Yine aynı zafiyet: İstihbarat

Türkiye, çok ciddi bir terör dalgasıyla karşı karşıya. 5 Haziran 2015’ten bu yana 11’inci terör saldırısını yaşadık. Yani acının biri küllenmeden yeni bir canlı bomba katliamıyla sarsıldık ve her saldırı sonrasında olduğu gibi yine aynı tartışmaya odaklandık. Kim ne için yaptı, canlı bomba ya da bombaların hedefinde kim, kimler vardı ve de gerçek hedef neydi? Tamam teröristin bağlı olduğu örgüt ve hedef kriminal soruşturma açısından önemli ancak sadece o kadar. Çünkü bu seferki katiller IŞİD olarak çıksa da sonuçta IŞİD ya da PKK fark etmiyor ve amacı, hedefi ne olursa olsun her saldırıda masum siviller, çocuklar ölüyor, yaralanıyor. Yani bu cinayet şebekeleri hedef ya da hiçbir değer gözetmeksizin katliam yapıyor. Buna kör terör de denilebilir. İşte bu nedenle de insanlar terk edilmişlik, zayıflık kıskacında ve yeterince korunmadığı fikrinde. Dolayısıyla da İstanbul Atatürk Havalimanı’na yönelik bu saldırının ardından yine güvenlik zafiyeti tartışması gündemde. Eleştirilerin odağında da kısa süre önce Avrupa Sivil Havacılık’ın denetiminden geçen ve dünyanın en güvenli havalimanları arasında gösterilen bir yere canlı bombalar ve silahlar nasıl girdi sorusu var. Buna yetkililerin verdiği yanıt ise her zamanki bildik nakarat:

“Havaalanında güvenlik zafiyeti söz konusu değildir.”

Bu görevli polislerin sayısı, duyarlı cihazlarla aramalar ve bomba uzmanı köpeklerin varlığıyla doğru olabilir. Hatta polislerin canları pahasına teröristlere müdahalesi olmasaydı olayın boyutları daha da büyük yaşanabilirdi denilebilir. Ama bunlar caydırıcı ya da yeterli olarak görülse de teröristler açısından son nokta ve de pek anlamı yok. Hele de kaçış planı olmayan canlı bombalar açısından. O nedenle terör eylemlerine karşı en güçlü silah asker-polis barikatı değil istihbarat. Yani örgütü, teröristi harekete geçmeden duyum almak ve çökertmek. Özellikle de yanı başında bataklık bulunan ve o bataklığı kurutmak amacıyla verdiği mücadele yüzünden de tüm terör örgütlerinin açık hedefi haline gelen Türkiye gibi bir ülke için. Elbette küresel tehdit teröre karşı dünyanın hiçbir yerinde yüzde yüz etkin önlem söz konusu değil. Olmadığı da birçok ülkede yaşanan örneklerle ortada. Ancak bu bizdeki istihbarat zafiyeti gerçeğini değiştirmiyor. Her ne kadar üç dört gün önce İstanbul’da olduğu gibi zaman zaman IŞİD’in başka canlı bombaları yakalansa da... Çünkü daha onlarcası var ve nerede oldukları da meçhul...

Ülkenin fabrika ayarlarına dönmek

İsrail ve Rusya ile ilişkilerin yeniden normale dönmesi için atılan adımlar geçen yılın mart ayında CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda gerçekleştirilen toplantıda iki eski dışişleri bakanı Hikmet Çetin, Murat Karayalçın ve eski büyükelçi Ünal Çeviköz’den dinlediklerimizi anımsattı. Yanı başımızda süren savaş ile Türkiye’nin dış politikasına dönük tespitlerini sıralamadan önce dış politikanın temel kurallarına dikkat çekerek (23.03.2015 tarihli yazımız) şöyle demişlerdi:

“Dış politikada duygusallık olmaz, ideolojiyle dış politika yürütülemez, dış politika iç politikaya alet edilemez, başka ülkelerin iç işlerine karışılmaz...”

Bu ilkelerin altüst edilerek, ülkenin fabrika ayarlarının bozulduğuna dikkat çeken konuşmacıların tespitlerinden bazıları ise şöyleydi:

- Oyun kurucu olacağını söyleyen Türkiye’nin Ortadoğu’daki 5 ülkede büyükelçisi yok.

- Sorunun temelinde Türkiye’nin Sünni-İslam liderliğine soyunması var.

- Suriye krizi İran ve Rusya yok sayılarak çözülmez.

- Suriye sınırı Afganistan-Pakistan sınırına döndü.

- IŞİD’e destek veriliyor algısı varsa Türkiye sorunu kendisinde aramalıdır.

Toplantıda noktayı da “Fabrika ayarından ne kastediliyor?” sorusu üzerine cep telefonunu gösteren eski büyükelçi Osman Korutürk şu sözlerle koymuştu:

“Şu telefonu aldığınız zamanki gibi, Cumhuriyet kurulurken de yapılmış ayarlar var. Bu ayarlar sonradan çeşitli kullanıcılar tarafından değiştirilmiş. Fabrika ayarından kasıt, ikinci üçüncü ya da başka kötü kullanmış kişilerin değil, ilk kuruluştaki ayarlara dönmek.”

O günlerde bu sözler çok fazla önemsenmemişti çünkü rüzgâr farklı yönden esiyordu ve iç politikaya dönük hesaplar ön plandaydı. Nitekim 8 ay sonraki hava sahamızı ihlal eden Rus uçağının düşürülmesinden (24 Kasım 2015) sonra da aynı sorunlar yaşandı. Yani duygusallık ve iç politika beklentileri öndeydi. Neyse ki bugün kaçınılmaz olarak rüzgârın yönü dış politika kurallarına uygun değişti. Ve hem İsrail hem de Rusya ile yeniden dostluk günlerinin arifesindeyiz. Elbetteki bunlar bugünden yarına olacak şeyler değil ama önemli olan bu sürecin başlaması ya da o toplantıda sözü edilen fabrika ayarlarına dönme çabası...

Gelinen bu noktayı dün bir yıl önce fabrika ayarlarına dönme çağrısı yapanlardan Ünal Çeviköz’e sorduk. O da “Beş ülkede büyükelçiliğimiz yoktu şimdi dörde düşecek. Ortadoğu’da yeniden Türkiye’yi önemli bir aktör haline getirmek için bunun arkasından Mısır’ı düşünmek lazım” dedi.

Yani, “durmak yok yola devam”...