece Avrupalılar değil bizler de 30 Eylül’de sona erecek olan bu cömert programın kaderini merak ediyoruz. Görünen o ki Fed’in genişleme programından sonra burada da sona yaklaşıyoruz. Bu yıl alınacak olası sonlandırma kararına çok büyük olasılıkla gelecek yılın ikinci yarısında faiz artırım kararları eşlik edecek. 

Ya da faiz artmasa bile artırılması tartışılmaya başlanacak ki o bile piyasalardaki havayı değiştirmeye yetiyor. Dolayısıyla, bundan bir yıl sonra bu zamanlarda biz, daralan euro likiditesi, değerlenmekte olan euro, artan euro borçlanma faizleri ve bu sürecin gelişmekte olan ekonomilere olumsuz etkisini konuşuyor olabiliriz.

Finans devinden kupa tahmini

Dünya Kupası başlıyor. Kime sorsam “Kupayı kim alır?” diye, Gary Lineker’in ünlü sözünü hatırlatıyor: 

“Futbol 11’er kişilik iki takım arasında 90 dakika oynanan ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur.” Lineker bu sözü 1990 Dünya Kupası’nda İngiltere’nin Almanya’ya penaltılarla elenmesi sonrası söylemişti. Çok doğru bir söz ama Goldman Sachs’a göre bu defa öyle olmayacak.

Hemen “Goldman Sachs da kim? Nereden biliyor?” demeyin, anlatayım...

Goldman Sachs dünyanın önde gelen yatırım bankalarından biri. 149 yıllık bir geçmişi var. İşin doğası gereği döviz kurlarından ekonomik büyüklüklere kadar birçok bilinmezi tahmin etmeye çalışıyor. En son tahminlerinden biri de dünya kupasını kimin kazanacağına dair. Çok kapsamlı bir model geliştirmişler. Oyuncuların özelliklerinden takımların durumlarına kadar binlerce veriyi girmişler; 200.000 farklı olasılığı değerlendirmişler; 1 milyon simülasyon yapmışlar. 2005’ten bu yana yapılan tüm dünya ve Avrupa şampiyonlarını dikkate almışlar ve bazı sonuçlara varmışlar.

- Brezilya yüzde 18.5 ile şampiyon olma olasılığı en yüksek takım. Modele göre, 15 Temmuz’daki finalde Almanya’yı yenerek 6’ncı defa dünya şampiyonu olacak. Dört yıl önceki 7-1’lik mağlubiyetin intikamını da böylece alacaklar.

- İkinci en yüksek olasılık yüzde 11.3 ile Fransa’ya verilmiş. Fransa Almanya’dan daha şanslı ama onların şansızlığı Brezilya ile yarı finalde karşılaşacak olmaları. 

- Modele göre, Almanlar 7 Temmuz’da İngiltere ile çeyrek finalde karşılaşacaklar ve yine yenecekler. Lineker haklı çıkacak.

- İspanya ve Arjantin bu turnuvada iyi performans gösteremeyecekler. Çeyrek finalde İspanya Fransa’ya ve Arjantin ise Portekiz’e yenilecek.

Kupanın kaç boyutu var?

İşin ekonomisine gelince, orada da alışılmış haberler yapılmaya başlandı. Organizasyonun Rusya ekonomisine katkısına dair rakamlar havada uçuşuyor. 

Altyapı yatırımları, turist sayısında artış ve sponsor harcamaları gibi bu katkıyı açıklayacak birçok neden var. Ama Dünya Kupası düzenlediği için ekonomisi düze çıkmış bir tane bile ülke gösterebilir misiniz? Sanmıyorum. Ya da dünya kupasını kazandığı için ihya olan bir ekonomi? Öyle olsaydı bugün Brezilya krizle boğuşuyor, Arjantin ise IMF kapısında para arıyor olmazdı. Sonuçta futbol futboldur... 

İşin ekonomiden daha önemli olanı belki de siyasi boyutu. Batı’nın yaptırımları altındaki Rusya turnuva ev sahipliğini siyasi bir manevra unsuru olarak görüyor. 2002’de Japonya ve Kore de siyasi motiflerle Dünya Kupası’na ortaklaşa ev sahipliği yapmamışlar mıydı?