Tolga Şardan

Tolga Şardan

tsardan@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

Türkiye’de, uzunca bir süredir sıradışı olayların yaşanması rutin hale geldi.
Ekonomik, siyasi ve sosyolojik yönden gelişmesini tamamlamış ülkelerde belki yılda bir kez görülebilecek olaylar, bu topraklarda neredeyse her gün gerçekleşiyor.
Medyada, ‘Türkiye’yi sarsan olay’ başlığıyla verilen haberlerin ömrü - olayların sayısı nedeniyle - en fazla bir gün sürüyor, kimi zaman, gün içinde birden fazla ‘Türkiye’yi sarsan olay’ kategorisinden olaylar yaşanıyor.
Elbette, bu olayların bir kısmı ‘gerçekten’ Türkiye’yi sarsarken; toplumda infial yaratıyor, bireylerde kapanması zor yaralar açıp, geride derin izlerini bırakıyor.
Son yıllarda bireyin ya da toplumun yaşadığı ‘Türkiye’yi sarsan olaylar’ın büyük bölümünde bir tarafın ‘devlet’ olması, diğer tarafın daha derin travmalar yaşamasına neden oluyor.
Bu türden olaylarda, toplumun kendisini yönetmesi amacıyla vücuda getirdiği ‘devlet’, taraf olduğu hemen her olayda topluma ve bireye karşı sürekli ‘baskın’ konumda yer alıyor.
Topluma ve bireye hizmet amacıyla oluşturulan devlet, mağdur tarafta birey veya toplumun yer alması halinde, ne yazık ki; tüm hukuk ve hakları adeta silindir gibi ezerek mağdurun daha da mağdur olmasına neden oluyor.
Yakın tarihte bir tarafta devletin, diğer tarafta ise toplum ve bireyin yer aldığı bu tür travmaları çok yaşadık, halen de yaşıyoruz...
Çoğunlukla polisin dayağını yiyenler, faili meçhul cinayetlere kurban gidenler, faili belli olmasına karşın failleri yakalanamayan cinayetlerin, saldırıların, tacizlerin mağdurları, failleri yakalansa bile perde arkasının net olarak gün ışığına çıkartılamadığı olaylardan zarar görenler, yaşamlarını yitirenler, haklarını koruyamayanlar vs...
Bu durumun genel gerekçesi, en temel anlamda siyasi iktidarların ‘devlet’ yapısını kendi siyasi görüş yelpazesine göre şekillendirmesi gösterilebilir. Siyasi iktidarlar, olayların çevrelerinde yaşanması ve kendilerine uzanması halinde, devletin soruşturulmasına asla sıcak bakmıyorlar.
Bu çerçevede gelinen son noktada, sadece mevcut iktidarın değil, geçmiş siyasi iktidarların katkısını yadsıyamayız.
***
Kısa dönem içinde yaşadığımız ‘Türkiye’yi sarsan olay’ türünden iki vak’a, devletin bireye karşı ‘ezici’ tutumunu ve bireyin haklılığını nasıl yok ettiğini gösteren acı örnekler oldu.
İlk olay, 1.5 yaşındaki Muharrem’in dramıdır.
Van - Gürpınar’a bağlı Çalık Mezrası’nda yolların kardan kapalı olması nedeniyle hastaneye götürülemeyerek yaşamını yitiren 1.5 yaşındaki Muharrem Taş’ın cenazesinin babasının sırtındaki çuvalla götürülmesini, geçen Şubat’ta ‘Türkiye’yi sarsmıştır’.
Aradan geçen sürede, ölümle ilgili adli soruşturmayı yürüten savcılık ihmalleri araştırmak amacıyla Van’daki dört devlet kurumunda görev yapanlar hakkında soruşturma izni istedi, ancak Van Valisi Aydın Nezih Doğan, ‘devlet’in, hizmetle yükümlü olduğu ‘birey’ine karşı ihmalinin olup olmadığının araştırılmasını sağlayacak bu talebe uygun görüş vermedi.
Valiliğin bu kararı vicdanları acıttı.
İkinci olay, Çaycuma’da 2012’de yaşanan selin ardında bıraktığı dramdır.
Danıştay, 11 kişinin cesedi bulunan, ancak 4 kişinin halen cenazelerine ulaşılamayan selde ihmali görüldükleri iddiasıyla, kayıp yakınlarının dönemin yerel yöneticileri için yaptığı başvuruya ‘red’ kararı verdi.
Böylelikle, can kayıplarında ihmali görülen devlet görevlilerinin, hizmetle yükümlü oldukları bireyin uğradığı mağduriyete karşı hesap vermeleri engellenmiş oldu. Bu sonuçla, henüz cesetlerine ulaşılamayanların ailelerinin neler yaşadığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Bunlar, son iki günde yaşananlar. Biraz geriye gittiğimizde Metin Göktepe ve Hrant Dink’in ölümleri, saymakla bitmeyecek kazalar, facialar var. Soma’daki maden faciasını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir, ki bakalım olayda ihmali olan devlet görevlileri 301 canın hesabını verecek mi?
Örnekler çok, saymakla bitmez. Yaşanan bunca olay sonrasında, devletin ‘Devlet Ana / Devlet Baba’ konumunda yaklaştığı bireyin hakkını savunması için “gelişmiş ülke” konumuna gelmeyi beklemek zorunlu değildir.
Bu hak, ‘gelişmekte olan ülke’ konumunda da savunulabilir.